17 Mayıs 2026 Pazar

2026 SEFERİ KEÇİ: “İnğiliz pantalonu dikilir”

Ağır bir edayla dünyayı dolaşan erkekler”için dikilen İngiliz pantolonunu Milaslı usta terzi Mehmet Özcan anlatıyor…
Milas’ın tarihi Arasta’sında ufacık bir dükkan. Sokakta, dükkanın hemen önündeki tahta sandalyede oturan bembeyaz saçlı bir adam elindeki pantolonla meşgul. Dükkanın tabelasında Terzi Mehmet Özcan yazıyor. Altında da el yazısıyla yazılmış bir not; İnǧiliz pantalonu dikilir. G’nin üstünde yumuşatma işareti var. Hafif titrek bir el yazısıyla yazılmış olduğu belli olan yazı bizi çağırıyor; Milaslı 60 yıllık terzi Mehmet Özcan’ın konuğu oluyoruz.
Mehmet ustanın elindeki bir İngiliz pantolonu. Yukarı doğru genişleyen kesimi, düğmeli paçasıyla günümüzde kolay kolay bulunmayan, orijinal bir erkek giysisi. Paçaları dar kesim olduğu için çizmeyle kullanılıyor. Mehmet ustanın dediğine göre Milas’ta bu tür pantolonları eskiden kabadayılar giyermiş. İngiliz pantolonu moda tarihine 19. yüzyıldan armağan. İngiliz aristokrasinin av kültürüne dayanan bu giysi savaşlar, nüfus hareketleri, göçler yoluyla geldiği Anadolu’da İngiliz paça veya İngiliz külodu olarak anılagelmiş. Mehmet usta, özel sipariş olan bu pantolonu özenle katlayıp sohbete başlıyor.
1965’ten bu yana terzilik yapan usta bir süredir gözlerinden rahatsız. Bakmış olacak gibi değil, dükkanı kapatıp işini tasfiye etmeye kalkmış. Ama çalışmaya öyle alışmış ki, evde 10 gün bile duramamış. Soluğu Milas Vergi Dairesi’nde alıp dükkanı kapatma işlemini iptal ettirmiş. O gün bugündür terziliğe devam ediyor. Gözleri izin verdiği sürece dükkanı bir daha kapatmaya niyeti yok.
Mehmet ustanın tarihi Arasta’daki küçük, tertemiz dükkanının duvarlarında yine kendi el yazısıyla yazdığı bir not dikkatimizi çekiyor: “Siyaset konuşmayın.” Niye, diye soracak oluyoruz. “Sen A partilisin. Öbürü B partili, diğeri C partili diyelim. Hepsi geliyorlar buraya kapışıyorlar . Ee benim suçum ne? Bu yazıyı gösteriyorum. Hala siyaset konuşuyorlarsa ben de onları kapı dışarı ediyorum” diye anlatıyor gülerek.
Mehmet usta Milas’ın sevilen, sayılan esnaflarından biri. Bir gün Maliye Bakanlığı’ndan haber geliyor. Milas Ticaret Odası’nda yapılacak törene davet ediyorlar ustayı. Meğer Muğla Vergi Dairesi teşekkür belgesi takdim edecekmiş kendisine. “Merak ettim sordum, neden bana bu belgeyi veriyorsunuz? Milas’ın en iyi terzisi olduğum içinse, burada başka iyi terziler de var. Neyin nesidir bu teşekkür belgesi?”. Ticaret Odası Müdürü Mehmet ustaya durumu anlatıyor. Ankara’da Bakanlık’ta Mehmet ustayı incelemişler. Yıllardır vergilerini günü gününe, kuruşu kuruşuna ödediğini tespit etmişler. Bu nedenle yılların terzisini ödüllendirmek istemişler. “Desene, benden aptal yokmuş memlekette! Niye her şeyi elifi elifine gösterdin deseniz ya, dedim. Müdür güldü”.
Milas’ın Hisarbaşı Mahallesi’nde Çöllüoğlu Han’ın çevrelediği bölgede, tarihi 18. yüzyıla uzanan Arasta’da Mehmet usta gibi geçmiş zamanların insanlarının sayısı gün geçtikçe azalıyor. Yine de esnaf lokantaları ve ayakkabıcılara rastlamak hala mümkün. Sokaklar genellikle kunduracı, demirci, eskici gibi meslek gruplarının isimlerini taşıyor. Arasta 1960’ların başına kadar ticari yaşama kültürleriyle renk katan Yahudi ve Rum esnafın izlerini bugün dahi korumuş. Bugünkü Arasta’nın ara sokaklarında küçük lokantalar, tek tekçi meyhaneler hâlâ bu dönemlerden izler taşıyor. Milas Belediyesi’nin yok olmaya yüz tutan bazı zanaatları ve ustaları tanıtmak amacıyla Arasta esnafıyla başlattığı sözlü tarih çalışmaları mevcut. Umarız yakın tarihte Milas’ın hafızasına ve yaşayan kültürüne dair daha fazla çalışma yapılır.
Arasta’da erkek terzisi sayısı bir hayli yüksek. Günümüz Milas erkeği geçmiş zamanın kabadayıları gibi giyinmeyi, bakımlı olmayı bırakmamış anlaşılan. Bir zamanların İngiliz pantolonlu, kasketli, fötrlü, mavi gömlekli esmer Milas erkeğine dair Halim Şafak Şanlıdağ ve Muhammet Tokat’ın kaleme aldığı Milas Yemek Kültürü (Milas Belediyesi Kültür Yayınları) adlı kitabındaki şu tarif dikkatimizi çekiyor;
“Bahçede, tarlada her yerde güç isteyen her şey erkeklerin işidir. Bu dünyanın onların olmasını sağlamıştır bu durum. Kadınlar evde ceviz yakıp rastık çekerken onların hep fazlasıyla berberi vardır. Berberler, meyhaneler, lokantalar hele kahvehaneler erkeklerin neredeyse günde en az bir iki kere uğrayıp uzuncz zaman geçirdikleri mekanların başında gelir. Onlar berberde traşlarını olup, kasketlerini, fötrlerini kafalarına geçirip İngiliz pantolonlarını giyip çizmelerini, pabuçlarını ayaklarına sokup ağır bir edayla dünyayı dolanırlar.”
Mehmet Usta’yı, günümüzde antika değeri taşıyan 1940’ların Alman üretimi Numan dikiş makinasında ince işlerini yaptığı İngiliz pantolonu ile baş başa bırakıyoruz. Artık özel koleksiyonların parçası olan bu kıyafeti taşıyacak kişinin ağır bir edayla dünyayı dolaşan, yeryüzünde kalan son namuslu kabadayı olabileceğini düşünmek insana iyi hissettiriyor.
En azından terzi Mehmet usta gibi namuslu ve dürüst olsun, o da yeter!

8 Mayıs 2026 Cuma

2026 KISA DALGA Midilli şap salgınına rağmen turizmde kazanan olmayı sürdürüyor

Yunan adalarından Midilli, Mart ortasından bu yana yaşanan şap salgınına rağmen turistik cazibesini koruyor. Önümüzdeki bayram tatilinde Türkiye'den turistlerin akınına sahne olması beklenen adada tarım ve hayvancılık sektörü salgın nedeniyle ağır darbe aldı ancak Ada, yaşanan krize rağmen turizm gelirlerini bu yıl da katlamaya hazırlanıyor.
Türkiye kıyılarına en yakın Yunan adalarından Midilli'de Mart ayında büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarda görülen şap hastalığı Mayıs başı itibariyle yayılmaya devam ediyor. Hastalığın kontrol edilmesi amacıyla on binlerce hayvan itlaf edildi. Et ve süt ürünlerine ek olarak canlı hayvanlara yönelik hareket kısıtlamaları ve karantina önlemleri 15 Mayıs'a dek uzatıldı. Nisan ayında adadaki çiftçilerin karantinaya ve ekonomik kayıplara tepki olarak başlattığı protestolar nedeniyle Midilli Limanı'nda ciddi aksamalar yaşandı, feribot seferleri zaman zaman durduruldu.
Alınan sıkı önlemler sürerken adaya hali hazırda yolcu geçişleri de azalmadan devam ediyor. Türkiye'den acenteler yolcu sayısında salgına bağlı bir düşüş yaşanmadığını belirtiyor. Adaya giriş çıkış yapan yolcular ve araçlar için Ayvalık Gümrüğü'nde zorunlu dezenfeksiyon işlemleri uygulanıyor. Ekathimerini gazetesinde 5 Mayıs'ta yer alan habere göre adada son iki haftada 28 yeni vaka kaydedildi, 30 bin hayvan itlaf edildi. Avrupa Birliği'nin katı itlaf politikaları tarım ve hayvancılıkla geçinen ada halkı tarafından tepkiyle karşılanıyor. Birlik ise bu protestoları 8 Milyon Euro'luk destek paketiyle susturma yolu izliyor.
Midilli'de yaşayan turizmci Nazlı Usta Lazaris, Covid pandemisini andıran zor günler yaşadıklarını belirterek güncel durumu şöyle anlattı;
''Ramazan bayramı döneminde adada şap hastalığı görüldü ve hemen tedbirler alındı. Bir süre sonra da hayvanların itlafı başladı, çünkü AB politikaları bunu mecbur kılıyor. Sadece 48 hasta hayvan bulunmasına rağmen yaklaşık 15 bin hayvan itlaf edildi. Bir çiftçinin her gün baktığı hayvanlarının, üstelik hiçbir belirti olmamasına rağmen öldürülmesini izlemesi inanılmaz acı. Hayvancılar “bizim acımız tüm adanın acısı” dedi, liman tamamen kapandı, Atina’dan gelen gemiden hiçbir mal çıkarılmadı. Bugün geldiğimiz noktada, Yunan hükümeti ekonomik destek programını açıkladı. Hayvancılar kısmen tatmin olmuş görünüyor. Kısmen diyorum çünkü itlaf devam edecek gibi görünüyor. Hayvancılar aşılama talep ediyorlar. Ancak şimdilik AB Parlamentosu’nda itlaf meselesi görüşülüyor olduğu için bir ara nefes aldılar. Limanın da açılmasıyla günlük hayatımıza, normalimize döndük.''
Bu bayramda da yerli turistin hedefi Yunan adaları
Ayvalık Deniz Hudut Kapısı Liman İşletmeciliği'nden aldığımız bilgiye göre hali hazırda Ayvalık-Midilli arasındaki karşılıklı yolcu seferlerinde değişiklik yok. Türkiye'den Bakanlık yetkililerin tavsiyesiyle yolcular için dezenfenktan uygulaması getirildiğini aktaran yetkililer, şap hastalığı öncesinde de geçerli olan adadan et ve süt ürünleri getirme yasağının devam ettiğini bildirdi. Liman yetkilileri, gerek Ayvalık'tan giden, gerekse Midilli'den gelen yolcu sayısında herhangi bir düşüş olmadığını ekledi. Adaya yolcu taşımacılığı yapan en eski firmalardan biri olan Jalem Tur acentası da önümüzdeki bayram tatilinde, önceki bayramlarda olduğu gibi yolcu yoğunluğu yaşanacağını belirtti.
Ayvalık İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü'nden aldığımız bilgiye göre şap hastalığı Türkiye genelinde de mevcut. Hastalık burada düzenli aşılama yöntemiyle kontrol altına alıyor. Yunanistan'da olduğu gibi toplu hayvan itlaflarının Türkiye'de uygulanmadığını belirten yetkililer şap hastalığının insana bulaşmadığının altını çiziyor. Uzmanlar, hastalığa yakalanan hayvanın veteriner hekim kontrolünde kesilmesi ve etin doğru pişirilmesi şartıyla insan sağlığı açısından risk taşımadığının altını çiziyor.
İnsandan insana bulaşmıyor
Enfekte hayvanlarla yakın temas ve pastorize edilmemiş süt ve et ürünlerinin tüketimi yoluyla nadiren insana geçebilen şap hastalığında insandan insana bulaşı konusunda kanıtlanmış bir veri yok. En etkili korunma yöntemi ise hayvanların düzenli aşılanması. Türkiye'deki en büyük şap salgını 1957'de yaşandı. Salgının ülke genelinde yarattığı ağır tahribat sonucunda 1958'de bir laboratuvar, ardından 1967'de Şap Enstitüsü kuruldu. Ankara'da Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesine faaliyet gösteten enstitü, Türkiye'nin şap hastalığına karşı aşı üreten tek yetkili merkez ve aynı zamanda 2023 ve 2025 yıllarında görülen yeni virüslere (SAT-2 ve SAT-1) karşı dünyada ilk aşıları geliştiren laboratuvarlardan biri.
Şap hastalığı, Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde de görülüyor. Tarım ve Orman Bakanlığı yoğun aşılama ve karantina uygulamalarıyla salgınları kontrol altına alıyor. Son aylarda tedbir amaçlı kapatılan Kütahya'da Merkez, Tavşanlı, Simav hayvan pazarları Ocak 2026'da yeniden açıldı. Ayrıca yine önlem olarak bu yılın başlarında Ege, Marmara ve Akdeniz bölgelerinde düzenlenen deve güreşleri iptal edildi, daha sonra sınırlı olarak yeniden başlatıldı. Uzmanlar, şap hastalığına yakalanan hayvanların veteriner hekim gözetiminde kesilmesini ve sakatatlarının tüketilmemesini öneriyor.
Yerli turizmi baltalayan vahşi turizm
Şap salgını, konunun turizm boyutunda bir süredir tartışılan bir konuyu daha gündeme getirdi. Yerli turistin artık tatillerde Yunan adalarını tercih etmesinin iç turizmde yarattığı tartışma bu vesileyle bir kez daha görünür oldu. Her yıl on binlerce Türk'ün vize, ulaşım gibi zor ve maliyetli süreçlere rağmen yine de adaları tercih etmesi yerli turistik işletmeler için ciddi oranda müşteri kaybı anlamına geliyor. Bunun temel nedeni ise Türkiye'nin turistik merkezlerinde yeme-içme ve konaklama sektöründeki fiyatların dudak uçuklatan noktaya ulaşması. Nitekim önümüzdeki bayram tatili için Ayvalık'ta asgari standartlarda bir pansiyonun bir odasında tek gecelik konaklama fiyatı en az 5.000 TL'den başlarken aynı parayı Midilli adasında konforlu bir evin tümüne ödüyorsunuz. Bu dengesizliğin restoran-cafe fiyatlarında da geçerli olduğunu söylememize gerek yok. Kaliteli ve erişilebilir maliyetlerle tatil yapmak isteyen yerli turist bu durumda çareyi Yunan adalarına kaçmakta buluyor.
Kaçak olmasına göz yumulan işletmelerin keyfi uygulamalarının yerel otoritelerce görülmeyip 'idare edildiği', her alanda kuralsızlık ve denetimsizliğin yaşam biçimi haline geldiği ülkemiz her geçen sezon 'vahşi turizm'e teslim olurken Yunanistan aldığı önlemlerle Ege adalarının doğal yapısının korunmasını ve bu sayede turistik açıdan tercih edilir olmasını sağlıyor. Vahşi turizmle mücadele için komşuda uygulanan kuralların başında plajlarda şezlong ve şemsiye kiralamamak, yüksek sesle müzik yayını yapmamak, sakin koylarda jet ski ve benzeri araçları kullanmamak geliyor. İşletmeler, plajlara halkın serbest erişimini engelleyen şezlong ve şemsiye koymaları durumunda 60 bin Euro'ya kadar çıkan cezalarla karşılaşıyor.
Özgür Duygu Durgun, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinde muhabir olarak çalıştı. Basın danışmanlığı ve içerik yönetimi alanlarında İstanbul merkezli çeşitli ajanslarda görev aldı. Serbest muhabirliğe halen İzmir'de devam ediyor.

29 Nisan 2026 Çarşamba

2026 SEFERİ KEÇİ- Piyaleoğlu Hanı’nda eski zamanlardan bir zanaatkar

Mustafa Türkseven, Kemeraltı’nda yarım asrı aşkın kuyumculuk yapmış bir usta. Piyaleoğlu Hanı’ndaki eski bir atölyede, geleneksel takı üretimi yapan Mustafa usta İzmir’in dört bir yanında satılan takılar tasarlıyor. Girit mübadili bir aileden gelen Mustafa usta 82 yaşına rağmen hayata ve işine tüm gücüyle sarılmış. Giderek azalan el emeği işlerin son temsilcilerinden biri o. Güncel politikayla yakından ilgileniyor. Zaten politik olmayan herhangi bir konu kaldı mı ki memlekette? Emeğiyle üretenlerin haklılığına inandığı için Ankara’da haklarını arayan madencilerin sesi ona kadar ulaşıyor. Duymamakta ısrar edenlere de “Be Allahsızlar, kitapsızlar, günaha giriyorsunuz” diye sesleniyor…
Kemeraltı’nı boylu boyuna kesen Anafartalar Caddesi’nin sağlı sollu hanları ve pasajlarından birinde; 18. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen tarihi Piyaleoğlu Hanı’nın avlusunda bir dükkan.
Tarihi hanın avlusunda, dışarıdan bakıldığında ne olduğu anlaşılmıyor. Eski mi eski, dökük mü dökük. Ama içeride hayat belirtisi var. Hafif aralık kapısından başımızı içeri uzattığımızda gördüğümüz eski bir tahta masa ve masanın başında başını önüne eğmiş bir şeylerle uğraşan yaşlıca bir adam.
Dükkanın döner merdivenle yukarı uzanan ikinci bir katı var. İlk bakışta başka da hiçbir özelliği yok gibi. Tahta masanın üstü türlü adet edevatla kaplı. Duvarlarda boy boy tornavida, çekiç ve bilumum eşyaları eğip bükmeye yarayan onlarca el aleti. Odanın duvarlarındaki raflar dizi dizi alet edevatla dolmuş. Büyük bir dikkatle masaya eğilmiş beyaz saçlı adam başını kaldırıp bize bakıyor.
“Afedersiniz, burası nedir acaba? Yani ne işle meşgulsünüz burada?”. “Kalıpçıyım kızım ben” diyor ve önündeki işle ilgilenmeyi sürdürüyor.
Odanın kendiliğinden oluşmuş biraz kaotik dekorundan anladığımız, buranın bir üretim atölyesi olduğu. Ama ne üretildiğini henüz çözemedik. “Peki siz tam olarak ne yapıyorsunuz burada, merak ettik” diyoruz. “Gelin bakalım”. İçeri davet ediyor. “Şu masanın üstündeki torbaları getirin şuraya koyun, açın bakalım neymiş”.
Boy boy plastik torba dizilmiş, içleri dolu. Birkaç tanesini tarif ettiği gibi açıyoruz. Yüzlerce kolye, küpe, bilezik…Takı namına ne ararsanız var. Renk renk, boy boy taşlardan yapılmış kolyeler. Çeşit çeşit desen ve boyutlarda kolye uçları, bileklikler, bilezikler, küpeler… “İşte” diyor usta, “bizim işimiz bu”.
Mustafa Türkseven, 82 yaşında. Kemeraltı’nın en eski kuyumcularından. Mesleği ortaokul yıllarında eniştesinin yanında öğrenmiş. Hal hatır, hoş beşten sonra bizim için artık o Mustafa amca oluveriyor. El emeği göz nuru bilezikleri, kolyeleri, küpeleri toptan satın alan müşterileri var. Bu takılar, İzmir’in cafcaflı dükkanlarında, turistlere hediyelik eşya satan mağazalarında belki maliyetinin 50 ya da 100 katından fazlaya satılacak. Satılacak satılmasına ama Mustafa amcanın adı sanı olmayacak hiçbirinde. “Artık bu bizim yaptığımız iş yok olmaya mahkum” diyor. “Koca İzmir’i araştırın, 50 tane bunun gibi atölye bulamazsınız. Hadi diyelim buldunuz. O 50 atölyeden belki bir tanesi benim burada yaptığım kaynağı yapabilir. 49’u yapamaz. Niye mi yapamaz? Çünkü usta yok, çalışanların hepsi yeni yetişme. Onlar da bakar ki bu işler sebat ister. Para kazanmak zordur, bırakıp gider. Nasıl gitmesinler? Şimdi seninle aynı işi yapan makineler var, yapay zeka var. Senin 5 liraya yaptığın işi o 1 liraya yapıyor. Yapay zekaya tasarla diyorsun tasarlıyor’.
Mustafa amca Girit mübadili bir ailenin çocuğu. Dedesi 1922’de İzmir’e ilk gelenlerden. Mustafa amcanın babası İzmir’e geldiklerinde 6-7 yaşlarındaymış. Aileye önce Çimentepe’de bir yer gösterilmiş. Ev filan daha yok ortada. Sadece bir arazi göstermiş dönemin otoritesi. Mübadiller, yurtlarını terk edip yeni bir vatana geldiklerinde yoksullukla, hastalıklarla uğraşmakla kalmamış bir yandan da yeni yurtlarında kendi evlerini kendileri yapmışlar. Bir odanın içine doluşup bilmedikleri bir şehirde hayatta kalma mücadelesi vermişler. “Biz Girit’te yaşarken de çok açlık çekmiş bizimkiler” diye anlatıyor Mustafa amca. “Ben burada Eşrefpaşa’da doğmuşum. Ufacık çocuktum hayal meyal hatırlarım. Elimize bir defter verirlerdi. Ben o defterle fırında kuyruğa girerdim. Verdikleri bir somun ekmek. Başka bir şey yok. Türkiye açlıktan gelmedir. Bakma, şimdi şimdi Türkiye oldu. Ama onu da yediler batırdılar. Hatta bırakın Türkiye’yi insanlık diye bir şey kalmadı”.
Mustafa Türkseven, ortaokul yıllarında çırak olarak girdiği kuyumculuğu sürdürüyor. Bir ara liseye kaydolmaya karar vermiş, zira o yıllarda lise mezunları asteğmen olabiliyormuş. Mustafa amcanın liseye başlayacağı yıl bu uygulama kaldırılınca çareyi kuyumculuğa dönmekte bulmuş. O gün bugündür mesleğini icra ediyor. Bu ufacık atölye onun için hayata karışma, hayattan beslenme alanı. Piyaleoğlu Hanı, çok eskilerde taşradan mal getiren köylülerin konakladığı bir mekân. Daha sonraları civar köy ve ilçelere giden otobüs ve otomobillerin garajı haline gelmiş. “Buraya Halil Rıfat Paşa derlerdi. İzmir’in en büyük nakliye şirketlerinin olduğu yerdi. Nakliye dediğim de at arabası. İzmir’de attan başka bir şey yoktu o zamanlar. Çocuktum ama hatırlıyorum. Kordon’da tramvayları atlar çekerdi”. Han, Mustafa amcanın çocukluğundaki halinden çok farklı şimdi. Mesela artık çevre ilçelerden mal satmaya gelen tüccarlar kalmıyor yukardaki odalarda. Artık gençlerin uğrak yeri olan bir müzik mekanı var. Haftasonları canlı konserlerle doluyor avlu. Biraz ileride güncel fotoğraf sergilerinin olduğu bir sanat galerisi var. 82 yaşındaki Mustafa amca, hanın bu renkli halinden memnun, gençlerle şakalaşıyor. Konser mekanının sahibi genç adam da takılıyor ona; “Mustafa ustaya baktığımızda biz kendi çocukluğumuzu özlüyoruz” diyor.
Mustafa Türkseven’in çocukluğundaki İzmir, zor bir şehir. Küçücük çocukların ekmek kuyruklarında beklediği; hele de mübadil iseniz yoksullukla sınandığınız acımasız bir dünya. “Çok ama çok sefalet çektik biz. İzmir’de o yıllar hiç bir şey yoktu. Gözünün alabildiğine tarlaydı her yer. Gecekondular daha yapılmamıştı. Kadifekale tarafı bomboştu. Kalenin altı desen öyle. Sonra Priştina zamanında Doğu’dan göçler oldu, oralar hep doldu taştı”. “’Fakat’” diyor Mustafa amca “Asıl zor olan bundan sonra. İyi ki Atatürk gelmiş de şu Türkiye biraz nefes almış. Allah rahmet eylesin ama biraz da kızıyorum ben ona. Birkaç tane hıyar bıraktı arkasında, onlar yüzünden bak şimdi ne hale geldi ülke. Şaka bir yana, biz yaşımızı başımızı aldık. Bizden geçti. Eh sizlere bakıyorum, sizden de geçti ama gelecek nesiller ne yapacak? Bugünün çocuklarından doğacak çocuklar ne yapacak bu ülkede?”
Sohbetin en koyu yerinde, arkadaşımın telefonuna düşen haberle yüzler kararıyor. Ankara’da, maaşlarını alamayan, günlerdir açlık grevi yapan madenciler bakanlığa yürümek isteyince polis yine var gücüyle saldırmış. Kırılan kaburgalar, ezilen bedenler, gözaltılar… Mustafa amca, elindeki işi bırakıyor. Eşrefpaşalı damarı mı kabarıyor bilinmez ama, daha yüksek bir ses tonuyla şu kelime çıkıyor ağzından “Şerefsizler”. “Şu gariban madenciler yerin dibinde çalışıyor, her an tehlikeyle yaşıyorlar. Adamlara maaşlarını vermiyorlar, tazminatlarını vermiyorlar. Günah bu be Allahsız, be kitapsızlar hiç mi düşünmüyorsunuz?”
Mustafa amcanın adı sanı bile olmayan, tuhaf ama sıcak dükkanından ayrılırken arkadaşımla konuşuyoruz; “Ankara’daki gariban madencinin sesini 82 yaşındaki bir emekçi taa İzmir’den duyuyor da, Ankara’nın göbeğindekiler görmezlikten geliyor. Ama helal olsun madencilere. Mustafa amcaya ulaştılar ya, bu çok kıymetli işte.”

21 Nisan 2026 Salı

2026 KISA DALGA - Bir gün mutlaka “Komünist Osman”!

Belediye başkanlığı yaptığı dönemde ezber bozan halkçı uygulamalarıyla tüm Türkiye'nin tanıdığı Osman Özgüven'in yaşam ve siyaset serüvenini gazeteci Gökmen Ulu kitaplaştırdı: Komünist Osman / Bir Yerel Devrim Öyküsü.
Sahnede hiç konuşmasa da varlığıyla devleşen bir adam var. Bu yıl 7.’si düzenlenen İzmir Kitap Fuarı'nda, adına yazılmış kitap vesilesiyle toplanmış kalabalığı sadece tek bir cümleyle selamlıyor: “Arkadaşlar, faşizmi yenmek için güçlerimizi birleştirmeliyiz, bir gün mutlaka!”
Bu cümle, suyu halka ücretsiz vermek başta olmak üzere bir zamanlar yönettiği ilçedeki toplumcu belediyecilik uygulamalarıyla tüm Türkiye'nin tanıdığı “Komünist” Osman Özgüven'in yaşama dair tavrının en yalın özeti gibi.
Kuzey Ege'nin Midilli kıyılarına kuş uçuşu yarım saat uzaklıkta olan Dikili ilçesinde 1984 – 1994 ve 2004 – 2013 yılları arasında belediye başkanlığı yapan ve ezber bozan uygulamalarıyla “Komünist Osman” diye tanımlanan Osman Özgüven'in yaşamöyküsü gazeteci Gökmen Ulu'nun kaleminden kitaplaştırıldı. Özgüven ile arkadaşlarının hikâyesinin anlatıldığı bir belgesele de imza atmış olan Gökmen Ulu, bir Dikili çocuğu olarak Özgüven'in Dikili'de görev yaptığı dönemlere yakından tanık olmuş bir isim. Ulu, kitapta Özgüven'in çocukluk ve gençlik yıllarından başlayarak siyasete uzanan serüvenini, “Belediyeler ticarethane değildir, yurttaş da müşteri değildir” fikrini şiar edinen bir belediye başkanını anlatıyor.
1944 yılında İzmir’in Dikili ilçesinde dünyaya gelen Osman Özgüven, Ege Üniversitesi’nden inşaat mühendisliği diploması alarak mezun oluyor. 1984 yılında SODEP adayı olarak katıldığı Dikili Belediye Başkanlığı seçimini kazanıyor ve başkanlık görevine başlar başlamaz inşaat malzemeleri dükkanını kapatarak ticari faaliyetlerine son veriyor. Hayatı boyunca mal varlığı edinmeyen Özgüven,1989’da SHP’den girdiği seçimi kazanıyor ve 10 yıl aradan sonra 2004 yılında SHP’den, 2009 yılında ise CHP’den girdiği seçimleri de kazanarak 4 dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapıyor. 1996 yılında CHP İzmir İl Başkanlığı görevini üstleniyor.
Özgüven'in halkçı belediyecilik anlayışı bugün hala geçilemedi
Türk ve Yunan halkları arasındaki ilişkilerin kopuk olduğu on yıllardan sonra Ege’deki dostluk kapısını aralayan Özgüven, Abdi İpekçi Barış Ödülü başta olmak üzere birçok uluslararası ödüle layık görülen bir isim. Ancak ülke çapındaki bilinirliğini sağlayan su, eğitim, sağlık gibi hizmetlerde verdiği halkçı belediyecilik örnekleri oluyor.
Suyu ve ekmeği kasaba halkına ücretsiz dağıtan, iç hat ulaşımını bedava yapan, devlet hastanesi olmadığı için sağlık hizmeti alamayan hastaları ücretsiz ambulansla hastanelere taşıyan bir belediye başkanı olan Özgüven'in Dikili'de imza attığı pek çok ilk daha var. Bugünkü şartlarda gerçek dışı gelen pek çok uygulama Özgüven döneminde hayata geçirilebilmiş. Örneğin, bugün pek çok muhalif belediyede işçiler aylarca ücret alamazken, o dönem Dikili Belediyesi işçilerine ülke standartlarının üstünde maaş ve özlük hakları verilmiş. 1 Mayıs İşçi Bayramı'nda ve 8 Mart'ta belediye çalışanları tatil hakkı elde etmişler. 12 Eylül sonrası, ülkenin bilumum ilçelerinde kiraz güzeli, üzüm kraliçesi yarışmaları düzenlenirken, Dikili'de Emek, Demokrasi ve Barış festivalleri de yapılmış. Bu festivallerde Uğur Mumcu, İlhan Selçuk, Ferhan Şensoy, Genco Erkal, Edip Akbayram, Suavi gibi yasaklı sanatçılar, gazeteciler ve yazarlar davet edilmiş. CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in yıllar sonra “Sol düşünceyle, sosyal demokrasi kavramıyla ilk kez Dikili'deki festivallerde tanıştım” diye anlattığı; Özel gibi dönemin tanığı olan gençlerde izler bırakan söyleşiler, konserler yapılmış.
Özgüven, belediye başkanı olduğu her dönemde başı hükümetle dertte olmuş. Aliağa'da termik santrale karşı ilk ekolojik direnişi başlattığı ve 70 km'lik insan zincirinin oluşturulmasına liderlik ettiği için mimlenmiş. Suyu bedava verdiği için hakkında “İhaleye fesat karıştırdığı” bahanesiyle davalar açılmış. İşçilere verdiği maaş savcılık soruşturmalarına konu olmuş.
Yıllar sonra, siyanürlü altın madenciliği yapan Koza Madencilik'in Dikili ve Bergama'da yarattığı korkunç tahribatı engellemek istediği için bir FETÖ kumpasıyla görevden alınan Özgüven her defasında dik durmuş. Hakkında açılan tüm davalar birer birer düşmüş. Kısa süren sürgünlüğü bitip de Dikili'ye döndüğünde konvoylarca insan tarafından coşkuyla karşılanması hâlâ dillerde.
Gökmen Ulu: Bu hikaye, Özgüven ile aynı yolu yürüyenlerin hikayesi
Gazeteci Gökmen Ulu, kitap için basın arşivlerinde geniş bir araştırma yapmış, 60'ın üzerinde yüz yüze söyleşi, 130'u aşkın isimle telefonla görüşmeler yoluyla Özgüven'in hikâyesine tanıklık eden herkesi dinlemiş.
Bu nedenle “Bu sadece Osman Özgüven'in hikayesi değil onunla aynı yolu yürüyenlerin de hikayesi” diyor ve şöyle ekliyor: “Kitabın temel amacı, toplumcu belediyecilik uygulamalarıyla hayatımıza etkili dokunuşlar yapan bir rol modelin hayatını ve yerel yönetim sınırlarını aşan fikirlerini ekseninde hatırlamaya, düşünmeye, sorgulamaya ve yeniden umuda tutunmaya bir davet.”
Kitapta, aralarında CHP Genel Başkanı Özgür Özel'den İnsan Hakları Derneği eski başkanlarından Akın Birdal'a, Genco Erkal'dan Rutkay Aziz'e kadar kamuoyunun tanıdığı isimler de var; Komünist Osman ile çalışan ya da o dönemde yanında olan aşçı, berber, işçi, sendikacı gibi farklı mesleklerden sokaktan insanlar da... Bu çeşitlilik Özgüven'in hayatı boyunca dokunduğu insan yelpazesine dair önemli ipuçları veriyor.
Kılıçdaroğlu'ndan gelen beklenmeyen darbe
Bir gecekondu mahallesinde büyüyen, ilk gençliğinde devrimci düşünce ile tanışan, sosyal belediyeciliği ülkenin ilerlemesi için tek yol olarak gören ve bunun için dünyadaki önemli örnekleri inceleyen, araştıran Osman Özgüven, uzun ve başarılı bir başkanlık döneminin ardından hayli beklenmedik biçimde aktif siyasetten ayrılıyor. 2014 yerel seçim atmosferinde dönemin CHP Genel Merkez yönetiminden beklemediği bir darbe alan Özgüven'in yaşadıkları kitapta şöyle anlatılıyor: “CHP'de artık Özgüven'in her daim savunduğu ön seçim uygulaması rafa kaldırılmış, yerine genel merkezin atama yöntemi yerleşmişti. Osman Başkan başkente gitti, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile TBMM'deki makam odasında buluştu. Görüşmede Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık da vardı. Özgüven'in fikrini sorduğu Kılıçdaroğlu, 'Şu anda Türkiye genelinde adaylığını kesinleştirdiğimiz iki kişi var, biri Özlem Çerçioğlu, diğeri sensin' dedi. Osman Başkan Dikili'ye döndü ve seçim hazırlıklarına başladı. CHP Merkez Yönetim Kurulu'nun adayları açıklama günü geldiğinde kamuoyu şoke oldu. Osman Özgüven aday gösterilmedi! Buna herkes gibi kendisi de şaşırmıştı. Yine de metanetle karşıladı. Halkın başkanının, halkın görüşüne değer verilmeyen bir atama yöntemiyle başkanlıktan koparılması üzerine toplumda büyük tepki, kırgınlık ve çalkantılar oluştu. Dönemin CHP Genel Merkez Yönetimi, partiye, ülkeye, dünyaya değerler katan Efsane Başkan Osman Özgüven'e böyle bir finali reva görmüştü.”
Bugün 82. yaşını, “güneşin sofrasında, dostların arasında” sürmeye devam eden Osman Özgüven için söylenebilecek belki de en anlamlı cümle ise kitabın tanıklar bölümünde, Midilli'den dostu Apostolos Komninakas'tan geliyor. Midillili avukat ve eski bir belediye başkanı olan Komninakas şöyle diyor: “Keşke Türkiye ve Yunanistan'da daha çok Osman olsaydı. Hayatımız, refahımız farklı olurdu. Osman, Türkiye ve Yunanistan'ın çok daha üzerindedir.”

17 Nisan 2026 Cuma

2026 KISA DALGA- Bir klarnet cerrahı: Aydan Akıneri ile nefesli sazlara hayat öpücüğü

Çalgı yapım ustası Aydan Akıneri'nin 55 yıllık Sol Klarnet tutkusu onu günümüzde Türkiye ve dünyanın sayılı klarnet yapım ustalarından birine dönüştürdü. İzmir'de, adeta nefesli sazlar hastanesini andıran atölyesinde bir cerrah titizliği ve araştırmacı tutkusuyla her türlü nefesli sazın derdini çözüyor...
Nefesli çalgılar aleminin Türkiye'deki sayılı ustalarından birinin konuğuyuz. Aydan Akıneri, kendi adıyla kurduğu Akıneri Nefesli Sazlar Atölyesi'nde tam 55 yıldır klarnet üretiyor. Sadece Türkiye'de değil yurtdışında da hatırı sayılır şöhreti olan Aydan Akıneri, bugün Türkiye'nin sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen sol klarnet yapım ustalarından biri.
Araştırmacılar Furkan Üstündağ ve Hazan Kurtaslan'ın 2024 yılında yaptıkları akademik çalışmada (*) Türkiye'de sol klarnet üretimini sadece üç ustanın yaptığından bahsediliyor. Bu isimlerden Ordulu Ahmet Özdemir 2014'te vefat etmiş. Bursalı Ramazan Kor işini yeni nesle devretmiş. Aynı kuşaktan gelen Aydan Akıneri ise aktif olarak çalışmaya devam eden tek isim.
Akıneri çalgı yapımıyla yetinmeyip özel senfonik orkestralar, devlet senfoni orkestraları, devlet opera ve balesi orkestraları ve konservatuarların çalgılarını tamir ediyor; yıpranmış veya zarar görmüş enstrümanlara ilk müdahaleyi yaparken, çalgılarım ömrüne ömür katan, tutkulu bir cerrah gibi çalışıyor. En dikkat çekici özelliği ise dünyanın ilk karbon fiberli klarnet üreticisi olması.
Aydan Akıneri, İzmir Alsancak limanın arka alanında yer alan Umurbey Mahallesi'ndeki atölyesinde 2004 yılından bu yana her sabah 07.00'den gecenin geç saatlerine kadar, deyim yerindeyse, çeşit çeşit üflemeli sazla yatıp kalkıyor. Alsancak'ın dev bir şantiye alanına dönüşen bu mahallesinde şehrin bağrına saplanmış gökdelenler pıtrak gibi çoğalmış. Karşıdaki metruk bırakılmış tarihi yapılar son yıllarda bağımlıların müdavimi olduğu tekinsiz mekanlara dönüşmüş. Atölyeyi ziyaret ettiğimiz gün, birkaç adım ileride Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün İzmir Büyükşehir Belediyesi'nden adeta kaçırırcasına el koyduğu Meslek Fabrikası'ndaki direniş ise devam ediyor.
Kendi çalgısını tamir etmek için yola çıktı...
Aydan Akıneri, 1948 Urla doğumlu. Babası dönemin donanma komutanlığında görev yapan bir asker. Sonraki yıllarda Aydan Akıneri de ibabası gibi, askerliği seçecek. Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mızıka Okulu'ndan 1968'de mezun olacak. Bir süre aynı kurumda saksafon çalacak. 1972 yılında ise gönlünün sesini dinleyecek, evlilik sebebiyle askerlikten ayrılacak ve Finlandiya'ya yerleşecek ve fagot sanatçısı Stig Forsman'ın öğrencisi olacak. Askeri Mızıka Okulu'nda almış olduğu üst düzey eğitim onun yabancı bir ülkede müzisyen olarak hızla yükselmesini sağlayacak. Bir gün enstrümanının arıza yapması onu bambaşka bir yolculuğa çıkaracak. Finlandiya'da fagotunu tamir edecek usta bulamayınca çalgı onarımı, ona hayatında yepyeni bir pencere açacak. Önce Almanya, ardından ABD'ye giderek bu alanda uzmanlaşacak. 1973'te Finlandiya'da ilk işini kuracak. Daha sonraki yıllarda İsveç'in Göteborg kentinde Bossey ve Hawkes firmasının çalgı yapım, bakım, onarım bölümünü kuracak. 1990'ların ortasında dek Finlandiya'da sürdürdüğü Akıneri Nefesli Sazlar markasını 2000'lerin başında İzmir'e taşımadan önce bir süre Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesinde orkestra müdürlüğü yapacak. İzmir'de dönünce Devlet Opera ve Bale'de hizmet verecek.
Aydan Akıneri'nin kişisel merakla başladığı çalgı üretimi ve tamiratı, yarım asrı geçen meslek yaşamında ona dünyanın önde gelen müzisyenleri ve icracıları ile tanışma ve alanının en yetkin isimlerden biri olma fırsatı sunacak. Atölyesinin duvarlarını süsleyen, aralarında Hüsnü Şenlendirici, Serkan Çağrı gibi Türkiye'den ve dünyadan ünlü klarnet ustalarıyla çekilmiş anı fotoğrafları kurulan dostlukların kanıtı.
Akıneri tam donanımlı bir enstrüman hastanesine dönüştürdüğü atölyesinde cerrah titizliğinde çalışıyor. Nefesli sazlar onun kocaman ailesi gibi. Atölyesine getirilen klarnetler, yan flütler, tubalar, kornolar ve saksafonların derdini anlıyor, sorunlarını çözerek ömürlerini uzatıyor. Yanında yetişen gençler de var, yıllarca aynı torna tezgahında birlikte çalıştığı emektar ustalar da.
Devamlı arayan müşterileri olduğu için telefonu hep elinde. Ya yeni bir sipariş geliyor ya da enstrümanı zarar görmüş bir müzisyen onu arayıp buluyor. Ayda en fazla beş sol klarnet yapılıyor bu atölyede. Her biri yoğun emek ürünü. İşin geri kalan kısmı ise onarıma muhtaç nefesli sazlara ses ve kondisyonlarını geri kazandırmak, bir nevi hayat öpücüğü vermek... ''Aman dikkat'' diyor Aydan Akıneri, ''Her enstrümanı ehil ellere emanet etmek lazım. Aksi hem vakit hem de para kaybedersiniz."
Klarnet, kökleri 1600’lü yıllara kadar uzanan, kamışla çalınan, beş parçadan oluşan üflemeli bir saz. Dokuz farklı türü olan klarnetin Türkiye’de yaygın olarak kullanılan türü Albert sistemde üretilen sol klarnet. 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı'nın Batılışma hareketiyle paralel olarak dönemin askeri bandosu Muzıka-i Hümayun bünyesinde kullanılmaya başlanan, halk dilinde Gırnata olarak da bilinen sol klarnet günümüzde Akıneri Nefesli Sazlar'ın alamet-i farikasına dönüşmüş. Üretiminde şimşir, abanoz, grenadilla gibi farklı ağaç cinsleri kullanılıyor. Çalgının perde kaplaması gümüş veya altın olabiliyor. Tüm bu değişkenlere bağlı olarak fiyat 30 bin TL-90 bin TL arasında değişiyor.
Buluş peşinde bir usta
Aydan Akıneri'nin çok fazla bilinmeyen bir özelliği de, buluşculuğu. Ar-GE merakı akademik dünya ile buluşunca 2017 yılında ilk kez karbon fiberli klarnet üretimine imza atıyor. Sabancı Üniversitesi'nden yürütülen bir proje kapsamında grafen teknolojisi kullanılarak ilk kez nanografen katkılı, karbon fiber gövdeli ve titanyum perdeli, hafif ve uzun ömürlü yeni tip klarnet ve yan flüt tasarlanıyor.
Aydan Akıneri bu çalışmayı şöyle anlatıyor: ''Klarnet ve yan flüt üretiminde, ağaç gövde ve nikel-krom, prinç tuş takımı kullanılıyor. Yaklaşık yarım asırlık deneyimlerimiz neticesinde müzisyenlerin yıllardır yakındıkları şikayetleri doğrultusunda korozyona ve darbelere dayanıklı, insan sağlığına zararı azaltılmış, uzun ömürlü ve bakım periyodlarını uzatan, grafen katkılı karbon fiber gövdeli, titanyum tuş takımına sahip yeni tip klarneti imal ettik. Bu ar-ge çalışmasının neticesinde ortaya çıkan ürün dünya standartlarının üzerinde, üstün ses kalitesine sahip, iç cidarı akustiğe tamamen uygun pürüzsüzlükte, darbelere karşı %80 daha dayanıklı ve %40 daha hafiftir. Bu neticede kullanım ömrü mevcut ürünlere göre daha uzun olacak klarnet yüksek katma değere sahip ulusal bir kazanım." Akıneri'nin kendi geliştirdiği klarnet bareli yani çalgının ağızlık kısmı ile üst gövdesi arasında yer alan, akordu ayarlamak için kullanılan parça da Türk Patent ve Marka Kurumu'ndan tescil almış. Akıneri bu buluşa şimdilerde bir yenisini daha ekliyor ve klarnet için ağızlığa takılan kamışa daha önce hiç kullanılmamış olan bir ayar sistemi getiriyor. ''Bu buluş aslında dünyada sadece İsviçre'de hali vakti yerinde zengin bir beye ait. Biz bunun patentini kendisinden satın aldık. Artık sadece biz yapacağız. Zira beyefendi çok yaşlanmış. Bu buluşun ilk sahibi zaten onun babasıymış. Üretim hakları tümüyle bize geçti. Bu sayede çalgının ses kalitesi çok daha iyi olacak. Bugünlerde bununla ilgili eğitim almaya gideceğim''.
Çinliler atölyesini almak istiyor
Nefesli sazlara olan yarım asırlık tutkusu Aydan Bey'i hep farklı deneyimlere çağırmış. Şimdilerde yeni kararlar arefesinde. Adanmışlık ve tutkuyla bugünlere getirdiği atölyeye Çin'den büyük ilgi olduğunu anlatan Aydan Akıneri, ''Biliyorsunuz Çin'den alınan vergiler yükseldiği için Çin bazı sektörlerde üretimini Türkiye'ye kaydırmak istiyor. Bizim atölye ile de bu nedenle ilgileniyorlar. Benden patentimi alıp, aynı zamanda serbest bölgede bir fabrika açmak istiyorlar. Fakat, aynı zamanda Ege Üniversitesi de burayı alıp nefesli sazlar için bir yapım yerine dönüştürmek istiyor. Benim gönlüm elbette üniversiteden yana. Burası bizde kalsın istiyorum. Hem Çinliler 100 Milyar verse ne olur. 78 yaşına gelmişim, mezara mı götüreceğim?'' diyor.
(*) Türkiye’de Sol Klarnetin Gelişim Süreci ve Yapım Ustalarının Sol Klarnete İlişkin Görüşleri. Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 15, 1362-1378. 2024

11 Nisan 2026 Cumartesi

2026 SEFERİ KEÇİ - Dum Dum Ali ya da mahallede geçmişe kısa bir yolculuk

”Denizbostanlısı Köprü durağında inecek var”. Tek tük dolmuşun geçtiği, arada bir Karşıyaka’dan kalkan faytonların müşterilerini bıraktığı son nokta. Köprü buluşmaların ve ayrılıkların durağı her yerde. Bizim mahallenin köprüsü ise sabahları okul otobüsünü bekleyen çocukların cıvıltısıyla dolar. Akşamları da aynı çocukların ve işten dönen büyüklerin paylaştığı bir geçiş alanına dönüşür.
Köprünün altından akan derenin suları sabahları gümüş rengindedir. Sabah ayazında okul otobüsünü beklerken öğrenciler köprünün demirlerinden aşağıya sarkma oyunu oynar nedense. Bir gün bile bir kişi dereye düşmedi. Kış yağmurlarla geldiğinde o demirlerde kimse olmaz. Okul otobüsü tıklım tıklım, buharlaşan camlara kalpler çizerek okula gidiyoruz. Bazıları sevdiği kızın veya oğlanın baş harflerini çiziyor kalbin içine. Kim olduklarını bilenler kıkırdıyor.
Köprünün üstünde durup derenin iki tarafına bakmayı seviyorum. Uzakta görünen dağdan geliyor diyorlar dere için. Bahar yağmurlarında suyu bulanıklaşıyor. İleride derenin denize kavuştuğu yerde uzun gölgeler görülüyor. Bellerine kadar muşambalar giyinmiş, ayaklarında koca yağmur çizmeleriyle suyun içinde duran adamlar var. Yaklaştıkça bazılarının arada bir suya eğilip kürekle bir şey çıkarttıklarını görüyorum. Midye topluyorlar. Sonra o midyelerin kentin pahalı lokantalarına satıldığını öğreneceğim. Ve o yarı beline kadar suya batmış olan adamların ülkenin en doğusundan kalkıp geldiklerini. Kentin hiç görmediğimiz yoksul mahallelerinde, bir dağın eteğinde geniş bir kabile kurduklarını.
Köprünün her daim üstünde duran bir adam var. Saçı başı dağınık. 45-50 yaşlarında iri cüsseli, vahşi bir hayvan gibi. Ayaklarına kadar inen kirli paltosu, yırtık çorapları ile orada durup kendi kendine konuşuyor. ”Sancı” diyor hep, ”Karnıma girdi bir sancı”. Hepimiz çok korkuyoruz ondan. Çocukları evine kapatıp sakladığını söylüyorlar. Adını kimse bilmiyor. Dum Dum Ali diye çağırıyor mahalleli. Apartmanların girişinde, kuytu köşelerinde yatıp kalkıyor.
Eskilerde bir nişanlısı varmış, terk etmiş Dum Dum Ali’yi, o yüzden böyle sıyırmış diyorlar. Yıllar sonra, insanların birbirlerini Facebook’tan bulduğu o heyecanlı günlerde ilkokul arkadaşlarımın grubuna katılıyorum. Neredesin ne yapıyorsun, off amma zaman olmuş. Yaa, sen evlendin mi? Çoluklu çocuklu insanlar olduk vay be !… nidaları arasında içimizden biri gruba başını uzatıp soruyor; ”Dum Dum Ali’yi hatırlayanınız var mı?”. Kısa bir sessizlik, sonra hepimiz teker teker ondan ne kadar korktuğumuzu itiraf ediyoruz. Meğer hepimizin rüyasına girmiş Dum Dum Ali. Kimimizi kaçırmış, kimimizi kıtır kıtır kesmiş. Nice kabusumuzun aynı kötü adamı olmuş.
”Çörçil’in orada ölüsü bulundu” diye yazıyor bir arkadaşımız. Çörçil diye bahsettiği balıkçı barınağından bozma salaş bir kahve. Akşamcıların uğrak yeri; sabah da gevreğini, poğaçasını kapanların kahvaltıya geldiği kıyı kahvesi. Nam-ı diğer Çörçil Ahmet’in yeri.Bu her daim pasaklı mekana Birleşik Krallık’ın meşhur Başbakanı’nın adının neden verildiği bir muamma. Belki de sarhoşların ayılmak için maden suyunu tuz ve limonla karıştırarak içtiği karışıma Çörçil dendiği için böyle anılıyordu mekan. Çörçil artık yok. Geniş bir araç yolu yapılmış iki taraflı. İleride ise bir karavan parkı var. İnsanların artık kahvaltıya veya günbatımına gelebilecekleri bir buluşma alanı kalmamış.
”Eskiden boylu poslu yakışıklıymış aslında Dum Dum” diye yazıyor gruptaki bir arkadaş. ”Hıdrellez’de mahallede çektirdiğimiz bir fotoğrafa girmiş, oradan hatırlıyorum”. Merak ediyorum nasıldı acaba o fotoğrafta. Benim hatırladığım adama benzemediği kesin. Çok sonraları bir Yunan adasında daracık sokaklarda yürüyen uzun boylu, dev cüsseli, koyu esmer teniyle dikkatimi çeken orta yaşlı bir papazla göz göze geliyoruz. Garip bir hisse kapılıyorum. Çocukken Dum Dum Ali’yi gördüğümde duyduğum korku bu.
Geçen yüzyılın başında Denizbostanlısında yaşayan Ortodoks papazların bir çeşit reenkarnasyonuna dönüşüyor zihnimde. Dum Dum Ali’nin bu imgesini alıyor, 1900’lerin başına götürüyorum. Bostanlı deresinin üstündeki demir köprü, kırık dökük bir tahta iskeleye dönüşüyor. Üzerinden süslü ‘karaço’lar geçiyor. Derenin iki yakasındaki apartmanlar birer birer kayboluyor. Bir bakıyoruz ki önümüz arkamız bataklık. Derenin arkasında bir açık hava sineması var. Hafif tepelik bir yerde ise Rumlardan kalan harabe bir kilise. Burası Papas Scala. Yani Papaz İskelesi. Dum Dum Ali belki de o kilisenin papazıydı geçmiş yaşantısında. Hani şu 1898 kışında eşini ve kızını Yamanlar dağından gelen sele kaptıran Rus asıllı Ortodoks papaz. Aklına yitirmesinin sebebi bu trajik kayıptı aslında. (*)
Çok yıllar sonra Dum Dum Ali’nin adına bambaşka bir yerde daha rastlayacağım; Pakistan doğumlu meşhur müzisyen Nusrat Fateh Ali Khan’ın aynı adlı şarkısında: Dum Dum Ali Ali… Dünya enteresan bir yere dönüşüyor. Bazı ruhlar akraba olabilir mi?
Bizim Dum Dum şimdi hayatta olsaydı karnına giren o sancıyı unutur, bu ritmik ezgilere kendini kaptırıp köprünün ortasında dans etmeye başlardı kesin. Bu hayal de çocukluk kabuslarımızın ”kötü” kahramanına gecikmiş bir hediye olsun…
(*) Heyamola Yayınları İzmirim Dizisi, Bostanlı kitabı, Sencer Maruflu, 2011

31 Mart 2026 Salı

2026 AJANS BAKIRÇAY- Issızlığa ve unutulmaya sığınmış bir sanatçı

Paris ve Berlin'in bohem sanatçı atölyelerinden Aynaroz manastırlarına, oradan Trablusgarp çöllerine farklı coğrafyalarda türlü kimliklerle bürünmüş ama sanatçı ruhunu hiç yitirmemiş İzmirli heykeltraş-ressam Fuad Mensi Dileksiz, ölümünün 61. yılında hakkında ''Casusluktan Münzevîliğe Sıra Dışı Bir Vatansever” başlıklı kitap ve sergiyle İzmir'de anılıyor.
İzmir limanından kalkan bir şilebe binerek soluğu Marsilya'da alan genç adamın tek ideali vardı; sanatçı olmak. Varlıklı ve muhafazakar bir ailenin ikinci erkek çocuğu olarak iyi bir tahsil görüyordu. Arapça ve Farsça dillerine İzmir Mekteb-i İdadisi'nde okurken Fransızca'yı da eklemişti. İzmirli Levanten dostları sayesinde resim ve heykel sanatıyla tanıştığından beri aklındaki tek düşünce sanat eğitimi almaktı. Halil Fuad adlı genç adam, Marsilya vapuruna bindiği gün yaşamına dilediği gibi yön verme arzusuyla doluydu. Maceracı ruhu onu ülkeden ülkeye, savaştan savaşa, kimlikten kimliğe sürükleyecekti.
Marsilya, Paris, İtalya, Berlin ve Selanik'te sanatını ilerletecek, atölyeler açacak; kısa sürede Avrupa'da tanınan bir heykeltraş olma yolunda ilerleyecekti. Selanik'te üyesi olacağı İttihat ve Terakki cemiyetinde kısa sürede kendini sevdirecek ve kendi halinde bir ressam iken teşkilat için casusluğa başlayacaktı. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında, Balkan coğrafyasında onlarca çetenin kol gezdiği zamanlarda Aynaroz adasında keşiş olacak; İttihat ve Terakki adına casusluk yapan gözüpek bir vatansever olarak Balkanlardaki ayrıcılıkçı çeteleri pusuya düşürecekti. Trablusgarp savaşında ise İtalyanlara karşı organize edilen direnişin cesur neferlerinden biriydi. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra baba ocağı İzmir'e döndü ve bugün Kordon'da İzmir'i selamlayan Atatürk heykelinin kalıplarını yaptı. Iki kez evlendi ancak hep münzevi bir hayat sürdü. 1965 yılında, 85 yıllık ömrünü İzmir'in Tire ilçesinde, yapayalnız bir derviş gibi noktaladı.
Yaşamı boyunca farklı coğrafyalarda birbirinden değişik kimliklere bürünen Fuad Mensi Dileksiz, İzmir'in kültür tarihinde rastlanılabilecek belki de en sıradışı isimlerinden biri. Ancak fırtınalı hikayesine rağmen toplumdan yalıtılmış bir yaşamı tercih etmesi nedeniyle sanat dünyasından kopuk bir hayat sürmüştü Dileksiz. Bu da unutulmasını kolaylaştırmıştı.
Heykelleri kamusal alanlarda yaşıyor
1880'de İzmir Tilkilik'te doğan Fuad Mensiz Dileksiz, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında üstlendiği rollerle, İzmir başta olmak üzere Ege coğrafyasına iz bırakmış bir isim. Suriye'den Mısır'a, İtalya'dan Yunanistan'a dünyanın farklı köşelerinde mücadeleler ve trajedilerle dolu ömrü boyunca, bir kısmı çok iyi bilinen, önemli kısmı koleksiyonlara dağılmış veya yok olmuş yüzlerce eser üretmiş.Dileksiz'in adını taşıyan eserlerin bir bölümü bugün hala kamusal alanları süslüyor. Bu eserler içinde en bilineni İzmir'de Cumhuriyet Meydanı'ndaki Atatürk anıtı. Eserin yapımında İtalyan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica ile birlikte çalışan ve anıtta yer alan figürlerin kalıplarında imzası olan Fuad Mensi Dileksiz, 1950'lerde Anadolu gazetesine verdiği mülakatta bu esere dair bir soruyu şöyle yanıtlıyor; ''Çok, çok heykel yaptım ben. Mânâ ifade eden eserlerden zevk alırım. Fakat bizim memlekette ecnebî heykeltıraşlara itibar ediliyor nedense... Kordon’daki Atatürk heykelini Canonica adında bir İtalyan heykeltıraşa yaptırmayı düşünürlerken ben buna itiraz etmiş ve gazetelerle, heykeli parasız yapmak istediğimi bildirerek Güzel Sanatlar’ın da benim tarafımı tutmasını beklemiştim. Lâkin Güzel Sanatlar’dan ses çıkmamış böylelikle de heykel Canonica tarafından dikilmişti''.
Fuad Mensi Dileksiz'in bilinen eserleri kadar kayıp çalışmaları da olduğu biliniyor. Bunlardan biri de 1916’da İzmir’e dönüşünde Enver Paşa’nın talimatıyla Poligon İnşaat Kumandanlığı’na işe alındığında, Poligon olarak bilinen tarihî köşkün önündeki Çanakkale Zaferi Abidesi. Bu abidenin İzmir'de Yunan işgalinin ertesi günü 17 Mayıs 1919 günü parçalanarak yok edildiği söyleniyor.
Dileksiz'in çalışmaları sadece heykel ile sınırlı değildi. Tire, Ayvalık, Aydın, Bergama, Dikili gibi ilçelerin doğal güzelliklerini tuvallerine yansıtan sanatçının İzmir Milli Kütüphane’de bulunan İzmir Valisi Rahmi Bey ve Vidinli Tevfik Paşa’nın büstleri de bulunuyor.
Yaşamının son yıllarını Tire Derekahve'deki mütevazı evinde yoksulluk içinde geçiren Dileksiz, ölümünden tam 61 yıl sonra ilk defa kapsamlı bir kitap ve sergiyle anılıyor. İzmir Kalkınma Ajansı tarafından düzenlenen sergi, tarihi Akın Pasajı'nda 12 Nisan tarihine dek görülebilecek. Sergi kapsamında İzmir Kalkınma Ajansı Kültür Yayınları’ndan çıkan “Heykeltıraş ve Ressam Fuad Mensi Dileksiz: Casusluktan Münzevîliğe Sıra Dışı Bir Vatansever” adlı kitap da sanatseverlerin ilgisine sunuluyor. Kitabı sanat tarihçisi Ömer Faruk Şerifoğlu hazırladı.
Eser bırakan sanatçı unutulmak ister mi?
Ömer Faruk Şerifoğlu'nun bu sıradışı isim ile tanışması 20 yıl önceye dayanıyor. Dileksiz ile karşılaşmasını kitapta şöyle anlatıyor Şerifoğlu; ''Fuad Mensi Dileksiz’e dair yirmi yıl kadar önce bir fotoğraf aldığımı hatırlıyorum. Yine 7-8 yıl önce bir sahafta, şahsî terekesinden ve ailesinden çıktığını tahmin ettiğimiz bir dosya denk geldi. Ardından başka bir dosya; anlatılan hamasî öykülerin çoğunu belgeleyen ya da ipucu niteliğinde belge ve fotoğraflar… Fuad Mensi Dileksiz, ressamlığı ve heykeltıraşlığı ile tartışılabilir, kritik edilebilir ama ulaştığımız belge ve bilgiler, gözünü budaktan sakınmamış gerçek bir vatansever ve kendi benliğini sanat potasında eritmiş bir “mensî” (unutulmuş) sanatkâr karşısında olduğumuzu gösteriyordu''.
Resmî kayıtlarda “Halil Fuad” olan adını ömrünün sonuna kadar koruyan, eserlerini “F. Mensi” veya “Fuad Mensi” biçiminde imzalayan; Soyadı Kanunu ile “Dileksiz” soyadını alan sanatçının müstear olarak kullandığı Mensi lakabı ise “unutulmuş” anlamına geliyor.
''Fuad Mensi’nin âdeta bile isteye ve ısrarla kendini unutturmaya çalıştığına hükmedebiliriz. Ancak sâhiden öyle mi?'' diye soruyor Şerifoğlu. '' Unutulmak, kendini unutturmak isteyen biri neden yüzlerce eser ortaya koyar ve bunları imzalar? Yaşam öyküsüne yakından baktığımızda hem unutulmak hem de yaşamak, kendini hatırlatmak için akla gelebilecek her şeyi yapmış bir sanatçı ile karşılaşıyoruz. Farklı istidatları var; heykeltıraşlık ve ressamlık gibi meşguliyetlerinden başka seyahat ve macera zevkinden hiç vazgeçmediğini görüyoruz''.
Dileksiz için hazırlanmış ilk yayın olan “Heykeltıraş ve Ressam Fuad Mensi Dileksiz: Casusluktan Münzevîliğe Sıra Dışı Bir Vatansever” adlı kitap 85 yıllık ömrün sonunda mezar taşına “heykeltıraş” yazılmasını isteyen Fuad Mensi Dileksiz’in yaşamından önemli zamanlara tanıklık ediyor;belgeler ve birçoğu kayıplara karışmış olsa da, eserlerini ilk kez bir araya getiriyor.

2026 AJANS BAKIRÇAY- "Dikili'de ölmek bile güzel"

"Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe". Georgi Gospodinov'un "Bahçıvan ve Ölüm" romanı bu sarsıcı cümlelerle başlıyor. Yaşamının uzun yıllarını bahçesine adamış babasının ölüm sürecini anlatıyor yazar. Yeri doldurulamaz bir kaybın hissettirdiklerini, sarsıcı, yalın, içten bir dille aktarırken hayat ve ölümü, sevgiyi ve yası, varoluşumuzu, her şeye rağmen yola devam edişimizi derin bir kavrayışla düşündürüyor okura.
Roman vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kaybı yaşayan kişinin kendisine yönelik bir hafıza yolculuğu. ''Benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya yönelik, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraş''.
''Bahçıvan ve Ölüm'', Bulgar yazar Georgi Gospodinov'a 2023 Uluslararası Booker Ödülü'nü kazandırmış bir roman. Uzun zamandır ölüme bu kadar içtenlikle yaklaşan bir hikaye okumamıştım. Hatta ölümü adeta doğum kadar kutsanacak bir anlatıya dönüştüren bir yazarla da tanışmamıştım. Ancak bu hikayede doğum karşısında hissedilen umut ve heyecan yerini, gidenin dünyadaki varoluşuna saygı ve minnet hislerine bırakıyor.
''Ölüm'' diyor yazar, ''Bir dil meselesidir aynı zamanda. 'Öldü' kelimesi kısa ve vurucudur. Son nefesin 'd'si ve feryat dolu o son 'ü' hayatın alfabesindeki son harflerdir. Son seslinin üzerine düşen vurgu, ki o artık sesli bile değildir, son çiviyi çakar ve umuda yer bırakmaz''.
İki yıl önce, babamı bir yoğun bakım yatağında bırakırken, adını koyamadığım o hisse tercüman olan satırlar. Babamı hatırlatan öyle çok şey var ki bu hikayede. Bahçesi, bahçıvanlığı, yerini yurdunu, ekip diktikleriyle yarattığı o küçük dünyada, bahçesinde bulduğu huzuru, bitkilerle, ağaçlarla dostluğunu hatırlıyorum. İstanbul'a, bana kalmaya geldiklerinde aklında hep bahçesi olurdu. Mart ayı gelmeden, yola çıkmak isterdi. Bir an evvel bahçesine kavuşmaktan başka bir şey düşünmezdi. Bahçeyi bahara hazırlamak için yapılacaklar listesi vardı aklında. Dönüş biletini bir kaç gün geciktirme teklifime hiç yanaşmazdı. ''Varsa yoksa bahçesi'' derdi annem.
Babam, 25 yıldır yaşadığı ve çok sevdiği Dikili'de yatıyor şimdi. Iki yıldır gelen baharı göremiyor. Biz, onun terk ettiği dünyada yaşamaya devam ederken savaşlar çıkıyor, kadınlar katlediliyor, çocuklar bombalar altında can veriyor. Bizimle vedalaşırken bıraktığı dünya daha zor, daha acımasız. Babamın sevmeyeceği bir dünya. Hayattayken her fırsatta Dikili'nin cennet gibi bir yer olduğunu söyler, akranlarını, arkadaşlarını Dikili'ye yerleşmek için teşvik ederdi. Hatta bir çok kereler ''Dikili yaşamak için değil ölmek için en güzel yer'' dediğini hatırlıyorum. Yerel bir gazetede yazdığı köşe yazılarından birini bu konuya ayırmışlığı bile var. Dilediği gibi de oldu. Çok sevdiği Dikili'de bir zamanlar üzerinde dolaştığı, çiçekler, ağaçlar diktiği toprakların altında uyuyor. Böceklerle, karıncalarla, kuşlarla, yerli yersiz çıkan otlarla bile dost olduğunu hayal etmek istiyorum.
Tam da ''Bahçıvan ve Ölüm'ün şiirsel diline kaptırmışken birkaç gün önce sosyal medyada rastladığım bir dizi fotoğraf iç huzurumu birdenbire sarsıyor. Babamın huzurla uyuduğunu hayal ettiğim Dikili Kabristanı'ndan iç karartıcı fotoğraflara bakıyorum. Sanki vandalizm kurbanı olmuşçasına ulu ağaçların altındaki mezarlar yıkılmış, taşları tahrip olmuş. İçimi korkunç bir sıkıntı kaplıyor. Telefona sarılıyorum, bu görüntüler gerçek olmamalı. Orada insanlar son uykularında, bu nasıl olur?
Dikili'de yaşayan, ilçenin sorunlarıyla ilgilenen, idealist, eylemci bir dostumuzu arıyorum. Dikili Belediyesi'ne ait kabristanda bazı ağaçların kesildiğini, kesim sırasında yapılan hatalar nedeniyle bazı mezarların tahrip olduğunu anlatıyor. Mezarlıkta ağaç neden kesilir, bu kesimi yapanlar kim, denetimsiz, baştan savma iş yapılır mı diye düşünürken, babamın bir yıl önce yaptırdığımız mezarına bir şey oldu mu acaba diye dehşete kapılıyorum. Hızlıca fotoğrafları tarıyorum. Uzaktan çekilmiş bir fotoğrafta babamın adı ve mezar taşında yazan ''İncinsen de incitme'' cümlesini okuyorum. ''Oh'' diyorum, ona bir şey olmamış. Peki ya diğerleri?
Derken bir yerel haber sitesinde şu satırlar düşüyor önüme; ''İzmir’in Dikili ilçesinde bulunan kabristanda gerçekleştirilen ağaç kesimi çalışmasının ardından bazı mezarların zarar gördüğü iddia edildi. İddialar, Dikili Belediyesi Meclis Üyesi Abdullah Özüdoğru tarafından yapılan açıklamayla gündeme geldi. Açıklamada, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “tehlike oluşturduğu” belirtilen ağaçların kesilmesi amacıyla yürütülen çalışmanın ardından çevredeki mezar ve mezar taşlarında hasar oluştuğu öne sürüldü. Söz konusu çalışmanın kontrolsüz şekilde gerçekleştirildiği iddiasına yer verildi.
Hasar iddiası ve inceleme çağrısı
Mezarlık alanında yapılan çalışmada kesilen ağaçların kök yapılarının incelendiği ve bu ağaçların tehlike oluşturup oluşturmadığının tartışma konusu olduğu ifade edildi. Açıklamada, uygulamanın amacı ve yöntemiyle ilgili değerlendirme yapılması gerektiği belirtildi. İddialara göre, çalışma sırasında mezar taşlarının zarar gördüğü ve bu durumun vatandaşlar arasında rahatsızlığa neden olduğu dile getirildi. Mezarlıkta yakınları bulunan kişilerin yaşanan durumla ilgili açıklama beklediği ifade edildi''.
Bugün 31 Mart. Bahçelere bahar geliyor artık. Babam iki yıldır yok. Şimdilerde yattığı bahçeye çok sert bir kış gelmiş adeta. Olayın üzerinden yaklaşık üç gün geçti. Herhangi bir açıklama yok. İzmir Büyükşehir Belediyesi hemşehri iletişim merkezinden sosyal medyadaki haberlerin altına yazılan kuru birkaç satır sadece. ''Mezarlıkta herhangi bir kontrolsüz kesim söz konusu değildir. Fırtına nedeni ile devrilerek mezarlara zarar veren ağaçlar tarafımızca alandan kaldırılmakta olup, devrilme riski bulunan ağaçlar için de gerekli önlemler alınarak budama çalışmaları devam etmektedir''.
Babam, acaba o çok sevdiği Dikili toprağında rahat uyuyor mudur? Merak ediyorum Sayın İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri ve bir kabristana sahip çıkamayan Dikili Belediyesi; acaba ''Dikili'de ölmek bile güzel'' diyen, o karıncalarla dost adama verecek bir yanıtınız var mı?
''Bahçenin ortasında duruyorum. Artık bahar. Tuhaf diye düşünüyorum. Babam yok ama bahar geldi. Güllere, güller sahibiniz yok ama siz açmaya devam edin dedim mi? Kiraz ağaçlarına, babam yok ama üzülmeyin. Gücünüz yettiğince çiçek açıp meyve verin dedim mi?''.

29 Mart 2026 Pazar

Defne Suman'dan 'yas'ın romanı: Bizi uyuşukluktan çıkartabilen en kuvvetli mekanizma edebiyat

Kolektif hafızayla temas kuran romanlarıyla tanıdığımız Defne Suman, kısa süre önce yayımlanan ''Rüyaya Benzer'' adlı son romanında yine İstanbul'da ama bu kez '90'larda dolaştırıyor bizi..
Emanet Zaman ile 1900'lerin çok kültürlü İzmir'inde Büyük Yangın zamanlarında gezindik. Kahvaltı Sofrası'nda aile sırları ve saklı kimliklerin izinde bellek yolculukları yaptık. Çember Apartmanı'nda İstanbul'un son 70 yılını kentin Rum ahalisinden Bay Periklis'in anıları ve eski Beyoğlu hikâyeleri eşliğinde dinledik.
Kolektif hafızayla temas kuran romanlarıyla tanıdığımız Defne Suman, kısa süre önce yayımlanan "Rüyaya Benzer" adlı son romanında yine İstanbul'da ama bu kez 90'larda dolaştırıyor bizi.
Suman'ın vazgeçmediği izlekler olan bireysel hafıza, toplumsal travma, kimlik, göç, aidiyet ve aşk bu kez yaşamının son yedi yılını İstanbul'da, son kırk gününü ise arafta geçiren üniversiteli Azra Tekin'in yarım kalan öyküsünün çerçevesini oluşturuyor. Romanda, dönemin politik atmosferi de satır aralarına sızıyor. Sivas katliamının yarattığı dehşet ve acı, Cumartesi Anneleri'nin Galatasaray Meydanı'ndaki metanetli bekleyişi... Ve o karanlık günlerin tanığı gençlerin kimlik arayışı, dostlukta ve acıda kenetlenmelerinin yarattığı benzersiz bağ...
Defne Suman ile yeni romanını ve elbette edebiyatın hafıza taşıyıcısı olma halini, aidiyeti ve köksüzlüğü konuştuk.
Rüyaya Benzer'i yazmaya oturduğunuzda aklınızdaki ilk dürtü neydi?
Defne Suman - Her roman en başta bir hayalet olarak kafamda beliriyor. Belli belirsiz şekiller, fikirler, kimi zaman sesler ve mutlaka yerler. Sanırım her şeyden, duygusundan, hikâyesinden veya karakterlerinden bile önce benim zihnimde romanın geçeceği yer ve sonra da dönemi beliriyor. Romanda, Azra'nın öldüğü Han ve 1993-2000 arasında bir dönem bu romana niyet ederken aklımdaki ilk tohumlardı. Sonra Ada geldi. Enis'in Adası. Ve hemen ardından o adada ateş başında oturmuş bir grup arkadaş. Yıllar önce ölmüş bir dostlarının yasını tutuyor. Böylece yer ve zamandan sonra, esas duygunun yas olacağını da anladım. Oradan açıldı.
Romanın kahramanı Azra Tekin'in ölümünün hikâyesini zamanda geri giderek çözüyoruz. Polisiye bir merakla girdiğimiz romandan bambaşka duygularla ayrılıyoruz. Biraz anlatır mısınız nasıl gelişti kurgu süreci?
Demin de söylediğim gibi, bir yas etrafında buluşmuş arkadaşlardı; ilk fikirlerden biri. Ya da hayalimde beliren ilk imgelerden biri diyelim. Bu arkadaşlar benim şimdi olduğum ellili yaşlarındaydılar ve üniversite yıllarında yitirdikleri Azra'yı anmak üzere gençlik yıllarında çadır kurmaya gittikleri o ıssız adada buluşurlar. Aslında onların, yani altı arkadaşın, Azra'yı hatırladığı bir yelpaze gibi açılan bir kurgu düşünmüştüm. Hem onların yıllar sonra Enis'in adasında bir araya gelişlerinin öyküsü olacaktı hem de Azra'nın ölümü ardındaki sırrı hatırlayarak beraber çözecekleri bir kurgu. Fakat Azra arkadaşlarından öyle çok şey saklamıştı ki kısa sürede onların bu işi çözeceklerini anlamadım. Azra'nın ağzından da duyuyoruz: gizli bir yaşamı daha var. Orada daha politik bir Azra var. Dönemin siyasi tabularına karşı duyarlı bir insan. Sınırlarını şaşıracak kadar duyarlı diyebiliriz çünkü bir anlamda kendini feda ediyor. Ben de sizin gibi, yazarken yavaş yavaş keşfettim onun hangi olaylar dizisi neticesinde asansör boşluğuna düştüğünü.
Azra'nın Cumartesi Anneleri'yle teması, Kürt genci Ali'ye aşık olması, daha önce karşılaşmadığı bir Türkiye gerçeğiyle ilk kez karşılaşmasını sağlıyor. Galiba toplumsal dayanışmayı sağlayan en önemli unsur temas. Bunu kaybeden bir toplumda neler oluyor?
Toplum organik, yaşayan bir şeydir. Onu bireylerin bütünü ve bir o kadar da kendi iç dinamikleri, çelişkileri, kusurları ve nevi şahsına münhasır özellikleri olan bir karakter gibi düşünebiliriz. Ben bugün birey olarak yaşayan diğer varlıklarla ve kendi türümle bağımı, temasımı yitirirsem ne olur? Akli dengemi kaybederim. Şizofreniye sürüklenirim. Gerçekle aramda bir uçurum açılır ve ben oradan aşağı yuvarlanırım. Toplumların başına da benzer şeyler geliyor. Ortadan ikiye yarılıyor. İki ucu birbirine kavuşmayan, gerçekle bağını yitirmiş, yaşamı ve davranışları korkunun yönettiği hastalıklı bir organizmaya dönüşüyor.
Bir yası yaşarken kenetlenmek
Yakın tarihli bir söyleşinizde kolektif trajedilerin insanları birbirine bağlayan bir tarafı olduğunu söylemişsiniz. Günümüz dünyası ise çok farklı. Daha bir uzağız sanki ötekinin acısına da neşesine de. Katılır mısınız bilmem, bizim gibi toplumlarda duygudaşlığı mümkün kılanın genelde trajik nedenler olması bir yanıyla da düşündürücü değil mi?
Bence bu tüm toplumlar ve tüm zamanlar için geçerli. Duygunun yükseldiği noktada buluşuyoruz. Hafızamız hep birlikte örülüyor o yüksek duygusal anlarda. Antropolojik bir gerçek bu. Kazanımlardan daha fazla insanları bir arada tutmaya kadir olan şey, kayıplar. Bu kitapta tam da bunu anlatmaya çalıştım. Azra'nın arkadaşları üniversiteyi bitirip alanlarında başarılı kişilere dönüşselerdi, her biri kendi yoluna giderdi ve kopup dağılırlardı. Ama bir yası beraber yaşadıkları için birbirlerine kenetlendiler. Toplumlar için de bunu söyleyebiliriz. Atom bombası gibi bir felaket yaşamasaydı, Japonya belki bu denli içine kapanmazdı, birbirine bu denli sıkı sarılmazdı. Yahudi soykırımı vücut bulmasaydı, tarihte belki dünyanın tüm Yahudileri bugün birbirlerine böylesine tutunmazlardı.
Bugüne gelince... Dünyada olup biteni her birimizin damağına uygun bir şey pazarlamak üzere kurulu bir algoritma sisteminden aldığımız için hiçbir olayın şiddetini tam olarak algılayamıyoruz. Eşimle ben sabah kahvaltı sofrasında sosyal medyaya bakarken birimiz İran'daki protestoların ve katliamın haberleriyle sarsılırken, ötekimiz ABD'deki ICE zulmünün haberleriyle güne başlıyor. İki yan yanan kişi bile aynı acıya şahitlik edemezken, toplum ya da insanlık nezdinde kayıpların yasını beraber tutmamız iyice imkânsızlaştı. Bir de dünyada olup bitenler öyle çok kanaldan, o kadar hızlı bir biçimde günümüzün içine yağıyor ki birini hazmedemeden diğeri geliyor. Bir süre sonra da artık bilgiyi süzen mekanizma yoruluyor ve sonsuz bir uyuşukluk içinde insanlığın en kederli sahnelerine bakarken buluyoruz kendimizi. Ben bizi bu uyuşukluktan çıkartabilen en kuvvetli mekanizmanın edebiyat olduğuna inanıyorum bu arada. Haberini görüp de geçtiğimiz bir katliamın romanını okuduğumuzda, onun gerçeğine yaklaşabiliyoruz.
''Misyon üstlenen edebiyat kötü edebiyattır''
Bir yazar olarak, kolektif hafıza ile toplumsal bellek ile ilişkiniz yazarlık serüveninizin de bir parçası adeta. Sizce resmi tarihin anlatmadıklarını yeni jenerasyona aktarma misyonunu üstlenebilir mi edebiyat?
Edebiyat bir misyon üstlenmez, üstlendiğinde kötü edebiyat olur. Yazar, içini tırmalayan bir meseleyi öncelikle kendine anlatmak için yazar. Okurun yüreğinde neyin nasıl titreşeceği bir yazarı ilgilendirmemelidir. Öyle olursa bu narsist bir yazış olur. Edebiyat yazarın hayalinde sisler içinden çıkan ve ağır ağır yükselen bir diyarı kağıda dökme çabasıdır. Okuru olsun olmasın, o iç tırmalayan mesele, o hayal kağıda dökülecek, bir sanat formunda vücut bulacaktır. Okura sunmak bu hayali paylaşma isteğidir sadece. Okuru dönüştürmek, hele hele onu eğitmek ya da bilgilendirmek gibi amaçları olamaz edebiyatın. Bizden önceki kuşaklardan bize kalan nedir? Tanpınar'dan, Leyla Erbil'den, Suat Derviş'ten, Uşaklıgil'den, Oğuz Atay'dan, Tomris Uyar'dan, Firuzan'dan bize ne kalmıştır? Onların biz sonraki kuşaklara aktarmak istedikleri bir bellek mi vardı? Hiç sanmıyorum. Onlar iyi hikâye anlatma derdiyle yazdılar. Yaşadıkları dönemi bu sayede biz tatmış olduk. Bellek aktarılmış oldu mu? Oldu ama bunu misyon edinenlerin eserleriyle değil, buna hiç takılmayanların hikâyeleri sayesinde.
Okurunuzdan sürprizlere karşı gözünü kulağını açık tutmasını talep eden bir yaklaşımınız var sanki. ''Kime yazıyorum, okurumdan ne bekliyorum?'' gibi düşüncelere kapılır mısınız? Her yazar kendine benzer okurlara yazar bence. Ben de okumayı sevdiğim kitaplardan yazıyorum. Kalabalık kastlı, katmanlı, zamanlı, karışık kurgulu kitapları çok seviyorum. Salman Rüşdi, Arundhati Roy, Isabel Allende, Marquez gibi yazarların izinden gidiyorum. Düz kurgu değil, karmaşa. Okur biraz düşünsün, kim kimdir hatırlasın, bağlantıları fark edince, bulmacayı kurgudan önce çözünce edebiyatın o eşsiz doyumuna ulaşsın istiyorum yazarken. Bir de ben bir roman okurken onu her gün okurum. Bir gün içinde onu defalarca elime alırım, otomobil ya da bisiklet sürüyorsam ya da yürüyüşte isem o romana dinleyerek devam ederim. Hikâyeyi günümün içine harman ederim yani. Benim romanlarımın da böyle okunacağını varsayarak yazıyorum. Bir gün bir bölüm okuyup da kitabı ancak sonraki hafta tekrar eline alacak bir okur profili yok aklımda. Bence onlar için zor benim romanlarım. Armağanını pürdikkat okuyanlara veren bir yazışım vardır.
''Edebiyat benim sığınağım''
Peki edebiyat hangisini besliyor sizde; ait olmayı mı, köksüzlüğü mü?
Nostaljik ve romantik bir tip olmadığım kesin. Günlük rutinimi oturtabilirsem, dünyanın pek çok yerinde yaşayabilirim. Arkadaşlarımı ve ailemi önemserim ama onlarla uzaktan da bağ kurabildiğimi biliyorum. Edebiyat benim sığınağım. Bunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. Canım bir şeye sıkıldığında, üzüldüğümde ya da telaşlandığımda aklımı o konudan uzaklaştırmak için hemen elime bir kitap alıyorum. Daha akut bir acı duyuyorsam, beni sadece yazmak avutuyor; ağrımı ancak yazma eylemi azaltıyor. Bunların çocukluktan kalma alışkanlıklar olduğunu keşfettim. Çocukken de ne zaman üzülsem, kendimi yatağıma atardım, elime bir kitap alırdım veya masamın başına geçerdim, saman kağıtlara tükenmez kalemle harıl harıl yazardım. Bu yüzden edebiyat okurluğu ve yazarlığı için yerden ve yaştan bağımsız olarak sığınak sözcüğünü kullanıyorum. Merhem de olabilir. Beslemekten çok teskin eden bir işlevi var bende edebiyatın.
Siz ayrıca yoga eğitmenliği de yapıyorsunuz. İstanbul-Atina arasında ve bazen de dünyanın farklı noktalarında seyahat ederken yazmak daha meşakkatli olmuyor mu?
Günüme daima yoga ile başlıyorum. Aklıma üşüşen milyonlarca düşünceyi sakince izlemek ve gereksizleri süzmek yoga sayesinde mümkün oluyor. Yogayı öğretmek ise bu büyülü ve etkili sistemi diğer insanlarla paylaşma isteğimin devamı. Aslında yazmakla ilgili söylediğim şeyleri burada da yineleyebilirim. Ben yazmayı da yogayı da öyle çok seviyorum ki onları bana benzer insanlarla paylaşmak istiyorum. Seyahat kanımda var herhalde; hareketsiz kalınca kaynaklarım kuruyor. Yer değiştirdikçe daha üretken oluyorum. Günlük hayatın rutininin içine hapsolduğum sabit yaşam dönemlerinde yazmak zorlaşıyor.
Ufukta yeni roman var mı?
Yeni romanla uğraşıyorum tabii. İlk taslağını elle yazdım, bitirdim. Şimdi sıfırdan ve bu defa bilgisayara yazıyorum. Bir yandan Rüyaya Benzer İngilizceye tercüme ediliyor. Çevirmenim Betsy Göksel bana her hafta bir bölüm yolluyor. O bölümleri okuyup fikirlerimi ona gönderiyorum. 2027 başında Yitik Ülke adlı öykü kitabım İngilizcede yayımlanacak. Londra'daki editörümle öyküler üzerinde çalışıyoruz. Ufukta şimdilik bunlar var.
https://kisadalga.net/haber/soylesi/defne-sumandan-yasin-romani-ruyaya-benzer-137078
Foto: Aslı Girgin

15 Mart 2026 Pazar

2026 KISA DALGA- Yalnızlık: Karanlık yüzlü bir endüstri

Bir zamanlar mahalle kahvesinde sohbet ederken şimdi herkes kahve zincirlerinde kulaklıkları takıp önündeki ekrana gömülüyor. Arkadaşlarla sinemaya gitmek yerine, tek başına evde takılmak, dışarıdan yemek siparişi verip dijital platformda film izlemek daha konforlu geliyor. Hepimiz yalnızlık ekonomisinin itaatkâr tüketicileri haline dönüşüyoruz.
Yalnızlık artık sadece yaşlı nüfusa yakıştırılan bir sorun değil. Modernleşme sanrısıyla kendimizi kaptırdığımız teknoloji ve birey merkezli yaşam, yalnızlığın yanına sosyal izolasyonu da alıp her yaştan insanı etkilemeye başladı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), yalnızlığı global bir halk sağlığı problemi olarak tanımlıyor. WHO raporuna göre dünyada her altı insandan biri tek başına ve yalnızlık saatte 100 kişiyi aramızdan alıyor. Küresel çapta yılda 870 bin kişi yalnızlığa bağlı sorunlar nedeniyle ölüyor. Aynı rapora göre global bir soruna dönüşen yalnızlık, her yerde ve her yaştan 1,6 milyon insanı etkiliyor. Bu durumun başlıca nedenleri arasında sağlık sorunları, dijital teknolojileri bilinçsiz kullanmak, sosyal dışlanma, düşük gelir, yalnız yaşamak ve toplumsal bağların kopukluğu geliyor. WHO veri tabanındaki son Türkiye verileri ise intihara bağlı ölüm oranının 2018'e göre giderek kötüleştiğini söylüyor.
Yalnızlık ve sosyal izolasyon Japonya gibi geleneksel toplumlarda dahi artık önemli bir sorun. Japonya'da yalnızlığın en sert ifadesi ''Hikikomori'' sözcüğünde karşılık buluyor. Hikikomori, işi, okulu veya arkadaşları ile tüm sosyal teması keserek aylarca, hatta yıllarca evinden çıkmayan Japonları tarif ediyor. Yapılan son anketlere göre Japonya'da 1 milyondan fazla insan bu durumda.Ülkede giderek artan yalnızlık ve sosyal izolasyonla mücadele için 2021'de bir bakanlık bile kuruldu.
Global bir halk sağlığı sorununa dönüşen yalnızlığın ekonomi politiği üzerine Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ceyhun Elgin'in görüşlerine başvurduk. Kayıtdışı ekonomi üzerine çalışmalar yapan Prof. Dr. Elgin'e göre bize anlatılan hikaye aslında çok eksik. Zira yalnızlık bir başarısızlık veya beceriksizlik öyküsü değil, modern ekonomik sistemin yapısal bir sonucu. Prof. Elgin, sistemin bizi durmadan gerçek sosyal ilişkilerden yalıttığına ve devasa bir "tüketim motoru" olarak kullandığına dikkat çekiyor. Ana akım anlatının yalnızlığın artmasında teknolojiyi suçladığını; oysa teknolojinin yalnızlığın nedeni değil aynı zamanda aracı olduğunu belirten Elgin, ''Asıl hikaye emek piyasasının dönüşümü ve sosyal dayanışma bağlarının zayıflamasıyla başladı. Modern ekonomik sistem sosyal bağları çözünce oluşan boşluğu ticari ürünler doldurdu'' diyor.
Prof. Dr. Elgin'in ifadesiyle modern kapitalizm yüzünden gerçeklikle aramıza giren mesafe sosyal izolasyona, sosyal izolasyon da büyük şirketlerin bireyler üstünden her yıl milyonlarca dolar kazanmasına yol açıyor. Terapi uygulamaları, yapay zekâ botları, dijital abonelikler ve benzeri araçlar sayesinde yalnızlık ekonomisinin devasa boyuta ulaştığına dikkat çeken Elgin, yalnızlığın Amerikan ekonomisinde işverene maliyetinin yılda 154 milyar USD olduğunu, mevcut eğilimler devam ederse bu maliyetin 2040'ta 14 trilyon USD'ye yaklaşacağını belirtiyor.
Sistem önce sorunu üretiyor, sonra çözümünü satıyor
Kayıtdışı İktisat adlı Youtube kanalınızdaki son yayınlardan birinde ''Yalnızlık dünyanın en büyük iş modeli haline dönüştü'' ifadesini kullandınız . Bunu biraz açabilir misiniz? Ne tür bir iş modeli bu?
Ceyhun Elgin - Şöyle düşünün. Bir zamanlar arkadaşlarınızla buluşup birlikte yemek yapardınız. Bu tamamen bedava bir sosyal aktiviteydi. Şimdi yalnız başınıza oturup bir dizi platformuna abone olmuş halde yemek siparişi uygulamasından sipariş veriyorsunuz. İki ayrı abonelik, sıfır sosyal temas. Bir zamanlar komşunuzdan bir alet ödünç alırdınız; şimdi e-ticaret sitesinden satın alıyorsunuz. Bir zamanlar mahalle kahvehanesinde oturup sohbet ederdiniz, şimdi zincir bir kafede kulaklık takıp ekrana bakıyorsunuz. Dikkat ederseniz her bir sosyal bağın çözülmesi, bir piyasa işleminin doğmasına denk geliyor. Bedava olan her etkileşimin yerini ücretli bir hizmet alıyor. Ama mesele sadece tüketim kalıplarının değişmesi değil. Asıl karanlık olan kısım şu: Sistem önce yalnızlığı üretiyor, sonra o yalnızlığa çözüm satıyor. Güvencesiz istihdam modelleri insanları iş arkadaşlığından koparıyor, kentsel dönüşüm mahalle dokusunu çözüyor, kamusal alanlar ticarileşiyor. Sonra ne oluyor? Terapi uygulamaları, meditasyon abonelikleri, yaşam koçluğu, yapay zekâ sohbet botları, wellness endüstrisi devreye giriyor. Milyarlarca dolarlık bir sektör. Yani yalnızlık hem bir maliyet kalemi hem de bir gelir kalemi. DSÖ rakamlarına bakarsanız, yalnızlığın Amerikan ekonomisine sadece işe devamsızlık olarak yıllık maliyeti 460 milyar dolar. Ruh sağlığı koşullarının toplam maliyeti 2024 itibarıyla 477 milyar doları aştı. Mevcut eğilimler sürerse 2040'a kadar kümülatif harcama 14 trilyon dolara yaklaşacak. Ama öte yandan bu yalnızlığa çare olarak sunulan ticari hizmetler de kendi başına devasa bir ekonomi oluşturuyor. Karl Polanyi bunu yüz yıl önce formüle etmişti aslında. Piyasa toplumunda insani ilişkiler piyasa ilişkilerine dönüşür. Paylaşıma dayalı olan şeyler satın almaya dayalı hale gelir, kolektif olan şeyler bireyselleşir. Ben buna iş modeli diyorum çünkü ortada bilinçli bir tasarım olmasa bile, sistemin işleyiş mantığı bunu üretiyor. Émile Durkheim 1897'de toplumsal bağların çözülmesini anomi olarak tanımlamıştı ve bunun bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini göstermişti. Ama Durkheim'ın döneminde anomi hızlı sanayileşmenin istenmeyen bir yan etkisiydi. Bugünkü anomi ise kendi kendini besleyen bir ticari döngü. Sorunu üret, çözümü sat, döngüyü sürdür. Kapitalizmin en rafine formüllerinden biri bu.
Direniş hatları oluşturmak mümkün
Ancak çözüm satarak sorunu sürdüren bu sistemin içinde bireyler gönüllü olarak yer alıyor. Sisteme direnme veya kafa tutma alanları oluşturmak mümkün mü?
Haklısınız, burada ciddi bir ironi var. Ama ben bu ironiyi çok fazla abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlar bu sisteme gönüllü olarak katılmıyorlar, alternatif sunulmadığı için katılıyorlar. Mahalle bakkalı kapandıysa markete gidersiniz. Komşuluk ilişkisi çöktüyse, sipariş uygulamasını açarsınız. Mesele bireysel irade değil, yapısal seçenek kısıtı. Ama direnme alanları var mı diye sorarsanız, kesinlikle var. Bireysel düzeyde en etkili şey, tüketim refleksinin farkına varmak. Yalnız hissettiğinizde bir uygulama açmak yerine birine telefon açmak, bir sipariş vermek yerine biriyle buluşmak, bunlar küçük ama anlamlı kırılma noktaları. Tabii, bireysel çözüm yapısal soruna tam yanıt değil; bunu her zaman söylüyorum. Tıpkı obeziteye daha az şeker ye demek gibi, yalnızlığa da daha çok sosyalleş demek yüzeysel kalıyor. Asıl direniş hatları toplumsal düzeyde kurulabilir. Sivil toplum örgütleri, mahalle dernekleri, kooperatifler, dayanışma ağları, bunlar piyasa mantığının dışında kalan sosyal bağ üretim mekanizmaları. Robert Putnam'ın Bowling Alone'da belgelediği çöküş, tam da bu tür yapıların erimesiydi. Bowling liglerinden sendikalara, okul aile birliklerinden mahalle komitelerine kadar her şey çözülmüştü. Ama son yıllarda özellikle genç kuşaklarda bir karşı hareket de görüyoruz. Topluluk bahçeleri, takas ekonomileri, ortak çalışma alanlarının sosyal işlevi, yerel gıda kooperatifleri.. Bunlar henüz marjinal ama önemli, çünkü piyasa aracılığı olmadan insanları bir araya getiren yapılar. Bir de şunu eklemek isterim. Dijital alanın kendisi de bir direniş aracı olabilir. Sosyal medya yalnızlık üretebilir ama aynı zamanda gerçek topluluklar da kurabilir. Mesele platformun kendisi değil, nasıl kullanıldığı. Pasif tüketim yalnızlaştırır, aktif katılım bağ kurar. Bizim YouTube kanalımız da aslında bunun bir örneği. İzleyicilerimiz arasında ciddi bir topluluk hissi oluştu; yorumlarda birbirleriyle tartışıyorlar, birbirlerine kaynak öneriyorlar. Bu tür dijital topluluklar fiziksel bağın yerini tam olarak tutmaz, ama hiç yoktan çok daha iyi.
Türkiye'nin kayıp gençleri
Türkiye gibi dayanışmacı bir kültürde kamusal politikalar nasıl bir rol oynamalı? İngiltere'de veya Japonya'da kurulan Yalnızlık Bakanlığı gibi yapılar Türkiye'de işe yarar mı?
Türkiye'de çok ilginç bir paradoks var. Kültürel olarak kolektivist bir toplumuz; aile bağları güçlü, misafirperverlik geleneği derin, komşuluk ilişkileri tarihsel olarak yoğun. Ama ekonomik dönüşüm bu kültürel bağışıklığı hızla aşındırıyor. Kronik enflasyon haneleri birbirinden ayırıyor; herkes kendi derdine düşüyor. Çalışma saatlerinin uzunluğu sosyalleşme zamanını yok ediyor. Dijital dönüşüm yüz yüze etkileşimi azaltıyor. Aile yapısı dönüşüyor, geç evlilik, düşen doğurganlık, artan boşanma oranları, tek kişilik hanelerin yükselişi.. Yani, kültürel kalkan var ama ekonomik baskı o kalkanı delerken izliyoruz. Gençlere baktığınızda tablo daha da çarpıcı. Türkiye'de ne çalışan ne okuyan gençlerin, yani NEET grubunun, oranı yüzde 31 civarında. Bu sadece bir istihdam sorunu değil, doğrudan bir sosyal yalıtım sorunu. Çalışmayan ve okumayan genç, sosyal bağ kuracağı kurumsal yapılardan, yani işyerinden, okuldan, sendikadan kopuk. Zamanla sosyal becerileri köreliyor, özgüveni düşüyor, toplumsal katılımı sıfıra yaklaşıyor. Bu hem ekonomik hem demokratik bir kayıp. Kamusal politikalara gelince.. İngiltere 2018'de dünyanın ilk Yalnızlık Bakanlığını kurdu; Japonya 2021'de aynısını yaptı. WHO - Dünya Sağlık Örgütü 2025'te sosyal bağlantıyı küresel halk sağlığı önceliği ilan etti ve Dünya Sağlık Meclisi üye devletleri bu yönde politikalar geliştirmeye çağırdı. Bunlar sembolik ama önemli adımlar, çünkü sorunu görünür kılıyorlar.
Türkiye için çözüm sosyal altyapı yatırımlarında
Tek başına bir bakanlık tabii ki sihirli değnek değil. Ama meseleyi kamusal gündemin merkezine taşımak için güçlü bir sinyal olabilir. Yalnız ben Türkiye için asıl potansiyeli başka bir yerde görüyorum: sosyal altyapı yatırımında. Eric Klinenberg'in kavramıyla söylersem, kütüphaneler, parklar, toplum merkezleri, yürünebilir mahalleler, giriş ücreti olmayan buluşma noktaları.. Bunlar sosyal bağın fiziksel temelidir. Ray Oldenburg bunu üçüncü mekân olarak tanımlıyor, yani ev ve iş yeri dışında insanların ücretsiz olarak bir araya gelebildiği, hiyerarşisi düşük, düzenli müdavimlerin olduğu yerler. Kahvehaneler, meydanlar, kütüphaneler.. Türkiye'de olan şu: Geleneksel üçüncü mekânlarımız, yani mahalle kahvesi, bakkal, semt pazarı, bunlar hızlı kentleşme ve AVM kültürüyle büyük ölçüde çözüldü. Yerine ne konuldu? Kapalı siteler, araç trafiğine göre tasarlanmış caddeler, daralan yürünebilir alanlar. İstanbul'da bir sitede oturup komşunuzun yüzünü bilmemek artık sıradan bir durum. Bu tesadüf değil, arsa değerini maksimize eden, yoğunluğu artıran, kamusal alanı minimize eden yapılaşma modelinin doğal çıktısı. Her kentsel tasarım kararı aslında bir sosyal bağlantı kararıdır. AVM mi park mı, otoyol mu yürüyüş yolu mu, kapalı site mi açık mahalle mi.. Bu kararlar ekonomik hesaplarla alınıyor ama sosyal maliyetler hesaba katılmıyor. Dolayısıyla Türkiye için en etkili politika paketi bence üç ayaklı olmalı. Birincisi, sosyal altyapıya ciddi kamu yatırımı. İkincisi, iş piyasasında güvenceli istihdamın ve iş-yaşam dengesinin güçlendirilmesi, çünkü bunlar sadece ekonomik haklar değil, sosyal bağ üretmenin kurumsal koşullarıdır. Üçüncüsü, kentsel planlamada sosyal etki değerlendirmesinin zorunlu hale gelmesi. Yalnızlığın ekonomik faturası kentsel planlama bütçelerine dahil edilse, bu ülkedeki yapılaşma kararları çok farklı olurdu.

13 Mart 2026 Cuma

2026 MİMESİS DERGİ- Asırlık Tiyatro Geleneği İzmir’de Yaşıyor

1800’lerin sonunda okuma tiyatrosu olarak başlayan Levanten tiyatrosu, günümüzde İzmir’de devam ediyor. 16. yılını kutlayan İzmir Amatör Levanten Tiyatrosu perdelerini 13-18 Mart tarihleri arasında yeni bir oyunla tarihi Elhamra Sahnesi’nde açacak.
Ünlü Fransız yazar Gustave Flaubert’in 1849-1851 yıllarını kapsayan Doğu seyahatinde uğradığı duraklardan biri de İzmir’di. Oryantalist edebiyatın bu ünlü ismi, Kordon’da gün batımını izlemiş ve şehirden çok etkilenmişti. 27 Ekim 1850 akşamı Fransız Tiyatrosu’nda çeşitli oyunlar izleyen Flaubert’in karşılaştığı İzmir, Doğulu ve içe kapalı bir kent olmaktan çok uzaktı. Kentin Levanten, Rum, Ermeni, Musevi toplulukları kendi dillerinde tiyatrolar yapmakta; gazeteler çıkarmaktaydı. İzmir, Anadolu, Mısır, Lübnan ve Filistin topraklarını kapsayan Şark gezisinde Flaubert’in en çok etkilendiği şehirlerin başında gelecekti.
İzmir’in çokkültürlü dönemine damgasını vurmuş olan Levantenler, İngiltere, Fransa, İtalya, Hollanda ve Avusturya kökenli olup 1800’lerin sonunda İzmir’e yerleşen ailelerden oluşuyordu. Levanten topluluğu bugün de İzmir’de varlığını sürdürüyor ancak sayıları hayli azalmış durumda. Levantenlerin kültür ve geleneklerini yaşatmak amacıyla kurdukları bir tiyatro topluluğu var; İzmir Amatör Levanten Topluluğu.
Ugo Braggiotti, altı kuşaktır İzmirli ve aynı zamanda 1900’lerin başına kadar uzanan Levanten tiyatro geleneğini günümüze taşıyan İzmir Amatör Levanten Tiyatrosu’nun (İALT) kurucusu. Braggiotti’nin tiyatroya ilgisi çocukluk çağında başlıyor. Aile büyükleri ve komşuları eğlendiren küçük temsillerle başlayan bu tutku, İtalyan Lisesi sahnesinde devam ediyor.
İş hayatına atılan Braggiotti sonraki yıllarda İzmirli Levantenlerin amatör tiyatro geleneğini sürdürmeye karar vererek bir grup arkadaşı ile tiyatro topluluğunu kuruyor. Braggiotti, büyüklerinden kalan tiyatro mirasını “O yıllarda dedelerimiz bir oyun seçip okuyarak, rollerini çalışır ve klasik oyunlar oynarlarmış. Bizim çocukluğumuzda yani 1960-1970’li yıllarda ise şimdiki Alsancak St. John Anglikan Kilisesi’nin salonunda amatör Levantenler bir araya gelip Fransızca oyun oynarlarmış. Yani bizim atalarımızda hep bir tiyatrocu ruhu vardı” diye anlatıyor. Bu yıl 16. yılını dolduran İALT, 2009’dan bu yana her yıl İzmir’de seyirci karşısına çıkıyor. Sadece Levanten toplumuna mensup kişiler veya bir Levanten ile evli olanların yer aldığı topluluğun önemli bir özelliği de gönüllülük esasına dayanması.
Sahnelenen her oyunun gişe geliri bir sivil toplum vakfına bağışlanıyor. Bugüne kadar İzmir ve İstanbul’da LÖSEV, EÇEV, Buca Düşkünler Evi, Karataş Hastanesi, Şişli Lape Hastanesi, Artigiana Huzurevi gibi STK ve hayır kurumlarına bağışlar yapılmış. Ayrıca Van depremzedeleri, özel ihtiyaçlı çocuklar, yuvalar ve eğitim kurumları da unutulmamış. Bu yıl sahnelenecek “Komik Para” oyununun geliri ise KİTVAK’a (Kemik İliği Transportasyon ve Onkoloji Merkezi Kurma ve Geliştirme Vakfı) bağışlanacak. İALT, Ray Cooney’nin yazdığı, yakın zaman önce kaybettiğimiz usta tiyatrocu Haldun Dormen tarafından dilimize kazandırılan “Komik Para”yı Dormen anısına sahneleyecek. 13-18 Mart tarihleri arasında İzmir’de Elhamra Sahnesi’nde yer alacak oyun, 17 Mayıs’ta İstanbul’da Özel St. Benoit Fransız Lisesi salonunda seyirci karşısında olacak Ugo Braggiotti ile Levanten tiyatro geleneğini ve İzmirli Levantenleri konuştuk.
Sizi tanıyalım mı, tiyatroya merak ilk nasıl başladı?
Tiyatroya dair ilk anım 8-9 yaşlarımda. Alsancak’ta oturuyoruz. Evimizin arkasında küçük odalardan oluşan bir depo vardı. Babam bu depoyu temizleyip boyamıştı. Mahalle arkadaşlarımızla burada buluşur, ilk sahne rollerimize bürünür oyunlar oynardık. Akşamları da anne ve babalarımızı çağırır, onlara bahçede oyun sergilerdik. Daha sonra bu ilgi İtalyan Okulu sahnesinde devam etti. Ama her zaman amatör bir oyuncu oldum.
İALT nasıl ortaya çıktı?
Biz bu tiyatroyu kurmadan önce İzmir’de Yahudi cemaatinin tiyatro oyunlarına gidiyorduk. Orada arkadaşım Sol’un performansından çok etkilendim. Çünkü Sol, rol gereği bir kuzudan adeta bir canavara dönüşüyordu sahnede. Çok eğlendik, çok güldük ve aynı zamanda “Neden biz de böyle bir girişim başlatmıyoruz?” fikri orada ortaya çıktı. Biz de Levanten kimliğimizi ortaya çıkaracak bir şeyler yapmak üzere yola çıktık. Yönetmen arkadaşlarımız Vedat ve Aysel Güzel bize yol gösterince topluluğun temelleri 2008’de atıldı ve çalışmalara başladık.
İzmirli Levantenlerin köklü bir tiyatro geleneği olduğu biliniyor, bu dönemi biraz anlatır mısınız?
İzmir’deki Levanten tiyatro geleneği okuma tiyatrosu ile başlıyor. Levantenler biliyorsunuz 1800’lü yılların sonundan itibaren Türkiye ve İzmir’e gelip yerleşen İtalya, Fransa, Avusturya, Hollanda ve İngiltere kökenli kişilere verilen isim. Bu topluluklar evlerinde “Okuma Tiyatro” başlatmışlar. Ellerinde oyun kitapları ile klasik eserleri topladıkları arkadaş gruplarına okurlarmış. O dönemler okuma dili Fransızca. Ayrıca şöyle bir hikaye de var; İzmir Amerikan Kız Koleji’nde efsane bir müdür vardı, Bayan Blake. Kendisi okulda bir tiyatro kurmuştu. Adı da The Play Reading Group idi. Bu da İzmirli Levantenlerin ilgisini çekti ve orada oynamaya başladılar. Daha sonra bu topluluk kendi başına Fransızca bir okuma tiyatrosu kurdu. 1960′ lı yıllarda kurulan bu topluluk içinde Reginald Gallia, Gilbert Epik, Lorraine Icard gibi isimler vardı. Bu kişiler Levanten tiyatrosunu tekrar canlandırıp, Alsancak Anglikan Kilisesi’nin salonunda, bu kez ezberledikleri oyunları Levanten toplumuna sahnelemeye ve gelirini hayır kurumlarına bağışlamaya başladılar. 1970’lerde bir duraklama dönemi oldu. 2000’lere geldiğimizde bu geleneği canlandırmak istedik.
İALT’ın özgün bir karakteri var, örneğin oyuncular profesyonel değil. Ayrıca gönüllülük esası önemli. Biraz da topluluğun yapısını anlatır mısınız bize?
Biz profesyonel olmadık çünkü amatör olunca sadece kişisel başarıya veya performansa odaklanmıyorsunuz. Bizim amacımız oyunun başarılı olması. Evet, kurallarımızdan biri Levanten veya bir Levanten ile evli olmak ikincisi de gönüllülük. Bu aynı zamanda gerektiğinde cebinizden tiyatro için katkı yapmak anlamına geliyor. Oyun dekorundan kostümüne her şeyi kolektif yapıyoruz. Amacımız eğlenirken ve eğlendirirken muhtaç olanlara yardım etmek. Bizi izlerken eğleniyorsunuz, ama aldığınız her bilet ihtiyaç sahiplerine, hayır kurumlarına gidiyor. Bu toplanan miktarın nereye gittiğini bilmek seyirci açısından da önemli. Hatta pek çok seyirci birden fazla bilet alarak bize inanılmaz motivasyon veriyor.
Oyun repertuvarınız genellikle komedilerden oluşuyor. Bunun bir nedeni var mı?
Dram oynamak için profesyonel olmak lazım. Vodvil ve fars türünden oyunlar ise biz amatörler için daha kolay kotarılabilir.
İALT 16. yılına girdi. Geleceğe dair projeleriniz neler, bu miras nasıl yaşayacak? Bayrağı kime devredeceksiniz?
Bu 16 yıl boyunca başrol de oynadım, küçük rollerde de oynadım. Önemli olan sahnede olmaktı. Halen aramızda 70- 80’li yaşlarında olup sahnede olan oyuncularımız var, 17 yaşında genç oyuncular da. Şimdiki kadromuz ortalama 50’li yaşlarda. İnşallah bir bu kadar yıl daha devam ederiz. Amatör bir topluluğun problemsiz şekilde 16 yıl devam etmesi çok güzel bir şey. Kızım Marilen zaten bu 16 yılın hep içindeydi. Dolayısıyla benden sonra bayrağı o devralacak çünkü bizden sonra yeni neslin parlaması gerektiğini düşünüyorum. Biz Levantenler olarak kültürümüzü yaşatma çabasını bugünlere getirebildik. Burada, İzmir’de asırlardır birlikte yaşadığımız için ortak bir kültür oluşturabildiğimizi düşünüyorum. Öte yandan Levanten kültürüne inanılmaz bir ilgi oluştu son 20 yıldır. Hatta seyircilerimizin çoğu Levanten kelimesini bizim tiyatromuzla öğrendi. İALT olarak bu kültürün bilinmesine katkımız olduysa ne mutlu. İzmirli Levantenler olarak geleceğe bırakmak istediğimiz en önemli miras burada bir Levanten Müzesi kurmak. Evlerimizde, arşivlerimizde çok güzel malzemeler var. Kültürümüzün yaşam tarzını yansıtan eşyalar, objeler, tiyatro kostümlerimiz, eski neslin kullandığı şapkalar…Bu malzemeyi toplu olarak bir müzede değerlendirmeyi çok isteriz. Bu konuda mekan arayışımız sürüyor, yerel yönetimlerle temas halindeyiz. Eğer müze projemiz gerçekleşirse, İzmirli Levantenlerin yaşam kültürüne dair pek çok parça değer bulacak. Levanten kültürü yavaş yavaş kaybolmakta olan bir kültür. İzmir’de sayımız 300-400 kişi. Yılda 10-15 kişi vefat ediyor. Doğum oranı çok düşük. Dolayısıyla matematik bu. Hızlı şekilde tükeniyoruz. Bu yüzden İzmir’den bu kültür de geçti denilebilecek kalıcı bir iz bırakmak istiyoruz.
İALT hakkında daha fazla bilgi için: https://www.instagram.com/izmiramatorlevantentiyatrosu/

2026 SEFERİ KEÇİ: “İnğiliz pantalonu dikilir”

Ağır bir edayla dünyayı dolaşan erkekler”için dikilen İngiliz pantolonunu Milaslı usta terzi Mehmet Özcan anlatıyor… Milas’ın tarihi...