İzleyiciler

22 Ekim 2016 Cumartesi

Kadın sorunlarını anlatan diziler artık rating yapmıyor; ekrana erkek hikâyeleri egemen oldu





Dünyada en çok televizyon izlenen ülkelerin başında Türkiye geliyor. Yapılan araştırmalara göre her gün yaklaşık 4-5 saatimizi televizyon karşısında geçiriyoruz. Geçtiğimiz yıl T.C. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü tarafından yayınlanan verilere göre Türkiye’deki yapım şirketleri her yıl 100’ün üzerinde yeni yapım üretiyor. Türkiye’de yapılan dizilerin bir bölümü ise aynı zamanda Ortadoğu, Balkanlar ve Latin Amerika ülkelerinde de izleyicilerle buluşuyor. Senaryosundan oyuncusuna, yönetmeninden kostümcüsüne çarpan etkisiyle on binlerce insan için önemli bir ekonomi yaratan diziler aynı zamanda kendi ‘fan’ kitlelerini de oluşturuyor.


Diziler son yıllarda akademik araştırmaların da konusu oluyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Nükhet Sirman, 2000’lerin başından bu yana ağırlıklı olarak bu alanda çalışan akademisyenlerden biri.

Sirman, geçtiğimiz aylarda  Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü tarafından düzenlenen ''Türkiye'de Yerli Diziler: Bir Temsil Sorunsalı'' başlıklı söyleşiye akademisyen Feyza Akınerdem ile birlikte katılarak, yerli dizilerdeki temsil sorunsalını masaya yatırdı.

Sirman ile bu alanda nasıl çalışmaya başladığını konuştuk ve diziler üzerinden değerlerin değişimini anlamaya çalıştık.

Dizilere dair akademik çalışma yapmaya ne zaman başladınız?

Nükhet Sirman : Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nde profesör olarak çalışan meslektaşım Ayşe Öncü sayesinde başladım. Ayşe Öncü, Bizimkiler dizisi üzerine beraber çalışmayı teklif etti ve ben de öyle başladım. Bizimkiler, 1989-2002 yılları arasında 13 yıl kesintisiz olarak yayınlanan, Türk televizyonculuk tarihinin en uzun süren dizisiydi. Zaman içerisinde, yine bu alanda çalışan Feyza Akınerdem'in Asmalı Konak dizisi üzerine yazdığı tezin danışmanı oldum. Akınerdem, daha sonra Londra King's College'da evlenme programları üzerine yazdığı doktora tezinde 90'lar ve 2000'lerde TRT'den bu yana değişen televizyon üzerinde önemli saptamalarda bulundu. Biz de dizileri bu dönüşüm içinde yorumlamaya çalışıyoruz.

Yaklaşık 10 yıl kadar edebiyat üzerinden Türkiye’deki toplumsal cinsiyet üzerine çalışmaktaydım. Bu çalışmayı Kınalı Yapıncak, Çalıkuşu, Yaprak Dökümü gibi televizyon dizisi yapılmış romanlar üzerinde de çalıştım. 1970’ler ve sonrasında Türkiye’de toplumun anlam dünyasını oluşturmak adına Yeşilçam çok önemliydi. Bu çerçevede romanlar üzerinden yaptığım çalışma, aşk kavramının yeni Türkiye'nin toplumsal cinsiyet rejimini nasıl şekillendirdiği ile ilgiliydi. Araştırmamda Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişi, çekirdek ailenin ortaya çıkışı üzerine çalıştığım için dizileri de bu çalışmanın bir devamı olarak okuyabiliyorum. Dolayısıyla bu konu ilgimi çeker oldu ve çalışmaya devam ettim.

Türkiye’de insanlar pek çok diziyi izliyorlar. İzleyici genellikle çok iyi bilmediği konularda çekilen dizileri, ki bir dönem çekilen Doğu dizileri ve son dönemde yapılan Osmanlı dizileri buna örnek gösterilebilir, daha büyük bir beğeniyle izleyebiliyor. Feyza yüksek lisans tezinde izleyicinin bildiği konuları gerçeğe uygun mu değil mi ölçütüne göre değerlendirdiğini gösteriyor. Bilmediği konulardaki dizilerin ise gerçeği yansıttığını varsayıyor.

Diziler, akademik çalışma açısından hangi bağlamda ilginizi çekiyor?
Bir dizi Türkiye hakkında ilginç bir şey söylüyorsa, anlatı tekniğinde farklı bir şeyler yapıyorsa ve özellikle toplumsal cinsiyet rollerinde bir bükülme yapıp stereotiplerin dışına çıkabiliyorsa ilgimi çekiyor.

Bu tanıma uyan bir örnek var mı?
‘’Poyraz Karayel’’ dizisini bu anlamda takip ediyorum. Feyza Akınerdem ile çalışırken ve bu konuda düşünürken bu dizinin Oğuz Atay ile metinlerarası bir köprü kurduğunu düşündük. Hatırlayacak olursak, dizide bir albay karakteri var. Bu bize biraz eski Türkiye’yi çağrıştırdı. Oğuz Atay’ın ‘’Tehlikeli Oyunlar’’ı üzerinden düşünmeye başladık. Oğuz Atay bu kitapta eski Türkiye’nin kültürel fukaralığına dayanamaz ve ‘’Eski Türkiye’ye yönelik modernist bir eleştiri yapar. Poyraz Karayel ise Yeni Türkiye’yi anlatırken Oğuz Atay’ı alt üst ediyor. Atay’ın metninde bir sahne vardır, bir de sahnenin dışında temsil edilenler vardır. Ancak sahnenin dışında olan o kadar kötü ve pespayedir ki, Atay bu yüzden aslında hiçbir gerçekliği olmayan ve sahnede sahneleneni gerçek olarak görmeyi tercih eder. Poyraz Karayel’de ise artık herkes sahnededir ve sahne dışında bir gerçeklik aranmaz. Atay'daki oyun ile gerçek arasındaki farklılık bu dizide tamamen yok olmuş gerçek artık oyunun ta kendisi olmuştur. Yine dizideki bir sahneden anlatacak olursam, Poyraz Karayel’deki mafya babası (Bahri Umman karakteri) günümüzdeki yeni kuşak mafya düzenini eleştirir. Ona göre eskiden düşman kimdir bellidir, lokantada düşmanını öldürür, arkasından helvasını dağıtırsın. Bu aslında eski Türkiye’dir. Oyun yok, strateji yok, kim daha akıllı rekabeti yok. Düşman yok edilir, nokta.

Diziler üzerine akademik çalışma yapmak hala biraz ayrıksı sayılıyor mu?
Genelde evet. Ben ders verirken öğrencilere bir şey anlatmak istediğimde ortak bir alan olarak dizilerden çok yararlanıyorum aslında. Zira günümüzde hayat o kadar parçalı oldu ki, artık bu ortak alanı bile bulmak çok zorlaştı. Öğrenciler Türkiye’de yapılan dizileri izlemekten imtina ediyorlar ve çoğunlukla Game of Thrones gibi dizileri tercih ediyorlar. Bu açından da ortak alanlar azalıyor.

Peki, sizce dizilerle toplum arasında nasıl bir ilişki var? Toplum mu dizileri etkiliyor, diziler mi belli bir yaşam biçimini mi empoze ediyor?
Buna tek bir cevap vermek mümkün değil, rating elbette çok önemli. Bildiğiniz gibi çok iyi dizi rating yüzünden gösterimden kaldırıldı. Buna en son ve en güzel örnek Hatırla Gönül. Burada Türkiye’de televizyonun seyredilme biçimleri üzerine düşünmekte fayda var sanıyorum.
Ancak şunu söylemek mümkün; kadın sorunlarına odaklanan dizilerin rating’i genellikle düşük oluyor. Ama erkeklikle ilgili diziler çok izleniyor. Karagül gibi bir diziden örnek verecek olursak, kötü olsalar bile, erkeklerin toplumda nasıl bir ağır yük taşıdığı anlatılıyor. Yine en çok izlenen diziler arasında Paramparça, Kırgın Çiçekler örnekler var. Bu dizileri insanlar acı çekerek, ağlayarak izliyorlar. Bunlar aslında içimizdeki acının bir temsili olarak izleniyor ve çok beğeniliyor. Dizilerde eskiden adalet arayışı öne çıkarken şimdi oyunlarla kimin daha iktidarlı, güçlü ve akıllı olduğunu gösteren diziler öne çıkıyor. Mafya temalı dizilerde de bu değişim görünüyor.

Öte yandan muhafazakâr değerlerin öne çıktığı bir Türkiye’den bahsedilirken mafya hikâyeleri, şiddet sahneleriyle giderek daha sertleşen diziler çıkıyor. Ya da muhafazakâr hayat tarzına aykırı bazı hikâyeler bile geniş kitlelerce beğeniyle seyrediliyor. Bu, çelişkili bir duruma işaret etmiyor mu?
Bir antropolog olarak konuşacaksam, gerçekten bir Fransız’mışız gibi bakıyoruz. Hepimiz bir anlamda Oğuz Atay’ız, hepimiz sahnenin gerisine bakıyoruz ve korkunç olduğunu düşünüyoruz. Hâlbuki daha muhafazakâr bir yerden bakan birinin çelişkileri görememesi için çok çeşitli nedenler olabilir. Onu biz çelişki diye tarif ediyoruz. Oysa başkaları başka türlü anlamlar, mantıklar ileri sürüp, başka biçimlerde yorumlayabilir. Mesela Kırgın Çiçekler ahlaki olarak daha korkunç bir dizi. Çok ekstrem şeyler gösteriyor sürekli olarak. Karagül’de de o dizideki gibi bir kötülük anlayışı var.
Bütün bu kötülüklerin gösterilmesinin ciddi bir etkisi var. İnsanı kendi içine dönmeye, “Aman biz iyiyiz” demeye itiyor. ATV’nin günlük programına bakarsanız haberlerle başlıyor, ardından Müge Anlı ekrana çıkıyor. Müge Anlı’nın programında olan her şey dizilerde olanlardan her an daha ağır. Akşam da bunların senaryolaştırılmış hali ekranlarda oluyor. Bunlar benim izlemediğim şeyler, hakkında çok da detaylı konuşamam. Araştırma yapmak için girdiğim evlerde bütün kadınlar bunlar izliyordu. Televizyonla kendisi arasındaki mesafeyi azaltan programlar bunlar. Ekranla izleyici arasında samimiyet kuruyor. Hikâyedeki detaylar izleyiciyi içine çekiyor ve seyirci yorumlarda bulunarak kendi bildiği gündelik hayatın normlarıyla bu detayları okuyarak bu durumdan zevk alıyor. Kendi bildikleri kötülükleri izlemek iyi geliyor insanlara. Ders almak açısından, hayatı anlamak açısından, şükretmek açısından veya empati kurmak açısından. Dolayısıyla bu programlarla kadınlar konuşuyor. Bazı programlar ise izleyiciyle mesafe kuruyor. Benim sevdiğim diziler mesafe kuran, bu ahlakı altından oymaya çalışan diziler. Poyraz Karayel, Kış Güneşi ve Hayat Şarkısı bunları yapıyor mesela.

Dizilerde örnek gösterilen tiplerin gerçek hayatta etkisini görebiliyor muyuz? Mesela Kiralık Aşk’taki uç giyim tarzı, upuzun topuklu ve mini şortlarla işe gidilmesi gerektiğini lanse eden bu durum günlük hayatı ne kadar etkiliyor?


Bence Türkiye’de herkes giyim konusunda birbirinden etkileniyor. Diziden etkilenmekle, komşudan etkilenmek arasında çok büyük bir fark yok. Magazin bizde çok fazla izleniyor, bu da düşünülebilir. Ben bunun tek başına dizilerin sebep olduğu bir durum olarak görmüyorum. Bu olayı kullanıyorlar diyebiliriz. Diziler de bir ürün oluyor bu noktada. Ne ev dekorasyonunda ne kıyafetlerde insanlar aslında kendine güvenmiyor. Kimse modanın dışında giyinmiyor. Dizilerin yarattığı bir şey değil bence. Diziyi izleyenlerin dizinin ana fikri dediğimiz şeyle çok ciddi olarak ilgisi olduğunu düşünüyorum. Şimdi böyle bir oyun –strateji dizileri geldi. Ben bu kısmıyla ilgileniyorum, bu Yeni Türkiye. Diziler oyunları yoktan üretmiyor, Türkiye böyle olduğu için ortaya bu tarz diziler çıkıyor. Çünkü dünyayı böyle anlıyorlar. Diziler aslında toplumun son döneminin kısmen bir yansıması oluyor. Daha önceleri soru “Oyunu kim yenecek?” değildi, “Adalet nedir?” etrafında diziler dönüyordu. Kara Para Aşk, Merhamet ve Poyraz Karayel’in ilk zamanlarında bu soru soruluyordu.

Çoğunlukla dizilerde
karakterleri boyutsuz görüyoruz. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Senaristlerin son dönem dizilerinde bunun üstüne çok gittiklerini düşünüyorum. Karakterlerin psikolojik derinliği üzerine ciddi anlamda çalışılıyor.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

T24 ÖZEL HABER : İzmir’den mülteci portreleri: Bize barışı verin!

Yaşamak için hamallık yapan Suriyeli şair: Ailem bir kez parçalandı, bir daha parçalansın istemem

http://t24.com.tr/haber/izmirden-multeci-portreleri-verin-bize-barisi-verin,348547
                                      
Suriyeli mülteciler İzmir’de 150 bin kişilik bir nüfusa ulaştı. Avrupa’ya geçiş umutları olanlar için bir transit merkezi olarak en fazla tercih edilen şehir olan İzmir, tarihin bu döneminde farklı bir kimliğe bürünüyor mülteci hikayeleriyle...
İzmir’de Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği’ni kuran Muhammed Salih, 17 yıl önce Türkiye’ye nasıl yerleştiğini anlatırken ‘’İzmir’de artık Buca’ya gittiğinizde Kamışlı’yı, Kadifekale’de Haseki’yi görmeniz mümkün diyor. Sınırdaki Türkmen köyünde yaşarken ailesinin yarısını bırakıp IŞID’den kaçan Türkmen genç kadın ise İzmir’deki mültecilerin dertlerine tercüman olarak çare bulmaya çalışıyor. Suriyeli şair Hael Helmi Srour tüm bu yaşanan acıların ardından ülkesini ‘’Çılgın bir şarkı’’ ifadesiyle tanımlıyor ve bir gün barış geldiğinde Suriye’ye dönme umudunu taşıyor.
Suriyeli mülteciler artık Türkiye toplumunun bir parçası. Bu gerçeği kabullensek de kabullenmesek de Türkiye’de resmi ve gayri resmi çeşitli kaynaklardan elde edilen rakamlar ortada: Suriyeli mültecilerin sayısı 3 milyona yaklaşıyor. Bir başka deyişle Türkiye, nüfusu Panama, Uruguay ya da Ermenistan gibi ülkelerin nüfuslarına neredeyse eşit oranda Suriyeli mülteciyi barındırırken ‘’ülke içinde ülke’’ olma yolunda hızla ilerliyor.


Rakamları tekrar hatırlayalım;
Geçtiğimiz ay Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen "Suriye’nin Entelektüel Sermayesinin Ayakta Tutulması: Değişimin Aktörleri Olarak Akademisyenler" konulu yuvarlak masa toplantısında Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nden Doç. Dr. Murat Erdoğan’ın aktarımına göre Türkiye’de kayıt altına alınmış 2.733.284 Suriyeli sığınmacı bulunuyor. Bu sayının yaklaşık % 10’u değişik illere dağılmış 26 barınma merkezinde misafir ediliyor. 2.460.614 kişi ise 81 ilin tamamına değişik sayılarda dağılmış durumda.
En fazla sığınmacı barındıran ilk dört ilimiz; Şanlıurfa (399.481), İstanbul (391.698), Hatay (386.313) ve Gaziantep (324.827) olarak karşımıza çıkıyor. Bu dört ilin haricinde Adana(148.788), Mersin(137.407) ve Kilis(128.539) 100 binin üzerinde sığınmacı barınıyor. Kilis’te 90 bin olan yerli il merkezi nüfusu uzun zamandır; 128.000 Suriyeli sığınmacı ile azınlık durumunda.
Suriyeli mülteci nüfusun önemli bir bölümü ise Avrupa’ya geçiş hayalleri açısından transit konumda bulunan İzmir’i seçmiş durumda. İzmir’de son beş yıl içinde Suriye’deki savaştan kaçarak gelenlerin sayısının 150 bin olduğu belirtiliyor. Basmane başta olmak üzere Kadifekale, Buca gibi semtler ise birer mülteci gettosuna dönüşüyor hızla.
Türkiye’deki Suriyeli mültecilere vatandaşlık gibi belirsiz vaatlerin verildiği, İsrail ve Rusya ile yeni bir dönemece girilen dış politikayla Türkiye’nin Suriye politikasında da 180 derece değişim olacağı yönünde tahminlerin yapıldığı bir yaz günü İzmir’deki mültecilerin yaşamlarına konuk olduk.  Neden İzmir’deler? Nasıl geldiler? Türkiye’den neler bekliyorlar? Ülkelerine geri dönmek istiyorlar mı?
Muhammed Salih
Muhammed Salih
İzmir’de Suriyeli mültecilerin sayısı arttıkça kentteki sorunlar da ağırlaşmış.  Ancak bir yandan da bazı belediyelerin kurduğu Kent Konseyleri’nde bu konu gündem olmaya; mülteciler için çalışan sivil toplum kuruluşlarının sayısı artmaya başlamış. Bunlardan biri de geçen yıl İzmir’de kurulan Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği. Derneğin başkanlığını 17 yıl önce Suriye’den siyasi nedenlerle göç ederek İzmir’e yerleşen Muhammed Salih üstleniyor.
Salih, Türkiye’deki Suriyeliler için en büyük sorunun ekonomik istikrarsızlık olduğunu, sağlık ve eğitim alanında da çok büyük sorunlar olduğunu; mülteci toplumunun bu sorunlar ile baş edilemez ise entegrasyonun çok sancılı olacağını belirtiyor.

Buca’da Kamışlı’yı, Kadifekale’de Haseki’yi bulmak
 

Öte yandan sohbetimiz boyunca bize Kordon’u, Alsancak’ı, rakısı-balığı, çiğdemiyle ünlü, Batılı ve laik yaşam biçimiyle Anadolu kentlerinden bariz biçimde farklılaşan İzmir’e dair yepyeni bir hikâyeden bahsediyor. Muhammed Salih’e kulak veriyoruz:
  • ‘’Ben 17 sene önce Suriye’den çıktım. Siyasi nedenlerle ülkemi terk ettim. Orada sınıf öğretmenliği yapıyordum. Buraya geldim. Evlendim. Eşim Mardinli. Bir evim, bir arabam oldu. Spor ayakkabı imalatı yapmaya başladım. Şimdi İstanbul’a bile satıyorum. Yani anlayacağınız halim vaktim yerinde.’’
     
  • ‘’Ben ülkemi her zaman sevdim. 17 yıldır gurbette yaşıyorum. Suriye Savaşı başladığında İzmir’e göçler olmaya başladı. İnsanlarıma yardım etmek istedim. Özellikle 2011 yılından itibaren İzmir’e Suriye’den akın halinde gelenler oldu. Kimisi büyük şehirde belki iş bulurum diye geldi. Kimisi Avrupa’ya geçmek için. Geçen sene biliyorsunuz İzmir’de sokaklarda yatacak yer kalmadı. Avrupa’ya kaçmaya çalışıp da denizde boğulan yüzlerce insanın cenazesini kaldırdım İzmir’de…’’
     
  • ‘’Suriye’de bir mahalleden kalkıp İzmir’e, Buca’ya veya Kadifekale’ye gelmiş bir aile varsa o mahallenin geri kalanı da aynı mahalleye geldi. Şimdi İzmir’de Buca’daki Suriyeliler Kamışlı’dan gelmiştir, Kadifekale’de ise Haseki’den gelenler yaşar. Golan Tepeleri’nden bile gelen oldu buraya.’’
     
  • ‘’Haliyle mülteci insanların arasında iyiler de var kötüleri de. Her toplumda olduğu gibi. Çoğunlukla ucuz kira verebilecekleri semtlerde kalıyorlar. Kalkıp da Karşıyaka’ya yerleşecek durumda değiller. Çimentepe, Limontepe gibi semtlerde, 300 TL kira verip 10-11 kişi aynı evde kalıyorlar.’’
 

‘’Türkiye’de siyaset ne zaman gerilirse biz de geriliyoruz’’
 

  • ‘’Biz buradaki Suriyelilere, derneğimiz kanalıyla iş bulmaya çalışıyoruz. 150 bin kişilik bir nüfus var. Derneğimizin Facebook sayfasını takip ediyorlar. Herkesin elinde bilgisayar olmasa bile her aileden en az biri derneği takip ediyor, diğerlerine haber veriyor. Biz her ay mültecilerle toplantılar yapıyoruz. Sorunlarını dinliyoruz. Cenazeleri varsa kaldırıyoruz. İzmir’deki Suriyeli toplumu kontrol altında tutuyoruz. Bu nedenle burada Urfa’da veya Gaziantep’teki gibi mültecilerle ilgili kavgalı dövüşlü gerginlikler pek olmuyor. Çünkü biz onları her an kontrol ediyoruz.’’
     
  • ‘’Evet, Suriyelilerin hepsi güzel davranışlarda bulunmuyor olabilir. Ama bu her toplumda böyledir. Türkiye’de insanlar arasında Suriyeliler için ‘’İşimizi elimizden alacaklar’’, ‘’şehrimizi kirlettiler’’ diyen de var, ‘’Biz komşuyuz, bu bizim de başımıza gelebilirdi’’ diyen de… Bu nedenle kesin bir ayrım yapmak zor insanlar için. Ancak Türkiye’de siyaset ne zaman gerilirse biz de geriliyoruz."
     
  • ‘’Suriye insanı toprağa bağlı bir insandır. Geçimini topraktan sağlar. Tek bilgisi budur. Bu yüzden ‘’topraklarımız ne zaman güvenli olursa geri dönüp kendi ülkemizde yaşamak isteriz’’ diyen insanlar var. Biz iki sene önce mülteci toplumuna sorduğumuzda yüzde 90’ı Suriye’ye dönmek istiyordu, ama şimdi geri dönmek daha zor çünkü bölge çok daha karmaşık bir hal aldı. Öte yandan insanlar Geçici Koruma Belgesi diyerek verilen kimliklerle daha ne kadar yaşamak isterler, o da meçhul.’’

İzmir’de son beş yılda 70 bin mülteci bebek doğdu

İzmir’deki Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği kadın ve çocuklar için çalışmalarını, derneğin Çankaya’da açtığı, üç katlı gecekondudan bozma bir evde Waha isimli uluslararası bir sivil toplum örgütüyle beraber yürütüyor. Afrika ülkelerinde özellikle Ebola gibi sağlık sorunları alanında çalışan Waha’nın Türkiye-Irak sınırında ve Yunan adalarında mobil sağlık klinikleri bulunuyor.
Dr. Hatice Karahan
İzmirli doktor Hatice Karahan, Waha’da kadın doğum uzmanı olarak çalışıyor. Almanya’da tıp eğitimi almış. Aynı zamanda Psikoterapi eğitimi de alarak Almanya’da göçmen politikaları üzerine uzun yıllar Sosyal Demokrat Parti’de çalışmış. 2000’lerde Türkiye’ye gelerek memleketi İzmir’e yerleşen Karahan, İzmir’in varoş bölgelerinde kadın ve çocuklara yönelik ilgilendirme toplantıları ve saha çalışmaları yapıyor. Konak Kent Konseyi’nin iki sene önce kurduğu mülteci çalışma grubunda yer alan Doktor Karahan İzmir’de Çankaya semtinde açılan Kadın ve Sağlık Merkezi’nde Suriyeli mülteci kadın ve çocuklara danışmanlık ve aile planlaması konusunda saha çalışmaları yapıyor. İzmir’deki merkezini gerçek anlamda bir kliniğe dönüştürmek istediklerini söyleyen Doktor Karahan’ı dinliyoruz:
  • ‘’Almanya’da sosyal politikalar ve göçmenler üzerinde çalışan bir Türk olarak bugün burada Suriyeli mültecilerin içinde bulunduğu durumu gözlemliyorum. Ben Almanya’da Türk göçmenler için çalışırken oradaki Alman arkadaşlarıma hep şunu söyledim, ‘’Bu insanlar (Türkler) buradalar ve geri dönmeyecekler. Bu insanları topluma ne kadar çabuk entegre edersek o kadar doğru bir iş yapmış oluruz.  Almanya göçmen politikalarında başarılı olamadı. Bugün 3.4. kuşak Türkler, kendilerinden önceki kuşaklara göre daha fazla sorunla boğuşuyor. Bu yüzden bizim çok dikkatli olmamız lazım.’’
     
  • ‘’ TÜİK’in verilerine göre 1 milyona yakın okul çağında Suriyeli çocuk okula gitmiyor. Bu çocuklar okuma yazma bilmeden büyüyecek. Şu anda İzmir’de, savaştan bu yana, 70 bin mülteci bebek doğmuş, ki bu kayıt altına alınan rakam. Düşünün 70 bin bebek aramıza katıldı. Öte yandan buradaki Suriyeli çocukların okula erişimi çok önemli. Eğer bu imkânı veremez isek bu çocuklar gelecekte birer bomba olarak yetişecekler.''
     
  • İzmir’deki yaklaşık 150 bin Suriyeli mültecinin yaklaşık yüzde 80’ini kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Merkezde bulunduğumuz sürece gelip giden ziyaretçilerin hepsi kadın veya çocuklardan oluşuyor. Suriyeli mülteciler çoğunlukla Basmane ve çevresinde yaşadıkları için merkezin kentin bu noktasında olmasına karar verildiğini belirten Dr. Karahan ‘’Burası yani İzmir transit bir nokta. Herkes bir şekilde Avrupa’ya geçmek için İzmir’e gelmeyi seçti. Erkekler bir şekilde gitti, geride kadınlar ve çocuklar kaldı. Şimdi AB ile geri kabul anlaşmasının da geleceği meçhul olduğu için kadınlar ve çocuklar sadece bekliyor’’ diyor.

WAHA, çocuk sağlığı taraması
WAHA, çocuk sağlığı taraması
Hayatı boyunca ev hanımıydı,
savaştan kaçtı tercüman oldu

 

Waha, henüz Türkiye tarafından resmi olarak tanınmadığı için sosyal yardım merkezi olarak çalışmalarına devam ediyor. Gelen mültecilerin sağlık sorunlarına ancak danışmanlık niteliğinde destek verilebiliyor. Ciddi sağlık sorunları olanlar İzmir‘deki devlet hastanelerine yönlendiriliyor. Merkezdeki Arapça ve Türkçe bilen çevirmenler ise mültecilere hastane başvurularında bizzat destek oluyorlar. Öte yandan merkezde mültecilere Türkçe dersleri de veriliyor. Merkezi ziyaretimiz esnasında kadınlardan oluşan küçük bir grup Türkçe kursu alıyordu. Kursun ardından, mültecilere çevirmenlik yapan bir Waha çalışanından bu işe nasıl başladığını soruyoruz.
İsmini vermek istemeyen genç kadın, Türkmen olduğu için Türkçeyi bildiğini söylüyor. Genç kadın, Türkiye-Suriye sınırındaki Çobanbey köyünden. Hayatında hiç çalışmamış. 3 çocuk annesi olarak ev hanımlığından başka elinden iş gelmeyen bu genç kadın savaştan sonra ailesiyle beraber İzmir’e gelmiş. Hayatında ilk defa bir işte çalıştığını, saklamaya çalıştığı gurur ifadesiyle anlatıyor.

IŞİD, Türkiye ile sınır köylerde
yaşayan sivillere eziyet ediyor

 

Suriye’den üç yıl önce kaçmış. Anne ve babasını ise köyde bırakmak zorunda kalmış. Köylerinin 2,5 yıldır IŞİD hâkimiyeti altında olduğunu söyleyen genç kadın Türkiye sınırının çok tehlikeli olduğunu, sınırı aşmanın artık çok zor olduğunu anlatıyor:
 ‘’Geçmişte Kürt, Arap, Türkmen hep birlikte huzur içinde yaşardık. Şimdi herkes birbirine düşman oldu. IŞİD eğer sınırı geçmeye çalışan olursa köylüleri çok kötü cezalandırıyor. Taş üstünde taş bırakmadılar. Köyde insanlar çok zor şartlarda yaşıyor. Kimisi bir ağaç kovuğunda kimisi saklanabileceği bir yer bulursa orada yaşamaya çalışıyor. Köylerden, oradaki sivil insanlardan ne istiyorlar? Aileler parçalandı, benim ailemin yarısı orada kaldı.’’
Temiz bir Türkçeyle konuşan genç kadın şimdi eşi ve üç çocuğuyla İzmir’de yeniden hayata tutunmaya çalışıyor. İzmir’e geldikleri ilk sene kimliksiz yaşadıklarını, 8. sınıfa gitmesi gereken kızının 5. Sınıftan okula başlamak zorunda kaldığını ancak bu sene kendilerine verilen ve kimlik belgesi yerine geçen Geçici Koruma Belgesi ile hayatlarının eskiye göre daha iyi olduğunu söylüyor ve ekliyor; ‘’Memleketime dönmeyi isterim elbette, ailemin yarısı orada. Ama gün gelir çocuklarım buraya alışır, buradan birini sever ve evlenirse ben nasıl döneyim? Ailem bir kez parçalandı, bir daha parçalansın istemem.’’

Suriyeli Şair Hael Helmi Srour
Suriyeli Şair Hael Helmi Srour

Yaşamak için hamallık yapan Suriyeli şair: Verin bize barışı verin!
 

Waha’nın İzmir’deki merkezini ziyaret ederken, geçtiğimiz 20 Haziran’da Mülteciler Günü etkinlikleri yaptıklarından söz ediyor oradaki çalışanlar. İçlerinde Suriyeli bir şairin de olduğunu; etkinlikte ülkesine adadığı şiirler okuduğunu anlatıyorlar. Suriyeli şair Hael Helmi Srour ile tanışıyoruz. Hael hikayesini anlatmaya başlıyor. Çok az Türkçe bildiği için bu kez başka bir tercüman aracılığıyla konuşuyoruz.

İzmir’e gelmeden önce Suriye’nin Lazkiye kentinde, uluslararası bir taşımacılık şirketinde çalıştığını anlatıyor. Siyasi nedenlerle ülkesini terk etmek zorunda kalıyor. Ülkeyi terk etmesinin bir başka önemli nedeni de çocuklarını savaş ortamından uzaklaştırmak isteği.
Üniversitede iktisat okuyan Hael her zaman edebiyatla içli dışlı olduğunu, şiir yazdığını ve şiirlerinin Suriye’de çeşitli dergilerde basıldığını anlatıyor. İzmir’e geldiğinde ilk 1,5 sene işsiz kalan Hael, ara sıra yevmiyeli işler yaparak ailesinin geçimini sağlamış. Daha sonra bir ahşap fabrikasında hamallık yapmış. Bir yıl sonra aynı fabrikada kesim ustası olarak çalışmış. 2016 yılının Mart ayından itibaren ise bir okulda çalışmaya başlamış.

‘’Dalgalar taşıyor acılarımı kıyıdan kıyıya, kaybolan insanlığa’’

 ‘’1982 yılından bu yana şiir yazıyorum. İnsanlığı ilgilendiren her şey hakkında yazıyorum. Arjantin’de, Afrika’da dünyanın neresinde olursa mazlum insanlar hakkında onların acıları hakkında yazıyorum. Kalbimdeki acıyı yazıyorum: Hael her şeye sıfırdan başladığını anlatıyor. Bu öyle böyle bir zorluk değil. Bir dağın zirvesinden aşağıya düşmek gibi, onun deyişiyle. Şimdilerde ‘’Vatanın Sesi’’ isimli bir tiyatro oyunu yazıyor. İzmir’de bir grup tiyatrocu bu oyunu önümüzdeki aylarda sahnelenecek. Oyunda rol alacak tüm sanatçıların ise Türk olacağını ekliyor.
Körfez’in sularını dalgalandıran o eşsiz, yumuşak İzmir imbatını içime çekerek kente veda ederken İzmir’in tarihinde açılan bu yeni döneme Hael’in mısralarıyla not düşüyoruz.
’Bütün dünyaya haykırmak istiyorum
Benim ülkem yanmış
Benim ülkem bir çılgın şarkı
Verin bize çocukluğumuzu verin
Verin bize barışı verin’’
***
‘’Alın denizlerinizi, nehirlerinizi ve papatya çiçeğini
Daha ne olsun
Ölülerimiz, özgürlüğe açılan yolda ruhlarımız yüzüyor.
Hayatımın yarısını orada bıraktınız.
Dalgaların sırtında kıyıya vuran bir çocuk kadar ürkek bir yabancıyım
Açıl kapı açıl diyorum biz gaziyiz.
Satmayan ve satılmayanlar arasında,
İnsanlık dalgalarında hala vuruluyoruz sırılsıklam
Ulaşmalıyız bülbülün son şarkısına
Ben mülteciyim, ben yabancıyım
Damgalanmış vücudumda
Dalgalar taşıyor acılarımı, kıyıdan kıyıya kaybolan insanlığa
Utanç içinde sessizlik, utanç içinde kimlikler, pasaport ve çit
Ben yabancıyım, ben mülteciyim
Ama olsun bir gün uyanacağım bu rüyanın kenarından
Ve bir gün toprağımda hayat ve bütün çiçekler
Atlar ve ölüler, umutlar, çocuklar, yaşlı gemiler
Bizi ölümsüzleştiren tuz
Kimliksiz, pasaportsuz ve çitsiz
Vatanında yeniden doğacak mülteciler
Kendi toprağının esmer güneşinde
Mülteciler’’

(Arapça’dan Çeviri: Ümit Yaşar Işıkhan)
Haber: 4 Temmuz 2016

19 Mayıs 2016 Perşembe

KİŞİSEL : 1+1 Hayatlar ya da Yeni İstanbul’da Hayatta Kalabilmek


 
 
 
 
 
Hayli kişisel bir iç döküm ...
 
 
Dikkat ettiniz mi bilmem, son dönemde İstanbul’daki emlak piyasasında telaffuz edilen rakamlar dudak uçuklatıyor. Yıllarca kendi evinde oturup kiracı olma derdi çekmemiş ancak oluşan yeni şartlar gereği kurtlar sofrasında ev arayan çiçeği burnunda bir kiracı adayı olarak doğrusu son bir ay içinde gördüklerim, duyduklarım en azından beni fazlasıyla şaşırtmış durumda. Ben de içimi dökeyim dedim , en fazla kendi kendime söylenmekten kurtulurum ;-))

Öncelikle şunu kestirmeden koyalım, kent merkezinde yaşam artık aslanın ağzında arkadaşlar!  Şöyle ufak tefek, akmaz kokmaz, eli yüzü düzgün bir daire bakayım diyor emlakçıları dolaşıyorsunuz. Telaffuz edilen minimum kira 2.000 TL. Faturalar hariç dememe gerek var mı?

Yalnız yaşayacağımı söyleyince bazıları bana apartlara bakmamı öneriyorlar. Yani bildiğiniz ruhsuz, zevksiz mobilyalarla doldurulmuş otel odalarına. Apart odalar da 800 TL’den başlıyor. Bazılarında mutfak ve banyo ortak.

İstanbul’da hasbelkader bir veya iki daire sahibi olmuşsanız sizden keyiflisi yok. Hemen birini kiraya verip rantıyla geçiniyorsunuz. Geçenlerde baktığım evin sahibesi, bana üst katın boş olduğunu, tutmak isteyip istemediğimi sordu. Tarihi bir bina, şahane bir atmosfer.  Ufak bir balkonu da var. Açıkçası ağzımın suyu aktı. Dairede iki ayrı yatak odası olmasını ilginç buldum. Ortak girişli, ikinci katında bir başkasının yaşadığı, dairelerin herhangi bir kapıyla filan da ayrılmadığı evin sahibesi sadece o kat için 2.500 TL istiyordu.
‘’E, ama bu çok fazla değil mi?’’ diyecek oldum, iki odadan birini Airbnb’den kiraya vereceğini, eğer aynı dairede bir başkası ile yaşamak istersem kirayı biraz daha geriye çekebileceğini söyledi. ‘’Anlaşıldı, pek iştahlı bir hanımsınız’’ dedim içimden. Gülümseyerek oradan çıktım.
Bir başka sefer ise şehrimizin müstesna semti Moda'da bir ''stüdyo''yu görmeye gittim. Yerden ısıtmalı, eşyalı, güvenlik kameralı 1+0 pek minik pek güzel bir daire. 2.500 liracık! Artı depozit artı emlakçı artı bilmem ne...Hadi onları geçtim  dairenin dört tarafı da duvara bakıyor.  Gel de otur o konforun içinde şimdi!

Hayır, istenen rakamları veremeyecek durumda mıyım? Pekala da veririm. Yıllarca işinde gücünde, yapabildiği kadarıyla ufak ufak birikim yapıp bir kenara koyan bir insanım sonuçta. Belli bir yaşam standardım var. Ve fakat buna mukabil hem bu inanılmaz rakamlara içim yanıyor ve kendimi aptal yerine konmuş hissediyorum. Hem de şöyle bir gerçek de var ki 20 yıllık çalışma hayatımda ilk defa alım gücümü ciddi ölçüde sınırladığım bir dönemdeyim.  Maaşlar belli ama hayat belli değil ve orta halli geliri olup da mutlu olan varsa şapka çıkartırım doğrusu!
 Neyse ki artık çal çaput, kıyafete para vermiyorum. Bu da fena bir tasarruf değil hani ;-) En önemli yaşamsal giderlerimi yol, faturalar ve mutfak harcamaları oluşturuyor. Sistem seni Homo Economicus olmaya zorluyor.

Peki şikayetçi olduğum ne ?
Emeğimizin bir çırpıda eridiği bu yeni hayat düzeni aslında. 1+1’lere hatta o da yetmiyor 1+0’lara mahkum edilen bu düzenin parçası olmak benim derdim. Bu yeni düzende geniş oturma salonları, büyük sofralar ve arkadaşlık- komşuluk ilişkilerine pek yer yok. Herkes kendi küçük bireysel dertlerinin peşinde başı önde, gözleri telefonunda öylece yaşayıp gidiyor işte. Bazen düşünüyorum, bir ben miyim şikayetçi olan diye. Sanmam. Öyleyse nedir bu çapraşık düzende var olma çabası? Kime, neyi kanıtlama derdindeyiz?

Korkarım ki bir balonun içinde yerleştik, içerideki hava bitene kadar da orada yaşamayı sürdüreceğiz. Balon dedim de aklıma geldi, TÜİK 2015 yılına ait bir endeks yayınlamış, başlığı İllerde Yaşam Endeksi. Bu endeks konut, çalışma hayatı, gelir ve servet, sağlık, eğitim, çevre, güvenlik, sivil katılım, altyapı hizmetlerine erişim, sosyal yaşam ve yaşam memnuniyeti olmak üzere yaşamın 11 boyutunu kapsıyor. Endeks 0 ile 1 arasında değer alıyor ve 1’e yaklaştıkça daha iyi bir yaşam düzeyini ifade ediyor.
Şimdi bakınız; Yaşam endeksinde ilk sırayı Isparta almış. Yaşam memnuniyeti endeksinde ilk sıra Sinop’un olmuş. Eğitim endeksinde ise ilk sırayı Tunceli almış. Gelir ve servet, sosyal yaşam ve altyapı hizmetlerine erişimde ise İstanbul ilk sıradaymış.
Detaylı açıklamaları burada var ama beni en çok şu cümle bitirdi:
 ‘’Güçlü toplumsal ilişkilere, çeşitli sosyal faaliyetlere sahip olma yoluyla bireylerin sağlık, çalışma hayatı gibi diğer yaşam boyutlarını da olumlu etkileyen sosyal yaşam endeksinde ilk sırayı 0,6747 ile İstanbul aldı’’. ‘’Balon’’un içinden görünen tablo buysa, bu işte bir gariplik yok mu Allaşkına ?

14 Mayıs 2016 Cumartesi

RADİKAL KİTAP: “Kendi kendini yiyen bir şehir oldu İstanbul; bir cinayet gibi”

Boğaziçi Üniversitesi'nde Perihan Mağden ile bir araya gelen E. Sevgi Özdamar: “Eskiden İstanbul’a geldiğimde bile şehre hasret duyardım. Şimdi şehirde hiçbir yere gitmek istemiyorum. Kendi kendini yiyen bir şehir oldu İstanbul. Bir cinayet gibi." 

 13.05.2016           

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

                           

“Kendi kendini yiyen bir şehir oldu İstanbul; bir cinayet gibi”
 
                    
                
 
                  
Çocuk kulakları önce kadın seslerini duydu. Ninni sesleri, atların sesleri, kadınların kendi aralarındaki dertleşmeleri, fısıltıları kaldı büyürken zihninde. Üç aylıkken Anadolu’dan İstanbul’a geldiler ailece. İstanbul onun dünyayla tanıştığı ilk mekân oldu. Vapurlarla da tanıştı büyürken. Vapura her bindiğinde kendine sordu; “Deniz mi kollarında tutuyordu bu şehri yoksa vapurlar mı?”

Anne ve babasını çok sevdi, hayatı boyunca sevdi. Annesiyle yıllar boyu uzun telefon konuşmaları yaptı ülkeler ötesinden. Öyle ki, anne bir beden olmaktan öteye geçti bir ses oldu onun için… Durup durup “Ah o Ermeni gelinlere nasıl kıydılar?” diye ağlayan babaannesini ise onunla cennete gitmek isteyecek kadar sevdi.
 
Sonra filmlerle tanıştı. Sonra şairlerle, yazarlarla, rejisörlerle. Muhsin Ertuğrul, Yaşar Kemal, Brecht, Arendt, Turgut Uyar, Beklan Algan… Kimiyle birlikte nice masalar paylaştı, kimiyle aynı sahneyi ve dünyayı. Ece Ayhan ona “Emine” adını verdi dönemin ünlü Mısırlı şarkıcısı Ümmü Gülsüm’ü hatırlattığı, onun kadar güçlü ve karizmatik genç bir kadın olduğu için.

Yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin uluslararası misafir programı Boğaziçi Chronicles’ın konuğu olarak, senelerce yaşadığı Almanya’dan İstanbul’a gelen E. Sevgi Özdamar “Ülkeler arasında ilk değiş tokuş edilenler film yüzleridir daha sonra da ölüler” diye anlatacaktı sanatla, dünyasını oluşturan o insanlarla, kitaplarla, filmlerle tanıştığı günleri. Ne yazık ki öyle dönemlerden geçmişti ki film yüzlerinden sonra ise ölülerin yüzleriydi değiş tokuş edilen…

Boğaziçi Üniversitesi’nin 2013 yılında başlatmış olduğu Boğaziçi Chronicles programı çerçevesinde mayıs ayı sonuna dek İstanbul’da kalacak ve buradaki günlerini yazacak olan E. Sevgi Özdamar bir başka yazar arkadaşı Perihan Mağden ile birlikte katıldığı söyleşide buluşmasına olağanüstü bir metinle başladı.

Yukarıdaki satırlarda bahsi geçen çocukluğunu, gençliğini ve hayat öyküsüyle birlikte bir ülkenin son 50-60 yılında başından geçenleri bir hikâye gibi anlattı. Anlatırken resimler çizdi. Bir oyun sahneler gibi, anlattıklarının cismine büründü. Hüzünlü ama bir o kadar mizah doluydu. Mizahı sevdiğini anlattı çünkü “Mizahın içinde bir mesafe var ve o mesafe acıyı da anlatmanın en iyi yolu” olmuştu onun için.

“Çocukluğumda yıldızlara yemin etmiştim, oyuncu olacaktım” diye devam etti konuşmasına Özdamar. Brecht çalışabilmek uğruna 20’li yaşların başında Almanya’ya giderken ardında bıraktığı Türkiye gerilim dolu, cinayet ve ölüm dolu bir ülkeydi. Almanya ise onu savaşın ardından süren yorgunluğuyla karşılamıştı. Savaş sonrası Berlin hâlâ harabelerin görülebildiği bir kentti. Ölülerin dirilerden fazla olduğu bir kent ve o kentin sokaklarında yüksek sesli konuşmaları duyulan Yunan, Türk, İspanyol işçiler…

Ardından bir süreliğine yine İstanbul’a attı kendisini. O dönemin Tan gazetesi için Hakkâri’ye gidip röportajlar yaptı. “Hakkâri Türkiye’yi Arıyor” başlığıyla çıkan o röportaj dizisi Sansaryan Han’da üç haftalık gözaltı ile sonuçlandı. Türkiye hastaydı o yıllarda. Faşizm ortamında daha fazla hastalanmamak için yine Almanya’nın kollarına attı kendini. Brecht aşkıyla gittiği Almanya’da Türkiye’de hastalanan kelimelerini iyileştirmeye çalıştı. Sonra hayatına bir dönem Paris girdi. Almanya ile Türkiye arasında tercih yapmak zorunda kaldığı o zor dönem adeta, “Kocayla sevgili arasında tercih yapmak” gibiydi. O da tercihini üçüncü bir yoldan kullanarak Paris’te tiyatro yaptı.
E. Sevgi Özdamar, Boğaziçi Üniversitesi’nde Perihan Mağden eşliğindeki söyleşisinde sıklıkla geçmişe döndü. Ece Ayhan’la geçirdiği Üsküdar dönemini anlattı. Minimalist bir insan adam olan Ece Ayhan’ın Üsküdar’daki evinde bir paltoyla geçirilen soğuk geceleri anımsadı.  Hatta bir parantez açarak öldükten sonra edebi mirasıyla birlikte Ece Ayhan’ın ona yazmış olduğu mektupları da Berlin Akademi’ye bağışlayacağını söyledi.

Perihan Mağden’in güncel meselelere dair sorularıyla ise yaşadığımız ‘an’a döndü Özdamar; İstanbul’a dair gözlemlerini, tiyatro yapmakla yazar olmak arasındaki farklılıkları, tiyatro yaparken zamanı durdurduğunu; yazarken yaşadığı çileyi anlattı: “Eskiden İstanbul’a geldiğimde burada olduğum halde şehre hasret duyardım. Şimdi şehirde hiçbir yere gitmek istemiyorum. Kendi kendini yiyen bir şehir oldu İstanbul. Bir cinayet gibi. 60’larda olduğu gibi kalsaydı bugün bir Venedik olabilirdi.”

Sonra, zor zamanlardan geçtiğimizi söyledi yazar. Ama böyle anlarda, bir lokmacık da olsa iyi hissetmek için, yapabileceğimiz en güzel şeyin bir hayalimizi gerçekleştirmek olduğunu ekledi. Özdamar’ın doyumsuz sohbetinden bize ise birkaç satır Brecht kaldı… Sahi, “İnsan neyle yaşar?”

23 Nisan 2016 Cumartesi

Nükleer Alaturka: Türkiye’nin nükleer ile imtihanı

Atom’u ilk keşfeden emekli öğretmen Sıtkı Bey miydi? İzmir Çiğli’deki ‘’İbrahim’’ füzeleri dünyayı nasıl bir krizin eşiğine getirdi? Çernobil sonrası halının altına neler süpürüldü? Türkiye’nin trajikomik ve absürt nükleer hikâyeleri tekmil-i birden bu belgeselde olacak…

http://t24.com.tr/yazarlar/ozgur-duygu-durgun/nukleer-alaturka-turkiyenin-nukleer-ile-imtihani,14396

ÖZGÜR DUYGU DURGUN


23 Nisan 2016 / T24

Belgesel sinemacı ve akademisyen Can Candan, ‘’Benim Çocuğum’’dan sonra yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği yeni bir projeyle ile yola çıktı.

Türkiye’nin nükleer hikâyelerini derleyerek, bugüne dek kamuoyu önünde şeffaf bir biçimde tartışılma imkânı bulamamış nükleer meselesini farklı boyutlarıyla toplumun önüne koymayı amaçlayan film, Türkiye’den Japonya’ya, Avusturya’dan Ermenistan’a farklı coğrafyalara uzanarak nükleere dair hikâyeleri ana odak Türkiye gözünden anlatacak.

‘’Türkiye nükleer tarihi boyunca ilk kez bu kadar keskin bir yol ayrımında: Ya nükleer enerji üreten bir ülke olacak ya da Almanya gibi ileri teknoloji sahibi bir ülkenin yaptığı gibi nükleer sevdadan vazgeçecek’’. ‘’Nükleer Alaturka’’nın çıkış noktası işte bu yol ayrımı. Bugün, Çernobil’in 30. , Japonya’daki Fukuşima kazasının ise beşinci yıldönümünde Türkiye’de şimdiye dek etraflıca konuşulmayan ancak hayati önemiyle konuşulması elzem olan bir konuda bellekleri tazelemek istediklerini anlatan Can Candan’dan ‘’Nükleer Alaturka’’nın hikâyesini dinledik.

‘’Nükleer Alaturka’’ projesi nasıl oluştu?
Can Candan: Bu filmi ilk defa 1995’te hayal etmeye başlamıştım. O yıl Akkuyu’da bir nükleer karşıtı festivale katılmıştım. Türkiye’deki nükleer karşıtı hareketin güçlenmesi de o döneme rastlar ki ben bu konuyla ilgilenmeye o yıllarda başlamıştım. Sonrasında da sosyal medyada Nükleer Alaturka Film Projesi adlı bir grup kurarak bu projenin adını koymuştum.

Akkuyu önemli bir örnek, çünkü Türkiye’deki ilk ve tek santral lisansı 1976’da Akkuyu’ya veriliyor.  Büyükeceli kasabası halkı o tarihte buna hayır diyor. Yani Türkiye’de nükleer karşıtı hareket ilk defa orada başlıyor. Bu hareketi başlatanlar bugün hala hayattalar.

Akkuyu dışında, Sinop ve İğneada şu anda Türkiye’de nükleer santral kurulması planlanan yerler. Akkuyu’da inşaat devam ediyor. Aslında bu bölgede yaklaşık 40 yıldır bir nükleer santral kurulmaya çalışılıyor. Tam 40 yıldır farklı hükümetler Türkiye’de bir nükleer santral inşa etmeye çalışmış ama başaramamışlar. Fakat bugün itibariyle bu hedefe hiç bu kadar yaklaşılmamıştı.  Bildiğiniz gibi, Rusya ile yapılan anlaşma sonrasında, bundan tam bir yıl önce Akkuyu’da bir temel atma töreni yapıldı ve o dönemde korkunç bir tanıtım kampanyası hazırlandı.

Biz şimdiye kadar hep bir nükleer santral lafı duyuyorduk ama ilk defa bu kampanya ile Türkiye’nin her yerinde, reklam panolarında, internette, sinema salonlarında, televizyonlarda gözümüze sokulan bir kampanya halini aldığını gördük. Bu kampanyanın ‘’Enerji ihtiyacı, güçlü Türkiye, nükleer enerji güç demek, istihdam demek’’  mesajları eşliğinde toplumsal algıyı belli bir şekilde yönlendirmeyi amaçladığı açıktı.

Dolayısıyla bu noktada bizim de buna karşı muhalefetimizi artık daha yoğun olarak dillendirmemiz gerektiğine karar verdim ve bu filmi pişirmeye 2015 Ekim başı itibariyle basladık. O günden bu yana araştırma sürecimiz ve kaynak yaratma arayışımız sürüyor.

Muallim Sıtkı Bey’in atom kuramının izinde
 

Türkiye’nin Nükleer Hikâyeleri alt başlığını okuyoruz fragmanda. Film ne anlatacak, biraz içeriğe dair konuşalım…
Önce Türkiye’de nükleerin tarihine bakmamız gerekiyor. Burada da akla ilk gelen soru nükleer ya da o zamanki deyişiyle ‘’atom’’ kelimesi dilimize ne zaman girdi?  Araştırmalarımızda şunu keşfettik; 1933 yılında henüz atom bombası ortada yok iken Cumhuriyet Gazetesi’nde bir haber yayınlanmış. Habere göre Atatürk, çıktığı bir yurt gezisinde Bursa’da Sıtkı Bey isimli bir emekli muallim ile görüşüyor. Sıtkı Bey bu görüşmede Atatürk’e kendisinin keşfettiğini iddia ettiği atom kuramlarını anlatıyor.
Filmin adından da anlaşılacağı gibi nükleere nükteli bir yerden bakmaya çalışıyoruz aslında. Sıtkı Bey gibi bir isimle karşılaşmış olmamız çok ilginç. Sıtkı Bey, Atatürk’ten atom üzerine kitap yayınlamak üzere destek istiyor, hatta Atatürk onu dönemin fizik profesörleriyle tanıştırıyor.  Profesörler Sıtkı Bey’e yeni bir şey keşfetmemiş olduğunu anlatmaya çalışıyorlar ama Sıtkı Bey cesaretini yitirmiyor ve kitabını bir şekilde bastırıyor. Hatta Nobel ödülüne başvurmaya girişiyor. Ancak biz hikâyenin şimdilik bu kadarını biliyoruz. Dolayısıyla şimdi Sıtkı Bey’in hikâyesinin peşinden gideceğiz. Ailesine, arşivine ulaşmaya çalışacağız.
Filmin saha çalışmasında başka neler olacak?
Akkuyu, Sinop ve İğneada’da çekimler olacak, nükleer karşıtı hareketten insanlarla görüşeceğiz.  Bölgenin doğal hali ve zenginliğini göstermek istiyoruz. Ayrıca İzmir, Manisa civarında çekimlerimiz olacak. İzmir’in konuyla nasıl bir ilgisi var diye merak edilebilir, şöyle;
İzmir’deki Çiğli Askeri Hava Üssü’ne 1962 yılında, NATO kapsamında 15 adet nükleer başlıklı Jüpiter füzeleri getiriliyor ve orada bir eğitim ve kumanda merkezi kuruluyor. Bu füze başlıklarının her biri 100 Hiroşima bombası gücünde. Bunlar daha sonra Çiğli başta olmak üzere beş yere konuşlandırılıyor. Bunlara IRBM (Intermediate Range Balistic Missiles) füzesi deniliyor. Yerel halk bu füzeleri ‘’İbrahim’’ diye adlandırıyor. Bu füzeler yönleri Rusya’ya hedeflenmiş biçimde bir yıl boyunca o bölgede bekliyorlar.
Kamuoyu çok bilmez, bundan sonraki gelişmeler ise şöyle seyrediyor; Kruşçev Kırım’da tatildeyken bu füzelerin varlığından haberdar oluyor ve misilleme olarak Küba’ya nükleer füze koymaya karar veriyor. Dolayısıyla 1962 yılında Sovyetler Birliği ile ABD arasında bir füze krizi baş gösteriyor. ABD Küba’ya donanmasını gönderiyor. Bir 3. Dünya Savaşı’na saatler kala kriz çözülüyor. ABD bu füzelerden sonra Polaris denizaltılarını Türkiye civarına konuşlandırıyor. Bu arada Soğuk Savaş döneminde İtalya’da da nükleer füzeler yerleştiriliyor ancak onların başına son derece trajik bir şey geliyor; füzelerin üstüne yıldırım düşüyor ve mekanizma çalışmaya başlıyor. Neredeyse tamamen kaza sonucu bir nükleer savaş çıkma ihtimalinin kıyısına geliniyor. Neyse ki kaza önleniyor. Türkiye de bu faciayı kıyısından atlatıyor.
Bu hikâyeler ne kadar kırılgan ve hayati bir meseleden bahsettiğimize işaret ediyor. Şu anda bazı ülkeler de bu yüzden nükleerden vazgeçiyor değil mi?
Nükleer ile başa çıkılamayacağını anlayan ülkelerden Almanya 2011’de yani Fukuşima’dan hemen sonra, bir enerji dönüşümü politikasına geçeceğini açıkladı. Bu şu anlama geliyor, Almanya’daki 17 nükleer santralin hepsi 2022’ye dek kapatılacak.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘’Akkuyu’yu yapmayın diyorlar ama Avrupa’da 135 nükleer santrali var onları ne yapalım?’’ diye sordu geçenlerde. Sorunun cevabı belli. Almanya bu santralleri kapatıyor.  Avusturya da bu açından ilginç bir örnek. 1978’de Avusturya’da ilk nükleer santral kuruluyor. Her şey hazır, içinde yakıtı da var ama insanların tepkisi sonucunda çalıştırılamıyor ve ülkede bir referandum yapılıyor. Referandum sonucunda ‘’Avusturya nükleer enerji üretmeyecektir’’ diye bir kanun çıkıyor. Avusturya yakın zamanda da bu santrali güneşten enerji üreten bir tesis haline getiriyor. Belçika ise kömürden elektrik üreten termik santralini kapattı. Çevre bilinci yükseldikçe ve doğaya verilen zarar anlaşıldıkça nükleerden vazgeçiliyor.


‘’Anlamak istiyorsanız gidin mezar taşlarına bakın’’
 

Demokratik ülkelerde insanlar kendi gelecekleri ile ilgili kararlara müdahil oluyorlar. Bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak nasıl bir gelecek istiyoruz, nükleer enerjili bir gelecek mi yoksa nükleer enerjisiz bir gelecek mi? Bunu tartışmak zorundayız. Biz de bu filmle konuyu kamuoyunun gündemine getirmeyi, kamuoyunda tartışılabilir hale getirmeyi amaçlıyoruz.
Nükleer dediğimiz şey sınır tanımıyor. Bu ay Çernobil’in 30 yıldönümü. Karadeniz bölgesi başta olmak üzere Çernobil’in etkileri ile 30 yıldır uğraşıyoruz biz. Özellikle Doğu Karadeniz’de kanser oranlarının bu kadar yüksek olmasının Çernobil ile ilgisi olduğunu uzmanlar söylüyor.
O dönemde haberler çıkmaya başlar başlamaz YÖK’ten üniversitelere radyasyon ile ilgili çalışmaları kesinlikle yayınlamayacaksınız talimatı geliyor. Etkilenen bölgelerde ise insanlar bunu kendi içlerinde yaşıyorlar. Müzisyen Kazım Koyuncu ‘’Anlamak istiyorsanız gidin mezar taşlarına bakın’’ demişti. Ancak Çernobil’den 30 yıl sonra yaşananlar bugün Türkiye’de hala tartışılamıyor. Çernobil sırasında hamile olan kadınların çocuklarındaki doğuştan sakatlıklar araştırılmış değil. Günümüzde de bu tür hikâyeler devam ediyor.

‘’Nükleer silahımız yok ama ev sahipliği yapıyoruz’’
 

Ne gibi hikâyeler geliyor?
Örneğin İzmir’de bir hastanede tıbbi amaçlı kullanılan radyoaktivite içeren sıvıların işleri bittikten sonra lavaboya döküldüğü bilgisi geliyor. Radyoaktivite içeren atığın lavaboya dökülmesi kanalizasyon yoluyla yeraltı sularına, çevreye radyoaktivite yayılması anlamına geliyor.
Biz nükleer enerji üretmiyoruz diye atığımız olmadığı sanılıyor oysa Türkiye’ye gayri resmi kanallardan nükleer atık geliyor. Yine İzmir Gaziemir’de bir kurşun fabrikasına radyoaktif atık gömüldüğü haberlerini okuduk yakın geçmişte.  Gelen bu atıklar, geçen yıl Aliağa’da sökülen radyoaktif yüklü Kuito gemisi, Manisa’daki uranyum madenciliği, nükleer politikalar, nükleer silahlar bu meselenin ayaklarını oluşturuyor.
Şu anda İncirlik’te nükleer başlıklı silahlar mevcut olmasına rağmen ‘’Türkiye’nin nükleer silahı yok’’ deniliyor ama aynı raporun bir sonraki cümlesini okuyorsunuz ‘’Nükleer silahımız yok ama Türkiye NATO kapsamında nükleer silahlara ev sahipliği yapıyor’’ deniliyor.
Nükleer Alaturka’da bu pek bilinmeyen yerel ve küresel hikâyeleri birebir yaşayanlardan, tanıklardan, uzmanlardan, aktivistlerden, politikacılardan dinleyeceğiz. Görsel-işitsel arşiv malzemeleri, Cem Dinlenmiş’in animasyonları ve Mozart'ın mehter marşından esinlenerek bestelediği söylenen "Rondo Alaturka”sı ya da "Türk Marşı" ile seyirciyi kâh düşündüren, kâh güldüren, kâh hayret ve dehşet içinde bırakan bir belgesel olarak tasarlıyoruz filmi.

Akkuyu için son alınan bu kamulaştırma kararı santralin inşaatını hızlandıracak mı dersiniz?
AKP Hükümeti’nin bir önceki Enerji Bakanı Hilmi Güler ‘’Nükleer santral yapımı bizim için namus meselesi haline geldi’’ gibi bir cümle kurmuştu. Dolayısıyla bu konuda ilerleniyor.  Ancak nükleer istemeyenlerin de seslerini çıkartmaları gerekiyor ki tartışma fırsatı bulalım.  Demokrasiler böyle işliyor, sizin sesinizi çıkarmanız ve geleceğiniz ile ilgili söz hakkı talep etmeniz gerekiyor ki yönetenler sizi dinlesin.

Peki, bundan sonra nasıl ilerleyeceksiniz?
Henüz yolun başındayız. Bu süreçte ekip olarak üç koldan ilerliyoruz: Araştırma ve arşiv taraması, senaryo ve yaratıcı hikâyeleştirme (grafik ve animasyon) çalışması, maddi kaynak arayışı. Bir yandan da araştırmaya yerelde devam etmek ve ön çekimler yapabilmek istiyoruz. Hedefimiz, ilk çekimleri ve araştırma-arşiv malzemelerini kullanarak bir fragman hazırlamak ve böylece film yapım fonlarına başvurabilmek. Akkuyu’daki inşaat bitmeden bu filmin bitmesi lazım, dolayısıyla şu anda inşaat süreci ile rekabet halindeyiz.

Bağımsız bir belgesel olarak çekilecek film kitlesel fonlama kampanyası ile destek bekliyor. 

Nükleer Alaturka film ekibi
 

Can Candan (yönetmen, yapımcı)
Ayşe Çetinbaş (yapımcı)
Christian Bergman (yapımcı)
Filiz Yavuz (danışman ve araştırmacı, ’Beni Akkuyu’larda Merdivensiz Bıraktın: Türkiye’nin Nükleerle İmtihanı’ kitabının yazarı)
İlke Ercan (bilimsel danışman, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Bölümü öğretim üyesi)
Arda Çiltepe (yardımcı yapımcı, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu)
Saadet Özen (arşiv araştırmacısı,  Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü doktora öğrencisi)
Selen Çatalyürekli (yönetmen yardımcısı)
Cem Dinlenmiş (çizer)
Özcan Vardar (kurgu, Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü mezunu)
Meryem Yavuz (görüntü yönetmeni)

4 Nisan 2016 Pazartesi

BOUN HABERLER: KayIp kadınlar tarihini yazmak istiyorum

Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ndeki orta ve lise eğitiminin ardından 1979’da Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden lisans, 1983’te Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden yüksek lisans, 1989’da Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden doktora dereceleri aldı. 27 yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde ders verdi. 2002-2011 yılları arasında bölüm başkanlığı görevini yürüten, bu yıl itibariyle ise emekliliğini kazanan Prof. Dr. Nüket Esen, önümüzdeki dönemde Boğaziçi’ndeki lisansüstü derslerine devam edecek.

Prof. Dr. Esen’in aralarında ‘’Türk Romanında Aile Kurumu’’ (1990), “Kara Kitap Üzerine Yazılar” (1992) ‘’Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar’’ (2006), ‘’Orhan Pamuk’un Edebi Dünyası’’ (2008),  ‘’Beliyat-ı Mudhike ve Karı Koca Masalı ve Ahmet Mithat Kaynakçası’’ (2011), “Hikâye Anlatan Adam: Ahmet Mithat (2014) olmak üzere pek çok edebiyat incelemesi bulunuyor.
Prof. Dr. Nüket Esen ile Boğaziçi’nden Haberler okurları için görüştük.

Bugüne dek incelediğiniz yazarlara baktığımızda temel izleklerden birinin Batı-Doğu kültürleri arasında kalmışlık olduğunu görmek mümkün. Bu alanda çalışan bir bilim insanı olarak böyle karmaşık bir kültürel coğrafyada edebiyat çalışmak üzerine neler söylemek istersiniz?

Nüket Esen: Batılılaşmış bir ailede büyüdüm, ancak anneannem oldukça dindar bir insandı. 11 yaşından itibaren Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okudum. Evde aldığım kültür ile okulda gördüğüm Amerikan odaklı Batı kültürü hayatım boyunca gayet güzel bir arada oldu. Daha sonra sosyolojide Master yaptım. Bir dönem İngiliz Edebiyatı’nda doktora yapmak istedim ancak bu ülkede yaşadığımı düşününce Türk Edebiyatı’nda doktora yapmaya karar verdim. Doktora yaparken Türk edebiyat tarihini öğrenmek çok keyifliydi. Bunun ardından Türkçe edebiyat metinleri ile ne yapacağımın cevabını ise Batı Edebiyatı’na dair aldığım eğitimde bulmuştum zira bizim edebiyat tarihimiz çok keyifli olmakla birlikte edebi metinlere genel yaklaşım yazarın hayatı, eserlerinin listesi, eserlerin özetleri gibi klişelerden oluşmaktaydı. Dolayısıyla ben de Türk edebiyatı metinlerine yaklaşırken tamamen Batı kaynaklı öğrendiklerimi kullandım.
Boğaziçi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden okurken bir dönem Amerika’dan Prof. İlhan Başgöz ders vermeye gelmişti. Ondan aldığımız Halk Edebiyatı dersinden ne kadar etkilendiğimi anlatamam. İlhan Başgöz bize köylerdeki saz sairlerinin kayıtlarını dinletirdi. Bunlar anlatının, hikâye etmenin çeşitlemeleriydi. Anadolu toprağındaki çeşitlemeler beni her zaman ilgilendirdi. İngiliz Edebiyatı okurken bir de seçmeli ders olarak Osmanlıca vardı, o dersi alan 5-6 kişiden biriydim.  Dolayısıyla ilk gençliğimden bu yana hep Batı-Doğu kültürlerinden aldıklarımı çalışma alanlarıma da taşıdığımı düşünüyorum.
Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 27 yıldır ders verdiniz. Bu bölümü Türkiye’deki diğer edebiyat bölümlerinden farklılaştıran temel özellikler nelerdir?

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü oldukça farklıdır. Bizde İngilizce bilme zorunluluğu vardır ki bu Türk edebiyatı okuyanlar için bir süs değildir. Edebiyat kuramları ve eleştiri ile anlatıbilim üzerine çalışabilmek için mutlaka üç yabancı dilden (İngilizce, Fransızca, Almanca) birini biliyor olmanız gerekir. Edebiyat ile ne yapacağınızı öğrenmek için İngilizce bilmek çok büyük fayda sağlar. Bizde uzun yıllar akademide edebiyat metinlerine daha çağdaş yaklaşımlarla yaklaşanlar Batılı eğitim almış hocalar olmuştur. Türk Edebiyatı üzerine ilk defa onlar yeni gözlüklerle eğilmiştir. Örneğin Berna Moran,  Jale Parla, Sibel Irzık, Nazan Aksoy, Nurdan Gürbilek’i saymam mümkün… Bu insanlar İngiliz ve Amerikan Edebiyatı metinlerinden sonra Türk edebiyatı metinleri üzerine çalıştılar. Kuram ve eleştiri bildikleri için de edebiyatımıza çok önemli yaklaşımlar getirdiler.

Bu iki kaynağı birleştirmeye çalışan biraz da ben oldum. Hem Türkçe edebiyat tarihi öğrenmek durumundaydım hem de geleneksel yaklaşıma az da olsa ayak uydurmak zorunda kaldım. Ama bunların yanında Batı kökenli yaklaşımlardan yararlanabildim.  Bugün artık Boğaziçi Üniversitesi’nde yeni edebiyat hocaları, yani 19. yy. ortası ve 20. yy. dönemini çalışan hocalarımızın hepsi bu çizgidedir. Öğrencilerimizin bir kısmı da Boğaziçi’ndeki Türk Dili ve Edebiyatı eğitiminin farklı olduğunu bilerek geliyorlar. İngilizce de öğrendikleri veya bildikleri için buradaki öğrenci profili de diğer üniversitelerdeki bölüm öğrencilerine göre bir hayli farklı.

Peki, yukarıda Batı kültürüyle yetişmiş olarak saydığınız bu isimler eski edebiyat ile yani 19. yy öncesinde yazılmış metinlerle nasıl bir ilişki kuruyor?
Bu saydığım kişiler eski edebiyat metinlerini çalışmıyorlar. Ama eski edebiyat metinlerine daha çağdaş yaklaşımlar da başladı. Yeni yaklaşımlarda metinlerin sadece anlamı çıkarılıp, imajları üzerinde durulup geçilmiyor. Metinler bazı edebiyat kuramları ışığında ele alınıyor ve bu metinlerin şimdiye kadar fark edilmemiş yönleri ortaya çıkıyor.

Eski edebiyattan söz açılmışken son dönemde gündeme gelen Osmanlıca tartışmalarını nasıl yorumluyorsunuz?
Osmanlıca ve Arap alfabesinin birbirinden farklı olduğunu hatırlamak gerekiyor. ‘’Osmanlıca öğretelim kültürümüz kayboluyor’’ yaklaşımını kişisel olarak doğru buluyor ve katılıyorum. Ancak bugünkü kutuplaşmış dünyada bu konuda da bir konsensüse varmak çok zor. Ben örneğin ortaokulda Osmanlıca öğrenmiş olmayı isterdim. Bu sayede yeni yeni eski dilden çevrilmeye başlanan Ahmet Mithat’ı orijinalinden okuyabilirdim. Gayet basittir dili aslında, eski yazıyı bilirseniz çok rahat okuyabilirsiniz.

Ahmet Mithat demişken sizin çalışmalarınızda ayrı bir yeri olduğunun altını çizerek sormak istiyoruz; Ahmet Mithat ‘tan Orhan Pamuk’a- ki Pamuk da sizin özel çalışma alanlarınızın başında geliyor- Türkiye’de sürüp giden bir Batılılaşma –Doğulu kalma ikilemi var edebiyatta da. Bu probleme dair neler söylemek istersiniz?
Ahmet Mithat bu arada kalmışlığı çözümlemeye çalışıyor. Hem gelenekseli korumak istiyor hem de Batılılaşmayı istiyor ve bu ikisinin gayet güzel birlikte yaşayabileceğini savunuyor büyük bir gayretle. Batı medeniyetine hayran bir Abdülhamitçi olarak Doğu ve Batının bir arada uyumlu bir biçimde gidebileceğine inanıyor. Orhan Pamuk ise sonuca, gelinen duruma bakıyor ve ‘’Evet her şey bir arada gidiyor ama bakın halimize karmakarışığız, belki de zenginliğimiz budur’’ diyerek meseleyi orada olduğu gibi bırakıyor. Ahmet Mithat gibi bir savunuda bulunmuyor.
 
Orhan Pamuk’un son romanına dair ilk izleniminizi merak ediyoruz. Kimilerine göre Kırmızı Saçlı Kadın bir siyasi dönem romanı, kimilerine göre bir kadın romanı olarak tanımlanıyor…  
İki bölümlü bir roman, ilk bölümü bambaşka bir yerde duruyor. Ondan sonrası ise bir önceki bölümün çözümlemelerinden oluşuyor. Kadın konusunda bence önemli bir roman çünkü başkarakterlerden biri olan kadın romanın taşıyıcısı konumunda. Erkekler arasındaki ilişkiler onun aracılığı ile kurulmuş durumda. Kadının bu kadar merkezi bir yerde durması açısından hayli farklı bir Orhan Pamuk romanı. Rahat okunan, hızlı yazılmış bir roman.

Son olarak, ilerleyen döneme dair yeni bir çalışmanız var mı?
Fatma Aliye üzerine çalışmak istiyorum. Biliyorsunuz Fatma Aliye ilk Türk kadın romancı olarak kabul ediliyor. Edebiyatta kadın çizgisine bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. Kadın yazarların eserleri edebiyatta hep ikinci sınıf olarak kabul edilmiş, nitekim Fatma Aliye’nin beş romanı olduğu halde uzun yıllar edebiyat tarihlerinde hiç adı geçmemiştir. Böyle olunca kim bilir kimler göz ardı edilmiş diye düşünüyorsunuz. 1970’lere gelene kadar kimler yok sayıldı diye açıkçası çok merak ediyorum ve edebiyatta kayıp kadınlar tarihine Fatma Aliye ile başlamak istiyorum.

http://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/edebiyatta-kayip-kadinlar-tarihini-yazmak-istiyorum

Söyleşi: Duygu Durgun

24 Şubat 2016 Çarşamba

BOUN HABERLER: Akdeniz: ''Kara mı denizi çevreliyor, deniz mi karayı?''

Osmanlı döneminde Akdeniz’in bağlantılar, ağlar ve zenginlikler alanı olan ve aynı zamanda çatışmalar, savaşlar ve sınır anlaşmazlıkları ile dolup taşan güney ve doğu kıyılarındaki ticaret kentlerinin sosyolojik ve ekonomik tarihi kapsamlı bir kitapla okurların karşısında. ‘’Osmanlılardan Günümüze Doğu Akdeniz Kentleri’’ kitabını Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Biray Kolluoğlu ile Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Toksöz yayına hazırladı.
 
 

İş Bankası Kültür Yayınları arasından kısa süre önce yayımlanan ‘’Osmanlılardan Günümüze Doğu Akdeniz Kentleri’’, Türkiye ve dünyadan 14 yazar ve akademisyenin makalelerini bir araya getiriyor. Kitabı Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Biray Kolluoğlu ile Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Toksöz yayına hazırladı. Kitabı dilimize İngilizce aslından Neyyir Berktay çevirdi.

Yüzyıllar boyunca, dünyanın en işlek ve canlı ticaret yollarının bulunduğu bölge olan Akdeniz’in sosyal tarihini ticaret kentleri üzerinden okumaya davet eden bu çalışmayı yazarlar Toksöz ve Kolluoğlu, 2008 yılında aramızdan ayrılan bilim insanı Faruk Tabak ve geçen yıl yitirdiğimiz Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümünün değerli öğretim üyesi Vangelis Kechriotis’e ithaf ediyorlar.
Kitap, 1350’lerden 1850’lere kadarki uzun dönem boyunca Doğu Akdeniz’in ekonomik ve toplumsal yapısında yaşanan büyük ölçekli değişimleri konu alırken ‘ticaret kentlerinin toplumsal, kültürel ve siyasal düzlemlerdeki olaylarla karşılıklı ilişkisi nasıldı?’’, ‘’Akdeniz’in sosyal tarihini liman ve ticaret kentleri üzerinden okuyabilir miyiz?’’, ‘’ Bir bütün olarak Akdeniz bölgesi, siyasal iktidarlardan ve kültürel kimliklerden görece bağımsız yapısal bir birlik sunuyor mu?’’ gibi sorulara cevaplar sunmaya çalışıyor.

Yazarların ortak perspektifi, kentleri ekonomik yapıya bağlayan dünya sistemi analizi çerçevesinde düşünmeleri ve sorgulamalarını, "kozmopolitizm kavramını ulus-devlet imgeleminden ve Avrupa hegemonyasından özgürleştirme" hedefi etrafında geliştirmeleri olarak göze çarpıyor. Bu ortak çabanın ağırlık noktasını İzmir, Selanik, Beyrut, İskenderun ve İstanbul gibi 19. yüzyıl küreselleşmesinin kapıları ve düğüm noktaları olan liman kentleri ve onların artalanları oluşturuyor.
Prof. Dr. Biray Kolluoğlu ve Doç. Dr. Meltem Toksöz kitabın başında, Akdeniz’in tarih boyunca önemine dair şöyle bir girizgâh yapıyorlar:

 ‘’Dünyayı zihnimizde kıtalar üzerinden haritalarız. Bunun altında, geniş su kütlelerinin insan, mal, haber ve bilgi akışının önünde sınırlar, kısıtlar, engeller oluşturduğu, karasal alanların ise kavuşma ve aidiyet olduğu algısı yatar. Belki de Akdeniz, tarihsel ilişkileri ve birliği temsil eden tek su kütlesidir. Burada, en azından 19. yüzyıla kadar deniz, onu çevreleyen toprakları gölgede bırakarak, ‘’kara mı denizi çevreliyor, deniz mi karayı?’ sorusunu anlamlı kılmıştır. Akdeniz bu önemini geçen yüzyılda kaybetmiş görünmektedir. Modern dünyanın görülmemiş dinamizmi ve sersemleştirici hızı önceki dünyaları yok edip sisli anılara dönüştürmüştür, öyle ki günümüzde egemen coğrafya söyleminde kıtaların batılarından, ortalarından ve doğularından söz ediliyor. Akdeniz’in kapitalist toplumsal değişim girdabından yüzeye çıktıktan sonra en fazla kuzey ve batı kıyılarında ışıldamasının nedeni belki de budur.
Gerçekten de, değişimin göz kamaştırıcılığının imgelemimizi şekillendirdiği koşullarda, tarihsel sürekliliğin sıkıcı olarak algılanıp bir kenara atılması şaşırtıcı değildir. Akdeniz’in, özellikle de doğu kıyılarının oynadığı rolün yüzyıllara uzanan sürekliliği heyecan verici toplumsal değişim katmanları altına gömülmüştür’’.
Kitabı oluşturan akademik üretim sürecinin aynı zamanda ‘’Doğu Akdeniz ticaret kentlerinin kartografisini oluşturmaya doğru bir haritalama’’ çabası olduğunu belirten Kolluoğlu ve Toksöz ile bu kapsamlı çalışma üzerine konuştuk.
Kitabı hazırlarken hareket noktanız neydi?
Biray Kolluoğlu: Meltem Toksöz ile 2003-2004’te Almanya’da doktora sonrası araştırma yapıyorduk. Bu kitabı hayal etmeye 2004’te Berlin’de bulunan Wissenschaftskolleg’de başladık. ‘’Osmanlı liman kentleri’’ araştırmacıların ilgi alanına Fernand Braudel Center’dan yayılan dünya sistemi perspektifine gireli 10 yılda fazla olmuştu o sırada. Bir süredir araştırmacılar, 19. Yüzyıl Akdeniz ticaret kentlerine veya diğer adıyla liman kentleri üzerine çalışmalar, konferanslar artıyordu. Bu araştırmacılar tek başına liman kentleri ile ilgilenmiyorlar, periferileşme süreçlerine de odaklanıyorlardı. Biz de bir anlamda bu grup içindeydik. 21. yüzyılın başında milli devlet modelinin zorlandığı, toplumsal gerginliklerin çoğaldığı, etnik çatışmaların arttığı bir dönemde, nasıl oluyordu da insanlar 19. Yüzyılda bu karmaşık, farklı dillerin, etnik kimliklerin, dini kimliklerin farklı kültürlerin olduğu şehirlerde bir arada, göreceli olarak barışçıl, ticaretin yükseldiği alanlar yaratmışlardı? Biz de bugünden bakarak biraz bu temalar üzerinde düşündük ve geriye dönüp bakmak istedik. Bu yollar yeni yollar değildi, bu şehirler ilk defa bağlanmıyordu birbirine. Bu çerçevede araştırmacıları bir araya getirerek liman kentlerini bağlayan bu yolların ortaya çıkmasını ve Akdeniz’in tarihsel olanaklılığını yeniden düşünmemizi amaçlayan bir atölye yapalım dedik. Konferans için yine bir liman ve ticaret kenti olan Beyrut’u seçtik. Elinizdeki kitap bu çalışmaya özel olarak davet ettiğimiz araştırmacıların makalelerinden ortaya çıktı.
 
Meltem Toksöz: Biray’ın anlattıklarına ekleyecek olursam; önümüzde Braudel’den çıkan ve ona eklemlenen Osmanlı tarihi çalışmaları içinde bir periferileşme sürecinin ana ögesi olarak liman kenti çalışmaları yapılıyordu ve bu bir gündem yaratmıştı. Tarihçiler arasında da şehir tarihçiliği gündemi vardı. Biz bu ikisinin birbirinden çok ayrı gittiğini öğrenciliğimizden bu yana gözlemliyorduk. İkimiz de teorik olarak baktığımız ve benzer eğitimlerden geldiğimiz için bu iki yolu birleştirmeye, tek tek şehirlerin tarihini ele alarak değil de başka bir gündemden bakmaya çalıştık. Berlin’e sadece liman kentleri değil liman kentleri ve ötesiyle ilgili çalışmalar sunmaya gitmiştik.
Örneğin benim daha önceki çalışmalarımdan olan Mersin konulu çalışmada Mersin bir liman kenti olarak aslında son noktaydı. Benim için asıl başlangıç tarımsal kapitalizmin hinterlandının oluşması ve bu birikimin liman kenti ile olan ilişkisiydi. Keza, Biray‘ın İzmir ile ilgili çalışması mevcut liman kentleri çalışmalarından farklılaşıyordu. İzmir’i bir liman kenti olarak ele alan değil; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken milli devlet sürecinde mekâna ve nüfusa dair bir çalışmaydı.
Dolayısıyla her ikimiz de liman kentleri üzerine diğer çalışmalarından ve bakış açılarından farklılaşıyorduk. Bu kitap da liman kentlerini aşmaya çalışan bir bakışın ürünü oldu. Kitapta liman kenti kavramını da aşan, hinterland veya port city yerine adına ‘’ticaret kenti’’ diyebileceğimiz yeni bir kavram ürettik. Ticaret kenti deniz kıyısında olmayan ama Akdeniz’in önemli bir parçası olan başka kentler de olduğunu düşünerek bu kitabı kurguladık.

Ulus devlet yereldeki kozmopolitliği yok etti

19. yüzyıl Akdeniz’inde yaşanan kozmopolitlik ile bugün çağımızın kozmopolitliğini karşılaştıracak olursak neler söylenebilir?

Biray Kolluoğlu: 19. yüzyıl kozmopolitliğinde ticaret kentlerine veya başka kentlere baktığımızda aslında bu kentler tamamen yerel kentlerdi. Yani köklerini, oradaki ilişkilere, ağlara, değerlere, dillere bağlamış yerlerdi. Örneğin İzmir’de konuşulan İtalyanca veya Fransızca ayrı bir İtalyanca, Fransızcaydı. Katolik inançlar çok İzmirliydi. Farklı gruplar İzmirlilikleri çerçevesinde bir arada durabiliyorlar ve yerele olan hakimiyetlerinden, buradaki bağlantı ve ilişkilerinin gücünden güçleniyorlardı denebilir. Bir anda yerellerine kapalı kentler bunlar. Tam da bu güçlü yerellik kozmopolitliği mümkün kılmaktaydı. Milli devlete geldiğimizde ise yerelliklerin çözülüp merkezileştirildiğini görüyoruz.  Yerellik bağının çözülmesi bugün 19. yüzyılda mümkün olduğu şekilde farklı grupların bir arada yaşamasını, kozmopolitliği imkânsız hale getirdi. Araya ulus devlet girdiğinde aradaki bağlar da kesilmiş oldu

Meltem Toksöz: Bugünkü kozmopolitlik ile 19. Yüzyıldaki kozmopolitliği çok bağdaştırmıyoruz. Biz kozmopolitliği yerele bağlıyoruz. Bugün ise kozmopolitlikten çok farklı bir şey anlıyoruz, ki bunu kitapta da örneklerle anlatmaya çalıştık.
19. yüzyıl kozmopolitliğine baktığımızda yereldeki bağlar olmasa yerelden Londra’ya veya Trieste gibi uluslararası merkezlere açılımlar olmayacaktı. Bugün ulus-devletteki kozmopolitlik tersten bir hareket, yani dünyadan ulus merkezine, ulus merkezinden yerele gidiyor. Oysa bizim kurgulamamızda yerelden çıkan ve devlet merkezini de aradaki bağlardan sadece bir tanesi yapan farklı bir kozmopolitlik söz konusu. Benim Mersin- Çukurova üzerine yaptığım çalışmada da bu yaklaşım vardı. Bu çerçevede uluslararası ortam, yerel ortam, merkezi ortam üçü eş zamanlı bir kozmopolitlik yaratıyordu. Tek başına ulus devlet veya tek başına kapitalist merkez olarak Avrupa ya da yerel değil, bu üçünün bir arada olması öne çıkıyor.

Tanzimat tarihçiliğine yani modern devletin kurulma sürecine bakacak olursak, ulus devlete benzer şekilde merkezi olarak bir yapı kurulur ve yerelde bu merkezin replikaları olur. Bu bağlamda Beyrut’a bakan biri Beyrut’ta küçük bir Osmanlı devleti replikasını görür ve İstanbul ve Beyrut ilişkisini kurar. Bu Tanzimat tarihçiliğinde hala geçerli bir görüştür. Bizim için ise, bu ilişki çok temel bir ilişki değildi. Yerellik çok önemliydi. Biz modern devleti hep merkezi algılamışızdır ancak 19. yüzyıla bakacak olursak merkezi devlet mekanizmalarının kurulması aslında yerel mekanizmalarla mümkün olmuştur. Modern devletin kurgusunun mutlaka ulus-devlet üzerinden olması gerekmiyor. Osmanlı’da da bu böyle değildir aslında. Osmanlı’nın ulus-devlete ne kadar hazırlanmış olduğu, hala Osmanlı tarihçiliği anlamında da önemli bir tartışma olmaya devam ediyor. Biz kitapta da bu bakış açısını yansıtmaya çalıştık. Kitap, bu anlamda bu teorik çerçeveyi yansıtan çalışmaları bir araya getiriyor. 16. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan tarihsel süreçte ticaret kentlerinin altyapısal ilişkilerinden, Akdeniz haritalarına uzanan farklı bakış açılarına yer veren makalelerden oluşuyor.

Bugünkü savaş ortamında Akdeniz her zamankinden daha önemli

Kitapta Edmund Burke III tarafından dile getirilen, büyük siyasal dönüşümlere, savaşlara ve yarattığı yıkımlara rağmen Akdeniz’in ‘’derin bir yapısal birliği’’ olduğu düşüncesinden hareketle soracak olursak, günümüzde yaşanan bu savaş ortamında Ortadoğu yeniden şekillenirken Akdeniz’de hala bir ‘’derin yapısal birlik’’ten söz edilebilir mi?
Biray Kolluoğlu: Akdeniz’de bugün ölüm yolları var. Akdeniz’deki o yolların tarih boyunca devam eden birbirine bağlılığı ve geçişkenliğinin engellememesi bugün de göç yollarıyla ortaya çıkıyor. Her ne kadar Avrupa kapılarını kapatsa da bizim kartografisini yaptığımız o yollar açık ve devam ediyor. Bugün tüyler ürpertici bir şekilde Akdeniz’in kıtalararası herhangi bir su olmadığını, kendisinin başlı başına bir alan olduğunu, Akdeniz kıyılarının birbirinden kopamadığını görüyoruz.
Meltem Toksöz: İçinde yaşadığımız dehşet bize zor gelir ama tarihçiler bilirler ki dehşet her zaman vardı. Akdeniz hiçbir zaman barış içinde olmadı, üzerinde pek çok savaşın ve trajedinin yaşandığı bir bölge oldu. Bugün yaşanan büyük bir trajediymiş gibi görünüyor çünkü buna yine ulus-devlet gözlüğünden bakıyoruz. Bugün göçün yolları aslında Akdeniz’i Atlantik’e bağlayan eski ticaret yolları. Dolayısıyla bugün Akdeniz’in varlığı daha da anlamlı. Akdeniz olmadan Atlantik olmuyor, hiçbir zaman da olmamıştı. Bugün yaşanan insanlık dramında da bunu görüyoruz.

9 Şubat 2016 Salı

BOUN HABERLER: Sultanların değil aşçıların, liderlerin değil küçük insanların tarihi




Osmanlı İmparatorluğu dönemi İstanbul sokaklarındaki işportacıların, delilerin, çocukların, kadınların, arzuhalcilerin kısacası ‘’küçük insanların’’ hikâyelerinin peşinde koşan bir tarihçi Yavuz Selim Karakışla.

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Karakışla, otorite tarafından önemseyen, hatta neredeyse görülmez olan ‘’marjinal’’ hayatların tarihini yazıyor. Sultanların savaş zaferlerini nasıl kazandığını yazmak yerine, sultanın yanında sefere katılan aşçının yaşam serüvenini merak ediyor. Karakışla’nın Doğan Kitap’tan çıkan iki yeni kitabı ‘’Eski Zamanlar, Eski İnsanlar’’ ve ‘’Eski Hayatlar, Eski Hatıralar’’, Osmanlı toplumunun günlük hayatına, toplumsal yaşamına ışık tutuyor.

http://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/sultanlarin-degil-ascilarin-liderlerin-degil-kucuk-insanlarin-tarihi


Osmanlı üzerine çok sayıda yayınınız var. Toplumun bugüne dek göz ardı ettiği ‘’marjinal’’ denilebilecek insanları araştırıyor olmak mevcut tarih yazımına bakıldığında çalışmalarınızı oldukça farklı bir yere koyuyor. Öncelikle ‘’küçük insanların tarihi’’ diye tanımladığınız bu alana ilginiz nasıl başladı, sizden dinleyebilir miyiz?

Ben Boğaziçi’ne Kimya Mühendisliği okumak üzere geldim. Ancak dersleri almaya başladığımda sonuç felaket oldu, zira sadece iki dersten başarılı olduğumu gördüm. Bunlardan biri Teknik Resim dersiydi, diğeri ise Engin Deniz Akarlı ve Selim Deringil’den seçmeli aldığımız tarih dersiydi.  Mühendis olamayacağımı anladığımda Tarih Bölümü’ne girdim. Bölümde Zafer Toprak hocayı rol model olarak aldım. Zafer Hoca etrafındaki öğrencileri iktisat tarihine yönlendiriyordu. Master’ı burada bitirip doktoraya başvurduğumda Zafer hocanın yönlendirmesiyle State University of New York / Binghamton’a Donald Quataert’in yanına gittim. İkisi tanışırlardı ve birbirlerinin çalışmalarını beğenirlerdi. Donald, bir iktisat tarihçisiydi ama emek ağırlıklı çalışırdı. Ben de Donald ile emek tarihi çalışacağım diye başladım ve sonunda onun ilgi alanlarına yöneldim. Bu da beni kadın tarihine, avam dediğimiz kesimin tarihiyle ilgilenmeye, emeğiyle yaşamak zorunda olan aşağı sınıfların tarihini çalışmaya yönlendirdi. Sonunda tarihçilerin gözünde kaybedilmiş olarak düşünülen, kadınlar, .çocuklar, işçiler, hamallar, hatta diğer marjinal sayılmış insanlarla ilgilenmeye karar verdim.
Şu anda üniversitenin web sayfasında kendimi tanıtan yazıda da belirttiğim gibi, benim alanım ‘’History of Losers in the Ottoman Empire’’ (Osmanlı İmparatorluğu’nda Kaybedenlerin Tarihi). Aslında bu insanlar kaybeden değiller. Bu insanlar tarihçilerin ilgisizliği yüzünden kenarda köşede kalmış insanlar.

Türkiye’de tarih öğretiminde kuşaklar boyunca devam eden bir resmi söylem ve resmi tarih olgusu söz konusu. Resmi tarih bize liderleri ön planda tutan bir tarih algısını aşıladı. Bu sizce Türkiye’ye özgü mü bir durum mu?

Bu topraklarda Osmanlı’dan başlayarak tarihçilik vakanüvis geleneğinden etkilenmiştir. Vakanüvis, yani tarihçi aslında sultanın yanında olan bir devlet görevlisidir. Dolayısıyla vakaları kaydederek olan bitenleri sarayın gözünden aktarmasından daha doğal bir durum olamaz. Bu gelenek Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etmiştir. Tek adam kültü bize Osmanlı’dan mirastır.
Bizde Orta Asya’dan kalma bir ataya tapınma kültürü vardır. Bir örnekle anlatayım;  Türkiye Müslüman bir ülkedir, ama Kurban Bayramı veya Ramazan Bayramının arife veya ilk gününde mezarlık ziyareti yapan tek Müslüman toplum biziz. Bu da bizim Orta Asya’dan taşıdığımız bir gelenek. Bu kültür bizim tarihçilik anlayışımızı da etkilemiştir.
Tarihi büyük adamlar yapar diye düşünüyoruz. Brecht’in meşhur şiirini Can Yücel çevirisiyle hatırlarsak; ‘’Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethederken yanında bir aşçı olsun yok muydu?’’
Ben, Yavuz Sultan Selim gibi sultanların değil, aşçılarının peşine düşmeyi Mısır’ın fethedilmesinden daha kıymetli bulurum. Bu, tarihe yeni bir açılım getiren bir yaklaşımdır aynı zamanda. Devletin tarihini yaparak o toplumu tarihini anlattıklarını iddia edemiyor artık tarihçiler. Bunu artık toplumun bünyesi kabul etmiyor. Tarih, Osmanlı sultanlarının savaşları, barışları, aşkları, meşklerinden ibaret değil.
Türkiye’de tarihin yeniden yazımında popüler kültür de çok etkili değil mi, özellikle televizyon dizilerini düşünecek olursak?
Tarihle romantizm arasında çok net bir bağlantı var. Tarihçilik ve tarih maalesef ülkenin milliyetçilerinin ihtiyaçlarına hitap eden bir araştırma alanı haline gelmiş. Şimdiye dek Osmanlı tarihçilerinin pek çoğu milliyetçi kökenlerden geldiler. Tarihteki başarılar, savaşlar ve egemenliklere baktılar. Son 40-50 yılda yazılmış olan Osmanlı tarih kitaplarına bakıldığında hep ilerleme ve fetihler döneminin veya 19. yüzyıldaki modernleşme çağının öne çıktığını görüyorsunuz. Ancak aradaki 17. ve 18. yüzyıllar pek çalışılmamış. Böyle olunca tarih bir tüketim maddesi haline getirilmiş oluyor.
Televizyonda da izledik. Muhteşem Süleyman (1520-1566) 46 yıl iktidarda kalmış, müthiş bir fetihler dönemine imza atmış. Ancak sinema sektöründe savaş tarihi çekmek zordur, pahalıdır ve çok meşakkatlidir. Öyle olunca bu projeyi hazırlayan ekip Sultan’ı hareme hapsedip, onu aşk hayatıyla ele almayı tercih etmiş olabilir. Çok başarılı, çok görkemli bir diziydi, ama dönem açısından ne öğrendik derseniz maalesef çok fazla bir şey göremedik.

Televizyon dizilerinde bir sultan literatürü yaratılıyor

Öte yandan, Osmanlı’ya merak duyulması güzel bir şey. Bu durum, Osmanlı dönemi kitaplarına ilgiyi ve kitapların satışını artırıyor. Ancak yaratılan bir sultan literatürü var. Şu anda Muhteşem Süleyman dizisinin devamı gibi ekrana gelen, aynı mekânları kullanan bir dizi daha var. Aradan 100 küsur yıl geçmiş, ama dizide sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Kıyafetler bile aynı.

Bunun altında bizde bir ecdat arama ve hatta ecdatta da zafer ve başarı arama eğilimi var. Seyirci açısından, o soydan, Osmanlı soyundan geldiğini düşünme hali, izleyicinin tarih ile olan ilişkisinde çok sorunlu bir duruma işaret ediyor. Romantik bir ilişki bu, çünkü kimse geçmişte gerçeği aramıyor. Bizim milliyetçiliğimiz de çok romantik bir milliyetçilik aslında. Siz bugünün ihtiyaçlarına cevap olarak tarihten belli alanlar veya belli konular seçerseniz, kaçınılmaz olarak, bu ihtiyaçlara siyasi olarak cevap vermiş olursunuz. Örneğin şu anda T.B.M.M.’de 1970’lerde Kara Murat, Tarkan filmleriyle filan büyümüş milliyetçi muhafazakâr bir kuşak var. Onlar Kara Murat filmlerindeki Bizans prenseslerini gerçek zannedebiliyorlar. Romantizm bu açıdan milliyetçiliğin en zayıf noktalarından biri maalesef.

Peki, bu tür bir milliyetçiliğin tuzağına düşmeden, küçük insanların büyük tarihini anlatmak nasıl mümkün olabiliyor, siz örneğin bu kitapları yazarken hangi kaynaklardan yararlanıyorsunuz?

Ben bu bahsettiğimiz romantizm ve ideolojik tarih tüketimi oyununa düşmeden, bu oyunun dışına çıkmaya çalıştım.
Osmanlı’nın toplumu nasıl gördüğüne bakalım önce; bu imparatorluk üç kıtaya yayılmış çok dinli, çok kimlikli kocaman bir devlet. Bizim zannettiğimiz gibi Ermeniler bir mahallede Rumlar başka bir mahallede, Müslümanlar ile birbirlerine dokunmadan bir hayat yaşamıyorlar. Yine Yavuz Sultan Selim örneğine dönecek olursak, Yavuz Sultan Selim bu fetihleri yaparak Osmanlı toplumunda Müslümanların çoğunluk hale gelmesini sağlamıştır. Bundan dolayı çok önemlidir. Daha da ilginci, bu fetihler öncesinde Alevilerin oranı belki de Sünnilerden daha yüksekti, bilmiyoruz. Osmanlı Devleti bütün bu unsurları bir arada idare etmeyi başarabildiği için bence Osmanlı Devleti olmuştur.
Burada bir sorun yok. Sorun tabana indiğinizde, bugünün düşünce biçimiyle geçmişteki o dönemi yorumlamaya çalıştığınızda ortaya çıkıyor. Bugün benim öğrencilerim ‘’Osmanlı içki içmezdi, çünkü Müslümandı’’ diye düşünüyorlar. Hayır, 1914 yılında İstanbul’da 21 ayrı şirketin rakı sattığını biliyoruz.
‘’Osmanlı hep at sırtında fetihlere giderdi’’ zannediyorlar. Hayır, bu insanlar barış zamanında da bir arada yaşayan insanlardı. Rum bakkaldan alışveriş yapan, Ermeni fırıncıdan ekmek satın alan, Musevi kasaptan et alan insanlardı bunlar. Bu arada, komşunun kızına abayı yakmamış olmaları ihtimali hiç yok! Bizim hiç tahmin etmediğimiz kadar birbirleriyle iyi geçinen ve bir arada yaşayan bir toplumdu Osmanlı. Bizim bugünkü milliyetçi beklentilerimiz sokak seviyesindeki o küçük insanlara indiğinde, orada farklı bir gerçeklik ortaya çıkıyor. İşte bu gerçeği çalışmaya başladığınızda kaynak sıkıntısı önemli oluyor, çünkü bu “küçük” insanlar okuma yazma bilmiyorlar. Dolayısıyla size yazılı kaynak bırakmamışlar.

Küçük insanların tarihini yazmak aslında delilik!

Osmanlı İmparatorluğu’nda nüfusun yüzde ikisinin okuma yazma bildiğini düşünürsek, küçük insanların tarihini yazmaya çalışmak aslında biraz delilik. Ancak, Osmanlı aynı zamanda ceberut bir devlet; her şeyi kontrol ediyor, her şeyi kaydediyor. Devletin arşivlerine girdiğinizde küçük insanları hemen bulamıyorsunuz. Küçük insanlar devletin belgelerinde ancak arıza çıktığında var oluyorlar. Örneğin, ne zamanki bir fabrikada arıza çıkar, işçiler sokağa çıkıp gösteri yapar, makineleri kırarlar; işte o zaman devletin belgelerine girmeye başlarlar. Yukarıdan üretilmiş devlet belgelerinden bakıp tabanın tarihini yapmaya çalışırken, devletin gözünden değil aşağıdaki insanın gözünden bir şeyler çıkartmaya çalışmanız lazım. Bu da samanlıkta iğne aramak misali, epeyce meşakkatli…
Eskiden tarihçilerin işi daha kolaymış, devletin belgelerine bakıp, devletin tarihini yazmışlar. Siz Osmanlı devlet arşivindeki bu dokümanlara akla gelmemiş farklı sorularla gittiğinizde, aynı belgeler size bambaşka cevaplar vermeye başlıyor. Osmanlı arşivi 400 milyon belgeden ibaret, bunun 120 milyonu tasnif edilmiş ve içinde aklınıza gelebilecek her konuda her şey var. Benim Doğan Kitap’tan çıkan Eski Hayatlar, Eski Hatıralar kitabım örneğin, 84 ayrı arşiv dosyasından yola çıkılarak yazılmıştır. Şu sıralarda da benim Osmanlı toplumsal yaşamını ve çeşitli örgütlenmeleri ele aldığım “Eski İnsanlar, Eski Cemiyetler” adlı üçüncü kitabımı da yayına hazırlıyorlar. Bu kitaplardan bazı parçaları çeşitli derslerdeki okuma listesine koymayı planlıyorum…



Söyleşi: Duygu Durgun

Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

2024 GAZETE DUVAR: Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

  https://www.gazeteduvar.com.tr/halkci-belediyecilik-turkiye-icin-utopya-mi-haber-1665616 Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki ...