İzleyiciler

26 Eylül 2022 Pazartesi

2022/ GAZETE DUVAR: Nazi işgalinden kaçan Yunan direnişçilerin Batı Anadolu macerası

 


2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgalinden kaçan Yunanların bir kısmı Anadolu’ya sığındı. Buna tanıklık eden isimlerden Topal, “Alaçatı limanı, Alman işgalinden kaçan Yunanlarla doluydu” diyor.

6 Eylül 2022 Salı

AJANS BAKIRÇAY: 76 yıllık taş fırının atom karıncası; "Osman Kadayıfçı"

 

Ufacık bir dükkan. İçerideki radyoda Türk Sanat Müziği parçaları çalıyor kısık sesle. "Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak...". İki büklüm yaşlı bir adam kasanın başında, dükkanı bir an bile boş bırakmayan müşterilerle ilgileniyor:

"Bir ekşi maya lütfen", "Glütensiz ekmek kaldı mı?", "Yarın sabaha bana simit ayır Osman Usta, unutma e mi?"

Osman Kadayıfçı Taş Fırını'nı yolu Ayvalık- Altınova'ya düşen herkes bilir. Çünkü burada yapılan ekmeklerin lezzeti başkadır. Tam buğday ekşi maya köy ekmeğinden, Fransız bagete Kafkas ekmeğinden glutensize 15 çeşidi aşkın ekmek Türkiye'nin her yerine kargo ile gönderilir tam 76 senelik bu taş fırından.

20 Temmuz 2022 Çarşamba

AJANS BAKIRÇAY :Yarım kalan bir futbol maçı



1930'lar. Türkiye ve Yunanistan yüzyıl başından beri iki ülke arasında yaşanan savaşlar nedeniyle yorgun. 1922 mübadelesinin üzerinden sadece sekiz yıl geçmiş. Dünyadaki siyasi konjonktür, iki ülkeyi dostluk zemininde buluşmaya itiyor. Bu koşullarda Yunan Başbakanı Venizelos 1928'de İsmet İnönü'ye kendi el yazısıyla bir mektup yollayarak iki ülke arasında dostluk ve saldırmazlık anlaşması yapılmasını teklif ediyor. Venizelos, mektubundan iki yıl sonra Ankara'yı ziyaret edecek ve taraflar arasında 30 Ekim 1930 tarihinde Ankara Antlaşması, resmi adıyla Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakemlik Antlaşması imzalanacaktı. Venizelos ayrıca tüm dünyayı şaşırtan bir hamle daha yapacak ve Mustafa Kemal Atatürk'ü Türk-Yunan barışına sağladığı katkı nedeniyle 1934'te Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterecekti.

İki ülke arasında yakınlaşmanın ilk adımları ise futbol ile atılacaktı. 1930'lardan 1940'lara dek iki ülke arasında çok sayıda dostluk maçı oynandı. Bunlar arasında 1930'da gerçekleştirilen Fenerbahçe-Aris, Galatasaray-Aris, Ayvalık-Pales Diyakos, 1931'de gerçekleştirilen Altay-Panatinakos, Altay-Apollon, Sisam-Karşıkaya, Fenerbahçe-Olympiakos ve Galatasaray- Olympiakos futbol kulüplerinin maçları ilk akla gelenlerdi. Ancak bu özel karşılaşmalar arasında birisi vardı ki, tarihe bitmeyen futbol maçı olarak geçti.O maç, 7 Aralık 1930'da Sakız adasının Lailapas takımı ile İzmir'in Karşıyaka Futbol Kulübü arasındaki karşılaşmaydı.

23 Haziran 2022 Perşembe

2022 KISA DALGA: George Poulimenos: İzmir artık gerçek anlamda çok kültürlü bir yapıya sahip değil...

Tam bir asır önce İzmir... Yaklaşık 280 bin kişilik nüfusuyla Küçük Asya'nın en gelişmiş kenti olan İzmir’de (Smirna), 140 bin Rum, 80 bin Türk, 25 bin Yahudi, 15 bin Ermeni, bir o kadar Amerikalı ve Levanten yaşıyordu. Punta, Bella Vista,Fasulas, Türk, Ermeni, Yahudi ve Frenk mahalleleri, dünyaca ünlü işlek limanı, gelişmiş ticaret ve sanayisi, eğlence hayatı, sinemaları, hamamları, camileri, sinagogları, kiliseleri, hastaneleriyle İzmir Küçük Asya’nın gözbebeğiydi. Kentte konuşulan dillerin başında bir dönem İzmir'de yoğun olarak kullanılan; Türkçe, Rumca, Fransızca, İtalyanca kelimelerden oluşan Smirna Rumcası (Smirneika), Türkçe, Fransızca, Yunanca ve Ladino geliyordu. Limanda Mısır'dan Rusya'ya, Avrupa'dan Amerika'ya müthiş bir nakliye trafiği sürüp gitmekteydi. İzmir, incir başta olmak üzere dokuma halılar, tütün, kuru üzüm ve afyon gibi ürünlerde dünyanın sayılı ihracatçıları arasındaydı. Beş dilde gazete ve dergileriyle kentte canlı bir yayın hayatı vardı. Kitapçılar, seçkinlerin kulüpleri, görkemli opera ve operetlerin sahnelendiği Smirna ve Kiveli Tiyatrosu, birahanelerden sokak lezzetlerine zengin yeme içme kültürüyle bu tatlı hayat 1922 Eylül'ünde hazin bir finalle sona erecekti.

17 Mayıs 2022 Salı

2022 / GAZETE DUVAR: Büyü bozulmadan önceki son tanık: Hayriye Ülker

 



https://www.gazeteduvar.com.tr/buyu-bozulmadan-onceki-son-tanik-hayriye-ulker-haber-1565108

Salon hınca hınç dolu. İşçisi, memuru, mühendisi aynı sıralarda oturmuş şarkıya eşlik ediyor. Sahnede klasik Türk müziğinin usta seslerinden biri var. “Bağdat Gecelerinde Bir Aşk Macerası” revüsüyle dönemin İstanbul gazinolarını alt üst eden ünlü yorumcu Mualla Gökçay. Çocuklar sahne kenarından ayrılamıyor, hepsinin gözleri sahnede şarkı söyleyen güzel sesli kadına kilitli. Sahnenin kurulduğu yer ise Soma Garp Linyitleri İşletmesi'nin bulunduğu Maden Dağı.


Sadece Mualla Gökçay değil, dönemin pek çok ünlü sevilen yorumcusu konserler veriyor o yıllarda Maden Dağı’nda. Futbol maçlarından tutun da tiyatro kumpanyalarından temsillere madendeki karanlık hayata renk katan pek çok sosyal etkinliğin düzenlediği yıllar… Garp Linyitleri İşletmesi, maden havzasında yaşayan maden işçileri, memurlar, mühendisler ve aileleri için her türlü ihtiyacı düşünmüş. Çocuklar eğitim alıyor, aileler mutlu mesut… Ve bütün bunlar 1950'lerin Türkiyesi'nde geçiyor.


MADEN İŞLETMECİSİ GAZETE SAHİBİ

Hayriye Ülker, o yıllarda Maden Dağı'nda kurulan o sahnenin kıyısında gözlerini o çok güzel şarkılar söyleyen kadından ayıramayan küçük bir kız çocuğu henüz. 1938 doğumlu Ülker, bir madenci çocuğu.  Gözünü açtığından emekli olana dek Garp Linyitleri İşletmeleri'nde ter döken binlerce emekçiden biri.  Babası Rüstem Ülker, mesleğe Balya Madeni'nde işçi olarak başlayıp zaman içinde ustabaşılığa terfi etmiş bir işçi. Sadece Rüstem değil, ailenin tüm erkekleri maden işçisi.

Kömür Soma’da 1913 yılında Darkale’li Osman Ağa tarafından bulunmuş. Aynı yıl Akhisarlı Ragıp ve Çimeris Beyler tarafından işletmeye açılan kömür ocakları, 1914-1918 yılları arasında ordunun ihtiyaçlarını karşılamış. Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransızlar tarafından 1918-1922 yılları arasında işletilen ocaklar, 1922 yılından 1939 yılına kadar Fail Sabri, Nuri Aziz ve Yunus Nadi tarafından işletilmiş.

Dönemin Muğla mebusu, Cumhuriyet Gazetesi sahibi ve başyazarı Yunus Nadi'nin madencilik sektöründe ne işi mi var? Tan Gazetesi’nin başyazarı Ahmet Emin Yalman'a göre, madencilik Yunus Nadi'nin “petrol ve buğday işleri” gibi çevirdiği “dolaplarından” biri yalnızca. Dönemin gazetelerine yansıyan iddialara göre Yunus Nadi, devlete yılda 60 bin ton kömür çıkarmayı vaat ettiği Soma madeninden hem haksız kazanç elde etmiş hem de doğru dürüst işletemediği madeni Etibank'a satarak mevcut servetini ikiye katlamış. İddialar öyle bir hal almış ki, Yunus Nadi ile yaptığı anlaşma gereği maden gelirinin yüzde 15'ini alması gereken maden mühendisi Macit Somer, Nadi'ye 100 bin liralık alacak davası açmış. Davanın nasıl sonuçlandığına dair herhangi bir belge bulunamamış olsa da dönemin gazetelerinden Yunus Nadi'nin Soma'daki madeni, 1939 yılında 400 bin lira karşılığında Etibank'a sattığı anlaşılıyor.


BÜYÜ BOZULUYOR

Garp Linyitleri İşletmesi ise Türkiye'de devlet eliyle yapılan linyit işletmeciliğinin ilk örneklerinden biri. 1938 tarihinde Etibank´a bağlı olarak kurulan Değirmisaz işletmesinin ardından 1939 tarihinde Tunçbilek İşletmesi de Etibank'a geçiyor. Soma maden ocağı ise işletmenin o yıllardaki sahibi olan Yunus Nadi'den devir alınarak faaliyete geçiyor.

Değirmisaz, Soma ve Tunçbilek işletmeleri 1940'da birleştiriliyor ve Etibank’a bağlı Mahdut Mes’uliyetli Garp Linyitleri İşletmesi Müessesesi kuruluyor. Bu yapı 1957 tarihinden itibaren 6974 sayılı kanunla kurulan Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) içinde yer alıyor. Değirmisaz Linyit İşletmesi 1966 yılında rezervi tükenerek kapatılıyor. Soma bölgesi, 1978 yılında kurulan Ege Linyitleri İşletmesi (ELİ) Müessesesine’ne devrediliyor. 1995 yılında TKİ bünyesindeki tüm müesseseler, bölge müdürlüğü statüsüne, 2002’den itibaren de işletme müdürlüğü statüsüne geçiliyor. Ancak 2000’li yıllarla birlikte hızlandırılan özelleştirmeler kapsamında Soma dahil TKİ’nin elindeki kimi sahalar atıl saha olarak tanımlandığı için özel sektöre devrediliyor veya rödovans karşılığı özel kuruluşlara işlettiriliyor. Ve büyü bozuluyor…

Büyü bozulmadan önceki son tanık: Hayriye Ülker - Resim : 3
Hayriye Ülker

‘MADEN BİZİM CENNETİMİZDİ’

Ekmeğini madenden kazanmış on binlerce maden emekçisinden biri olan Hayriye Ülker, büyü bozulmadan önce madendeki hayata tanıklık edenlerden biri. Garp Linyitleri İşletmeleri maden sahasında 2,5 yaşında iken başladığı yolculuğunu, emekli olana dek aynı sahada yaşayarak ve çalışarak sürdürmüş. Bugün 84 yaşında olan Ülker, ömrünün yarım asırdan fazlasını madene vermiş. Madene dair hatırladığı ilk anıyla o uzaktaki geçmişi getirip önümüze tüm canlılığıyla koyuyor: “Galiba 4-5 yaşlarındaydım. Engelli bir kardeşim vardı. Küçük yaşta vefat etti. Kardeşimin cenazesi kaldırılıyor. Maden çok kalabalık, herkes gelmiş. Cenazede şeker dağıtıyorlar ve ben o şekerin peşinde koşturuyorum. Olan bitenin farkında değilim. Ne yaparsın çocukluk işte.”

Madende sadece işçilerin değil, işçilerle birlikte ailelerin de yaşadığını anlatan Ülker “Benim çocukluğum, genç kızlığım hep madende geçti. Evlendim, eşim dışarıda çalıştığı için yine madende ailemin yanındaydım. Emekli oldum yine madendeydim.” Ülker, madenden bahsederken “cennet” tanımını kullanıyor: “Anlatsam da bugün anlaşılması mümkün değil. Öyle bir birlik, beraberlik duygusu içindeydik. Evlerimiz bitişikti. Beyler sabah vardiyaya, hanımlar birbirine kahveye gider. Öğle vaktine dek yemekler yapılır, evin beyleri madenden gelip yemek yer sonra yine iş başı. Baş çavuşlar iş bölümü yapmıştır, herkes nereye gideceğini bilir madende. Öyle tepende dikilip çalış diye bağıran kimse olmaz. İşçiler, pavyon dediğimiz evlerde kalırdı. Mükellef zamanını da yaşadık. Mahkum zamanını da. Mahkumlar geldi, onlar da madende çalıştı. Hiç bir olay çıkmadı.”

MADENDE İLK İŞÇİ SENDİKASI

Hayriye Ülker'in anlattığı mükellefler, 1940 yılında çıkarılan mükellefiyet kanunu kapsamında zorunlu çalışanları ifade ediyor. 28 Şubat 1940´ta çıkarılan Milli Koruma Kanunu ile İkinci Dünya Savaşı´nın yol açtığı ekonomik sıkıntıların önüne geçilmesi için çıkarılan mükellefiyet kapsamında köylerde işi olmayan erkekler, muhtarlar vasıtasıyla mükellef memurlarına bildirilirdi. Mükellef memurları gözetiminde maden ocaklarına yollananlar arasında kaçma teşebbüsünde bulunan olursa askerler tarafından yakalandıklarında hemen kömür ocaklarına gönderilirdi. Kısacası, zorunlu bir mahkumiyet gibiymiş mükellef olmak o yıllarda.

Hayriye Ülker ve ailesinin madende yaşadığı dönemde çok sayıda mükellef ve mahkum bu ocaklarda çalışmış. Ancak her türlü zor koşula rağmen, madende çalışma huzurunun ve barışının bozulmadığını anlatıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de dönemin İşletme Müdürü Nadir Hakkı Önen.

İstanbullu bir aileye mensup olan Önen, İsviçre'de maden mühendisliği eğitimi almış. 1924'te Zonguldak'ta açılan Yüksek Maden Mühendisliği Mektebi- Ali'sinde hocalık yapmış. Garp Linyitleri İşletmesi'nin kurulmasıyla Soma'ya işletme müdürü olarak gönderilmiş. İşçi dostu olarak tanınan Önen'in yönetiminde işçi sağlığı uygulamalarına büyük önem verilmiş. Kamyonların kömür taşıdığı virajlı dağ yollarında kaza olmaması için bugün hala kullanılan iç bükey ve dış bükey ayna sistemi ilk kez Soma'da uygulanmış. Sendika kanunundan sonra Soma'da ilk işçi sendikası, Önen'in işletmesinde kurulmuş. Maden sahası içerisine okul da inşa ettiren Öner, işçilerin çocuklarını okuttuğu gibi, öğretmenlerin maaşlarını da kendi cebinden verirmiş.

‘DOKTOR AYAĞIMIZA GELİRDİ’

“Madendeki ilkokulun yanındaki sinema salonunda cumartesi günleri bütün okul film izlerdi” diye anlatıyor Hayriye Ülker: “Sadece eğitim değil, bütün ihtiyaçlarımız karşılanırdı. Dispanserimiz, doktorumuz, ambulansımız vardı. Herhangi bir sağlık sorunumuz olduğunda doktor ayağımıza gelirdi.”

Maaşların yeterli olduğu, geçim sıkıntısı yaşamadıklarını söylüyor: “Ama ocakta çalışanların maaşı biraz daha fazlaydı. Ocaktakiler kayrılırdı çünkü işleri zordu. Onlar için çıkan ekmekler bile daha büyüktü. İşçiler ocaktan çıkınca duş alır, tertemiz giyinip evlerine öyle giderlerdi. Her ay her aileye beş kilo şeker, yağ, makarna, pirinçten oluşan erzak verilirdi. Ailede madende çalışan iki kişi varsa iki ayrı erzak verilirdi. O kadar yağı ne yapacağımızı bilemezdik. Kömürümüz, odunumuz kamyonla gelirdi hatta emekli olduktan sonra bile odun kömüre para vermedim. Yaz tatillerinde ise kamp yerlerimiz olurdu. Soma'ya yakın Dikili, Kabakum, Bademli gibi sayfiye yerlerinde aileleri devre mülk usulü kampa yollardı işletmemiz. Çarşamba günleri madende yaşayan ailelere araba verilirdi, Soma pazarına giderdik. Pazara gidilmediğinde ise ayakçıya siparişlerimizi verirdik, ayakçı ne lazımsa eve kadar getirirdi.”

‘İŞÇİ AİLELERİ HİÇBİR ZAMAN SAHİPSİZ BIRAKILMADI’

Tarih boyunca dünyanın her yerinde en fazla ölümlü iş kazaları listesinin başında olan madencilik sektöründe hayat ocak altında zaten zor şartlarda yaşandığı için sosyal bakımdan da işçiyi gözeten, hoş tutan bir anlayış olduğundan söz ediyor Hayriye Ülker. İşçilerin toprak altında saatlerce kürek salladıkları madende yaşamak zor olmasına zor ama o dünyayı yaşayan ve bilenler için nostaljik de aynı zamanda.

Büyü bozulmadan önceki son tanık: Hayriye Ülker - Resim : 4
Madendeki kompresör ve madenciler

Hiç mi kötü bir anı yok, tek bir kaza bile mi olmadı peki madende? Yaşanan bir kazayı anlatıyor Hayriye Ülker: “Sadece bir kaza oldu, onu da hayal meyal hatırlıyorum, 14 yaşlarındaydım. 1950'lerin başı olmalı. Sanıyorum 50 işçinin vefat ettiği söylendi o zaman ancak benzer büyüklükte bir kaza o madende bir daha yaşanmadı.” Babam iki kompresör makinesi kurmuştu. Afacan ve Efecan diye isim vermişti makinelere. Evden kompresörlerin sesini dinlerdi herhangi bir sorun olur da anında müdahale etmek gerekir diye. Öyle titiz bir ustabaşıydı. Cebinden birkaç mühendisi çıkarırdı.”

Fakat babası Rüstem'i de bir kazada yitiriyor. Annesi dul, kendisi babasız kalınca işletme sahip çıkıyor aileye. Annesine iş veriliyor. Küçük Hayriye ise okumaya devam ediyor. “İşçi aileleri hiç bir zaman sahipsiz bırakılmadı” diyen Ülker, ilkokulu madende okuduğunu ve çok iyi eğitim aldıklarını dile getiriyor.

‘KOOPERATİFTE HER ŞEY SATILIRDI’

Hayriye Ülker de yıllar sonra tıpkı annesi gibi madende çalışmaya başlıyor. Galimko adı verilen kooperatifin hem satış elemanı hem muhasebecisi oluyor. Kooperatifte satılan ürün çeşitlerini aktararak devam ediyor: “Kooperatifimizde tencereden makyaj malzemesine, sucuktan yağı pirinci şekerine, ev eşyasından çeyizliğe aklına gelen her şey satılırdı. Galimko'da biz iki kadın çalışırdık. Çoğunlukla mal almaya ben tek başıma giderdim İzmir'e. 50 milyon nakit para veriyorlardı bana, otobüse binip gidiyordum. Satın alınacak ürünler belliydi zaten. Çocuk reyonundan kıyafet mi alınacak, girerdim seçer alırdım. Soma'ya gelince bir de o ürünleri fiyatlardım. Kooperatifin bütün muhasebesini madende çalışan yöneticiler yapardı. İşletme ayrıca her işçiye 1 milyon 200 binlik fiş verirdi. İşçi dilerse giysi dilerse gıda alışverişini yapardı. Anlaşmayı bizim kooperatifimizle yaparlardı. Kilometrelerce kuyruk olurdu madendeki satış mağazamızın önünde. Yazar kasa mı var o günlerde? Her şeyi elle yapardık. Kasada bir tek kuruş kayıp olsa gözümüze uyku girmezdi.”

‘ÖZELLEŞTİRME GELDİ, BERABERLİK BOZULDU’

Mühendisler, işçiler ve memurlar arasında bir ayrım var mıydı? Ülker’in cevabı “hayır” oluyor ve ekliyor: “Mühendisi de işçisi de memuru da aynı yerde yaşadık biz. Koskoca bir aile düşün. En ufak bir kötü gözle bakmak asla olmadı. Kimse evinin kapısını kilitlemezdi. Mahkûmlar geldiği zamanda bile kötü bir olay olmadı. Kız çocuklarının okumasına önem verilirdi. Hatta madendeki bir mühendis, beni ve birkaç işçinin kız çocuklarını akşam sanat okuluna yazdırdı. Böyle bir birlik ve dayanışma vardı aramızda. Bekâr olan çok sayıda kadın memur arkadaşımız vardı sonra. Misafirhanede kalırlardı. Ben alır evimde misafir ederdim çoğunu. Diyorum ya bugünden bakınca anlattıklarımı anlaman zor. Gerçek miydi? Evet, hepsi gerçekti. Sosyal haklarıyla, birlik beraberlik duygusuyla bambaşka bir dünyaydı maden. Ne zaman özelleştirme gündeme geldi, bu dünya da bozuldu. Her şey bitti, tükendi, dayanışma kalmadı. Ben o dönem emekli olmuştum. Pek çok arkadaşım da emekliye ayrılmıştı. Ama bazılarımızın çocukları madende çalışmaya devam etti. Ne var ki, onlara bıraktığımız dünya artık eski dünya olamadı bir daha.”

27 Nisan 2022 Çarşamba

AJANS BAKIRÇAY: Emanet Zaman'ın izinde İzmir

 


20. yüzyılın başlarında İzmir'de yaşayan Levanten aileler, kentin Rum ve Müslüman mahallelerinde akıp giden yaşam, gizemli casus Avinaş, bağımsız ruhlu Edith, Rum kızı Panayota, Sümbül, Miralay Hilmi Rahmi ve diğerleri...

Yazar Defne Suman’ın ilk basımı 2016'da yapılan Emanet Zaman adlı romanı, "Doğu'nun İncisi" İzmir'in 1900'lerden 1970'lere uzanan tarihini, İzmir’in kimliğinin en çok değişime uğradığı 20. yüzyılın ilk çeyreğinde geçen kurgusal olaylar eşliğinde anlatan bir roman. Bu anlatının peşinden, yazar Defne Suman'ın rehberliği ve Nomad Mind girişiminin organizasyonu ile, İzmir'in geçmişine yolculuk yaptık geçtiğimiz günlerde. O İzmir ki, 35 matbaa, 30 gazino, 57 otel, 150 okul, 81 eczane, 15 hastane, 269 meyhanenin olduğu; Osmanlıca, Rumca, Fransızca, İspanyolca,Ermenice gazete ve dergilerin yayınlandığı kozmopolit yapısıyla bugünün İzmir'inden çok farklı bir kültürel atmosfere sahip bir kentti.


Roman karakterlerinin peşinden kentin sokaklarında yürüdük. Kemeraltı'nın tarihi hanlarında soluklandık. Bir zamanlar bu sokaklarda Türkçe, Rumca, Fransızca ve Ladino dillerinde sohbetler edildiğini, şarkılar söylendiğini, hatta belki de okkalı küfürler edildiğini hayal ettik. Kültürpark'ta ulu bir manolya ağacının altında kentin yangınla yitirdiği o şaşaalı geçmişi düşündük. Gözlerimiz Kemeraltı'nın en eski otellerinden, 19. yüzyıl sonularında yapılmış, son dönemlerinde kimsesizlere ev sahipliği yapan Şükran Oteli'ni aradı ancak geçen yıl itibariyle, restore edilmek üzere kapılarını kapattığını öğrendik.

Kemeraltı'ndan Anafartalar Caddesi'ne, oradan Basmane'ye ve Fuar'a uzandığımız bu gezide kimi yapıların yenilenerek yaşamaya devam ettiğini gördük. Bunlardan biri de Abacıoğlu Hanı'ydı. Kemeraltı Başdurak Cami'nden, Arasta'ya giden Anafartalar Caddesi'nin sağ tarafında, ortada bir avlu ve bu avluyu çevreleyen iki katlı dükkânların yer aldığı asimetrik planıyla karşımıza çıkan Han 18'inci yüzyıl başında Hacı Mustafa Ağa tarafından yaptırılmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında, sebze ve meyve hali işlevi görürken, çevre ilçelere yolcu ve yük taşıyan motorlu araçlar için hareket merkezlerinden biri olarak kullanılmış. "İzmir Tarihi Liman Kenti" ismiyle UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne kabul edilen Kemeraltı, bugünlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Vakfı, Kentimiz İzmir Derneği ve TARKEM öncülüğünde yeniden ayağa kaldırılıyor. Abacıoğlu Hanı da bu kapsamda kentin kültürel mirasın yeniden kazandırılan mekanların başında geliyor.

Havra Sokağı'na yöneldiğimizde ise taa İstanbul'dan Balık Pazarı'nın kokuları geldi adeta burnumuza. İzmir Büyükşehir Belediyesi Konak ile Kadifekale arasındaki tarihi aksı canlandırmak ve bölgenin cazibesini artırmak için Kemeraltı’ndaki Havra Sokağı'nı yenilemiş. Bir zamanlar İzmir'deki Yahudi cemaatinin yaşadığı en önemli alanlardan biriymiş bu sokak ve mahalle. 1492'de Katolik İspanya'dan kovulan Yahudiler, kitleler halinde göç etmek zorunda kaldıklarında önemli bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sığınmış. İstanbul, İzmir, Ödemiş, Tire, Aydın gibi yerlere yerleşmişler. 17. yüzyılda İzmir yıldızı parlayan bir liman kenti olduğu için Yahudilerin çoğu Kemeraltı bölgesinde yerleşmeyi tercih etmiş. Havra sokağı ve hemen arkasında bugün ayakta kalmış olan toplam dokuz adet sinagog bulunuyor. Ayrıca bu bölgede Kemeraltı Camisi, Başdurak Camisi, Kestanepazarı Camisi, Şadırvan Camisi ve Hisar Camii gibi anıtsal yapılar yer alıyor. Hepsi de 1600'lü yıllarda inşa edilmiş.

Bir sonraki durağımız Kültür Park'tı. Ya da İzmirlilerin zihnindeki yerleşik adıyla Fuar. 1936'da Başbakan İsmet İnönü tarafından açılışı gerçekleştirilen 6. İzmir Enternasyonal Fuarı ile birlikte hizmete giren Kültür Park, 1922 İzmir Yangını'na dek Ermeni mahallesiymiş ve kentin en büyük dini yapılarından biri olan Aziz Stepanos Kilisesi bu bölgede yer alıyormuş. Ancak bölge yangınla birlikte harabe haline gelmiş ve buradaki tüm yaşam izleri yangınla birlikte kökten silinmiş. İzmir Ermenilerinin 1922 yangını ile sadece İzmir değil civar illerde ve yerleşim yerlerindeki izleri de yok olmuş. Yangın sırasında sağ kalmayı başarabilenler çoğunlukla Yunanistan ve Arjantin’e göç etmişler.

Gelmiş geçmiş tüm savaşlarda en büyük bedeli sivil halkların en ağır şekilde ödediği gerçeği ile bir kez daha yüzleşiyoruz eski İzmir'i düşünürken...

"Emanet Zaman"ın izinde Smyrna'yı hayal etmemize olanak sağlayan bu geziyi düzenleyen Nomad Mind inisiyatifi genç bir oluşum olarak kent kültürü ve bilincini yaşatmak adına çeşitli projelere imza atıyor. Nomad Mind ekibine, kentin kültürel hafızasına dair çalışmalarını çoğaltmalarını dileyerek bir kez daha teşekkür ediyoruz.

***
Emanet Zaman'ın tanıtım filmine 
https://defnesumanblogs.com/tag/emanet-zaman/ linkinden ulaşabilirsiniz.

Yazıda kullanılan görseller www.levantineheritage.com'dan alınmıştır.


Özgür Duygu Durgun - 'Emanet Zaman'ın izinde İzmir...

3 Şubat 2022 Perşembe

AJANS BAKIRÇAY: Orada bir ada var uzakta!


 Çağdaş Türk öykücülüğünün başarılı isimlerinden, Egeli yazar Ahmet Büke'nin yeni romanı Deli İbram Divanı (Can Yayınları) kısa süre önce okurlarla buluştu. Yayıncılığın can çekiştiği, kitap fiyatlarının deyim yerindeyse uçtuğu bu dönemde peş peşe iki baskı yapan roman, okurun bu koşullarda bile iyi edebiyatın peşini bırakmadığını göstermesi açısından sevindirici.

1970, Manisa-Gördes doğumlu Ahmet Büke'yi önce öyküleriyle tanıdık. 2004'te İzmir Postası'nın Adamları'nı, 2006'da Çiğdem Külahı'nı, 2008'de Oğuz Atay Öykü Ödülü alan Alnı Mavide'yi, 2010'da Sait Faik Hikaye Armağanı'na layık görülen (2011) Kumrunun Gördüğü'nü, 2011'de Ekmek ve Zeytin'i, 2012'de Cazibe İstasyonu'nu, 2014'te Yüklük'ü, 2019'da Varamayan'ı yayınladı Büke. Deli İbram Divanı ise yazarın ilk romanı.

Egeli bir balıkçı ailesinin yaşam kavgasını anlatıyor bu romanda Ahmet Büke. Adalet arayışı, yoksulluk, hırs ve açgözlülük, vahşi bir talan ve buna rağmen direniş, onurlu bir hayat kavgası gibi motifler öne çıkıyor. Aslında bir hayatta kalma destanı Deli İbram Divanı. Kötülerin karşısında iyiliğin, hainliğin karşısında mertliğin kavgasını verenlerin hikayesi.

Demokrat Parti döneminde, İzmir körfezi açıklarında, kendi halinde insancıklarıyla sade bir yaşamın sürdüğü bir adadayız. Balıkçılık ve dalyancılıkla geçimini sürdüren adanın sakinlerini tanıyoruz önce. Balıkçı, Demirci Asım, Zina Mehmet, Eczacı Süleyman, Balıkçı'nın oğlu Osman, Osman'ın annesi ve Köstence'nin ermişi, abdalı Deli İbram.

Ekonomik gücü ve siyasi nüfuzuyla dalyancıların ekmeğine göz diken, vahşi yunus avlama yöntemleriyle küçük adayı büyük tüccarlara peşkeş çekmek isteyen Eczacı Süleyman'a direnen Balıkçı ve yol arkadaşı Asım'ın mücadelesine tanık oluyoruz. Balıkçı'nın oğlu Osman, Osman'a İzmir çukurunu öğretirken birtakım karanlık işler çeviren Yusuf Reis, Osman'a İzmir'i sevdiren Leyla, olacakları önceden bilen, aklı evvel Deli İbram teker teker sahnedeki yerlerini alıyor.

Karantina'sı, Karataş'ı, Güzelyalı'sı ile İzmir de bir roman kahramanı olarak süzülüyor sahneye. Yusuf Reis, hamisi olduğu Osman'ı İzmir'de dolaştırıyor. Onların peşinden bir bakmışsınız ''Demirden saçlarına tünemiş güvercinleri kovalayan Basmane Garı'' çıkıyor karşınıza. Yahudisi, Bulgarı, Boşnak muhaciri, Giritlisi,Rumelilisi, Kürdü, Karadenizlisiyle ''has insan kokan sokakları'' arşınlıyorsunuz İzmir'de.


Deli İbram Divanı, dokunduğu meselelerin gerçekçiliği ve güncelliği kadar masalsı diliyle de iyi bir roman. Ayrıca denizciliğe dair bilgi edinmek isteyenler için merak uyandırıcı bir kitap. Ahmet Büke, romanı yazmadan yaklaşık 1,5 yıl denizcilikle ilgili eline ne geçerse okumuş. Bununla da yetinmemiş,denizcilerle tanışmış, teknelerinde çalışmış. Dalgıçlık öğrenmiş. Hatta amatör kaptan ehliyeti bile almış. Ve en önemlisi, denizcilik kültürü ile ilgili genişçe bir kaynakça hazırlamış Ahmet Büke. Deniz Kitaplığı adını verdiği, 

https://denizkitapligi.blogspot.com/ adresindeki blogu deniz edebiyatına ve denizcilik tarihine meraklı olanlar mutlaka göz atmalı.

"İzmir Körfezi'nin yanağındaki alımlı bir kadın beni gibi'' duran Kösten adasının ise çok özel bir yer veri var romanda. Burada küçük bir parantez açıp, romandaki tek kafa karışıklığı yaratan unsurun adanın ismi olduğunu belirtelim. Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'sinde Kösten adıyla bahsedilen adaya yazar Köstence demeyi seçmiş. Haliyle aklımız önce Romanya'nın Karadeniz kıyısındaki liman kenti Köstence'ye gidiyor.Ama bu Köstence o Köstence değil!

Peki, Kösten adasının nasıl bir öyküsü var? Gelin biraz da tarih anlatsın;

Türkiye'nin dördüncü büyük adası olan Kösten ya da diğer adıyla Uzunada, 1. Dünya Savaşı öncesinde 2-4 bin dolayında Osmanlı vatandaşı Rum'un vatanı olmuş. Kilise ve manastırları olan adanın halkı küçük ahşap tekneleriyle, Anadolu kıyıları, Ege adaları ve Yunanistan arasında taşımacılık yaparmış.

Bianet yazarı, mimar Arif Şentek'in aktardığına göre; Batı Anadolu’da yaşanan gayrimüslim unsurları temizleme harekâtından Ada sakinleri de nasibini almıştır. İttihatçıların desteği altındaki çeteler Ada’yı basmış, halkı Ada’yı terke zorlamıştır. Dönemin İzmir Valisi (İttihat ve Terakki'nin önde gelen isimlerinden) Rahmi Bey, Ada’ya gelerek, güvenliklerinin sağlanacağını söylerse de inandırıcı olamaz, yaşanan katliam karşısında Ada halkı kesin göçe kararlıdır. Yunanistan’dan gönderilen bir gemi ve ardında kendi tekneleriyle Ada’yı terk ederler. O göçü bir tanık şöyle anlatıyor: "Böyle bir şeyi bir daha görmek istemem. Gemide boş olan her köşede eşekler, keçiler, koyunlar, domuzlar ve kümes hayvanları; her yaştan erkek, kadın ve çocuk kalabalığına karışmıştı… Denkler üst üste yığılmıştı. Evlerin kapılarını, panjurlarını bile sökmüş götürüyorlardı… Buharlı geminin arkasında 15, belki daha fazla küçük tekne gidiyordu. Onlar da eşya doluydu."

Savaşın başında Kösten adasını terk edenler, Osmanlı ve müttefiklerinin 1918’de yenilgisinden sonra Ada’ya geri dönse de bu dönem 1922 Eylül’üne kadar ancak dört yıl sürebilmiş.

İNGİLİZ İŞGALİ

Kösten adasının tarihinde, 1. Dünya Savaşı'nda İngiliz işgali de var. İngiltere burada kurduğu üs ile İzmir ve çevresini abluka altında tutmuş. Ada, 6 Mayıs 1916’da yapılan baskın sonrası kurtarılmış ve İngilizler adayı boşaltmak zorunda kalmış. Bu sancılı günlerde İzmir sadece İngilizerden değil olası bir bombardımandan da kurtulmuş. Savaşın sonuna kadar Kösten Adası Türkiye'de kalırken, adayı geri alan Alman Topçu Binbaşı Lierau’ya Osmanlı Altın Liyakat Madalyası verilmiş.

Tarihçi Sehernaz Güvenbaş ve Mesut Güvenbaş, "Alman Topçu Bi̇nbaşı Li̇erau’nun Di̇li̇nden Kösten Adası’nın Kurtarılması" başlıklı makalelerinde, 1. Dünya Savaşı'nda Kösten adasının stratejik önemine dikkat çekiyorlar:

"Kösten Adası, İngilizler için Midilli öncesi önemli bir merkez haline gelmişti. Çanakkale başarısızlığı sonrası İtilaf Devletlerinin, İzmir’e karşı gerçekten bir teşebbüse girişecek olması halinde, Kösten Adası elbette önemli bir üs olacaktı. Bu anlamda Kösten’in İngilizlerden geri alınması gerekiyordu. Bu nedenle hazırlıklar yapılmaya başlandı. Gelibolu yarımadasında da önemli görevler yapan 36 Numaralı Avusturya 15’lik Obüs Bataryası İzmir’e yollandı. Batarya komutanı Avusturyalı Yüzbaşı Manouschek’ti. Bu batarya Urla Yarımadasının en uzak ucuna sevk edildi ve mevziiye girdi. 17 Nisan 1916 gününden itibaren Batarya İzmir Körfezi’ni korumaya hazırdı. Kösten Adasını topa tuttu. Ancak, Kösten Adası’ndaki İngiliz tayyare hangarı bu mevziden vurulamıyordu. Bu dakikadan sonra Alman Binbaşı Lierau Kösten Adası’nın nasıl bombalanabileceğini düşünmeye başladı ve başarılı olduğu harekâtı kendi dilinden yazıya döktü. Binbaşı Lierau’nun dilinden aktarılan baskın, film senaryolarını aratmayacak bir macerayı tüm ayrıntılarıyla birincil kaynaklara dayalı olarak sunmaktadır. Kösten Adası’nın kurtarılması Birinci Dünya Savaşı’nda, İzmir ve çevresi üzerindeki ablukanın azaltılmasına yarayacak sonuçları gözler önüne sermektedir."

İZMİR BOMBARDIMANDAN KURTULDU

1915 – 1916 İzmir’in savunulması ve Kösten Adası’nın fethi meselesine dönemin 5. Osmanlı Türk Ordusu Komutanı Liman von Sanders Paşa, ''Türkiye'de Beş Sene'' adlı kitabında da yer veriyor. Liman von Sanders, İzmir limanına hakim noktada olan adanın İngilizler tarafından işgal edildiğini, adaya bir uçak hangarı ve topçu yerleştirildiğini;İngiltere'nin çevredeki müttefik savaş gemilerini mayın ve ağlarla koruduklarını anlatıyor. Bu gemilerden açılan ateşlerle Urla sahillerinin hasara uğradığını, çoğu Rum olan halkın evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kaldığını ifade ediyor. Adaya yönelik kurtarma harekatını haber alan İngilizler ise İzmir'i, asker sivil demeden bombardımana tutmakla tehdit ediyor. Neyseki bu korkunç tehdit, işgalin sona erdirilmesiyle gerçekleşmiyor.

Adanın yakın tarihinde ise, 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş'in bir süreliğine siyasi sürgün olarak buraya gönderilmiş olmaları dikkat çekiyor. Halen Deniz Üs Komutanlığı'nın bulunduğu askerî bir ada olan Kösten adasına sivillerin girmesi yasak.

BİR ZAMANLAR UZUNADA

Denizcilik tarihi ve denizcilik mirası konularında çalışmaları olan kaptan Uluç Hanhan'ın kaleme aldığı ''Bir Zamanlar Uzunada'' adlı kitap, Ada'ya dair muhtemelen yayınlanmış Türkçe tek kaynak. Hanhan, Uzunada ile ilgili ilk çıkan kitabın 1940''da İzmirli Levanten Edmund H. Giraud’un yazdığı “Days off with gun, rod and yacht around İzmir, Turkey” olduğunu söylüyor. Giraud'lar Ada'da bir sayfiye evi de yaptırıyorlar.

Denizci ve asker çocuğu olan Hanhan'ın çocukluk yılları Uzunada'da geçmiş. 1934'te Atatürk'ün Ada'yı ziyaret ettiğini, Ada'ya vapurların işlediğini ve hatta Ada'da çıkan bir gazete bile olduğunu söylüyor deneyimli kaptan ve ekliyor: ''Kitabı okurken, Büke’nin adayı anlatan bölümlerinde ilk çocukluk yıllarıma seyahat ettim. Adanın kekik kokan havası, muhteşem denizi, koyları, doğası, çalısı çırpısı, yaptığımız savaşlar, esir pazarı, adada serbestçe dolaşan inekler, boğalar, eşekler, atlar, yaz akşamları, komşuluklar, kışın esen sert poyrazlar, işkampavyalar, denizci asker ağabeylerimiz, arkadaşlarımız daha neler neler."

Masal bu ya, belki bir gün Ege'nin görünmez adası Uzunada da mavi sularında yunusların, sokaklarında Balıkçı'ların, Osman'ların, Leyla'ların, Deli İbram'ların dolaştığı cıvıltılı günlerine yeniden kavuşur.
---------------------------
Kösten adasına dair bu yazıda yararlanılan kaynaklar:

https://m.bianet.org/biamag/tarih/211540-izmir-korfezinde-bir-uzunada

http://www.turkmacar.org.tr/avusturya-macaristan-gazetelerine-gore-1915-1916da-izmirin-savunulmasi-ve-kosten-adasinin-fethi/

https://atif.sobiad.com/index.jsp?modul=makale-detay&Alan=sosyal&Id=SlKHeXcBu-adCBSE2JFz

https://denizkartali.com/38643.html

Özgür Duygu Durgun - Orada bir ada var uzakta!

1 Şubat 2022 Salı

AJANS BAKIRÇAY: Ayvalık'ta İspanya'nın renkleri

 

Basklı bir baba ile Galiçyalı bir annenin çocuğu olarak Madrid'de doğan Ana Gomez de Pablos, hayatının büyük bölümünü ülkesinde değil Türkiye'de yaşamış gözüpek bir girişimci. 90'larda Taksim'de eğlence sektöründe kendine popüler bir yer edinen Ana, şimdilerde çoğu şehirlinin düşlediği gibi, bir Ege kasabasına yerleşip huzuru seramik atölyesi açarak buldu.

1994'te Türkiye'ye yerleşen Ana Gomez de Pablos, uzun yıllar Taksim ve Galata'da çeşitli mekanlar işletti. O yıllar Taksim'de gece ve eğlence hayatına aşina olanlar veya yeni başlayanlar muhtemelen iyi hatırlar; 90'lara kadar pavyonları, 3.sınıf otelleri ile pek de tekin bir yer olmayan Taksim'de hayat 90'ların ortalarından itibaren hızlı bir değişim geçirdi. Kemancı, Hayal Kahvesi, Karavan gibi mekanlar Taksim'e cıvıl cıvıl bir gençliği çekmeye başlarken; 2000'lere gelindiğinde İstanbul'daki expatların, üniversite öğrencilerinin ve beyaz yakalıların sayısı hızla çoğalmıştı. İstiklal Caddesi'nden Galata'ya uzayıp giden eğlence hattına İspanyol tatlarını ilk taşıyanlardan biri Ana Gomez de Pablos'tu.

Zaman içinde Beyoğlu'nun çehresi ve insan profili değişirken 90'ların gözde eğlence mekanları birer birer kapandı. Bugün, o dönemi yaşayan kime sorsanız bugünkü İstanbul'u tanımakta zorlanıyor. Ana ise büyükşehir yorgunu olanların yerleşme rüyası kurduğu, Kuzey Ege'nin güzel ilçesi Ayvalık'ta yepyeni bir serüvene başladı.

BİR ÇANTA GÜMÜŞLE BAŞLAYAN TÜRKİYE MACERASI

Ana Gomez de Pablos: "Babam Bask bölgesinden San Sebastian kentinden, annem ise Galiçyalı. Madrid'de dünyaya gelmişim. İstanbul'u tanıyana kadar tüm hayatım Madrid'de geçti. Sosyoloji okuyordum ama erken yaşta çocuk sahibi olunca üniversite eğitimini bıraktım. Açıkçası akademik kariyer yapmak ilgimi çekmİyordu. Önce bir reklam ve tasarım ajansında çalıştım; ardından el sanatları üzerine hem tasarım hem de ticaret yapmak üzere Madrid'de bir dükkan açtım. Malzeme almak için sık sık Afrika'ya, Latin Amerika ülkelerine seyahat ediyordum. Türkiye'ye ilk defa bu amaçla geldim.

1994'te İstanbul'a yerleştim. Bir veya iki sene burada yaşarım diye düşünüyordum ama hayat bambaşka fırsatlar sundu ve kaldım. O zamanlar Taksim'de çoğunlukla rock ve heavy metal dinleyenlerin gittiği mekanlar vardı. Etiler veya Bebek'teki eğlence mekanlarına girmek için ciddi para harcamalıydınız. Taksim ve Galata ise bugünkü gibi modern ve gelişmiş değildi. Makul bir para ödeyerek içki içip dans edebileceğiniz mekan sayısı yok denecek kadar azdı. Bense zengin bir eğlence ve yeme-içme kültürüne sahip olan İspanya'dan gelmiştim. İstanbul'da herkese hitap eden bir mekanın eksikliğini görüyordum. Makul bir para ödeyerek içki içip dans edebileceğiniz mekan sayısı yok denecek kadar azdı. İmam Adnan sokaktaki ilk Madrid Bar'ı bu koşullarda açtım. İşler umduğumdan iyi gidince birkaç yıl içinde İpek Sokak'a taşındık.

Önceleri, çok uzun bir süre hiç müşterimiz olmadı. İspanya'dan getirdiğim dekorasyon malzemeleri, afişler, süslemelerle çok özenerek mekanı dekore etmiştim. Hatta ilgi çeker diye 'Flamenko rock bar' afişleri hazırlatmıştım. Flamenko ve rock'ın aynı cümle içinde yer alması aslında absürt olsa da müşteri çekmek için her şeyi deniyordum. Derken bir gün barın kapısından bir grup İngiliz turist girdi ve o gün talih bizden yana dönmeye başladı."


İngilizler başka turistleri de getirir. Mekan her gün ağzına kadar dolmaktadır. İstanbul'u mesken tutan yabancılar yeni mekanın müdavimidir artık. Hatırı sayılır Türk müşteri de vardır. 90'ların sonu Taksim artık o sefil görüntüsünden kurtulmuş, orta sınıf ve üstündekiler için bir cazibe merkezi olmaya başlamıştır. Beyoğlu Hayal Kahvesi, Jazz Stop gibi kaliteli mekanlar açılmıştır.

Ana Gomez de Pablos: "Yine de o yıllar Türkiye kapalı bir ülkeydi. Yeni olan, yabancı olan ilgi çekiyordu ve böyle bir mekanda olmak sanırım Türklere de cazip geliyordu. İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar, Almanlar, adeta Birleşmiş Milletler gibi uluslararası bir sosyal ortam yaratmıştık. Beyoğlu o zaman bugünkü gibi bar ve restorana doymuş değildi. Komşularımız işletmeler değil; o semtin terzisi, kasabıydı. Esnafla dostane ilişkiler kurmuştuk, mesela iyi tavla oynamayı onlardan öğrendim."

Peki, Beyoğlu gibi bir yerde o yıllarda mekan açmak "yabancı" bir kadın için zor olmadı mı, korkup çekinmedi bu "erkek" dünyasına girmekten?

Ana Gomez de Pablos: "Neden korkayım? Gayet rahattım. Zaten İspanyol olduğumu söyleyince etrafımda bir hayran kitlesi oluşuyordu. Çalışıyor ve iyi para kazanıyordum."

Ana için güzel başlayan işletmecilik serüveni bir 10 yıl daha devam eder. 2003 yılının Kasım ayında İstanbul'da Neve Şalom ve Beth Israel sinagoglarına bomba yüklü araçlarla yapılan saldırı ve bu kanlı saldırıdan sadece beş gün sonra Galatasaray'da İngiliz Konsolosluğu'na yönelik yeni bir terörist saldırı kentin tüm huzurunu bozar. Kimse uzunca bir süre İstiklal caddesine çıkamaz. Ana ise Galata'daki yeni mekanını henüz üç ay önce açmıştır.

Ana Gomez de Pablos: "Müşterilerimin yarısı Sefaradlardan (1492'de İspanya'da engizisyondan kaçarak Osmanlı'ya sığınan ve çoğunlukla İstanbul'da yerleşik hayat kuran, bugün sayıları hayli azalsa da varlığını koruyan Musevi topluluğu) oluşuyordu. Herşey bıçak gibi kesilmişti. Çok zor günlerdi. Sonra toparladık, iyi gidiyoruz derken bu kez Taksim ve Galata'da yol çalışmaları, Taksim Meydanı düzenlemesi gibi uzun süren altyapı işleri nedeniyle işler durdu. 2013'te ise ciddi bir iflasın eşiğine geldik. Türkiye'de bir ömür geçirdim. Dile kolay 28 sene. Pek çok kriz yaşadım ve her şeye hazır olmayı öğrendim. Türkiye'de yaşananların yarısı bugün İspanya'da yaşansa insanların korkudan ödleri kopar, yapamazlar. Ama buradaysan korkmuyorsun, alışıyorsun. Ben de alıştım ama artık 50'li yaşlarıma geliyordum. Tüm bu olumsuz olayların üstüne bir de babamı kaybedince depresyona girdim."

Ana, çareyi İstanbul'dan uzaklaşmakta bulur. Babasından kalan bir miktar parayla son durak dediği Ayvalık'a yerleşir. Bir dostunun önerisiyle başladığı çini kursunun ardından seramik öğrenMeye ve üretmeye başlar. Bir zamanlar Giritli kaçakçıların kol gezdiği; bugün hala tarihi dokusunu koruyan Macaron mahallesinde İspanyol'un Atölyesi'ni açar. O gün bugündür, cephesi tarihi Rum evlerine bakan atölyesinde İspanya'nın renklerini, çizgilerini kendi tasarımı olan seramiklere taşıyarak hayatını kazanıyor.

STARBUCKS'IN GELMESİYLE İSTİKLAL CADDESİ DE OTANTİKLİĞİNİ KAYBETTİ

Peki İstanbul'u, Beyoğlu'nu hiç özlemiyor mu?

Ana Gomez de Pablos: "İstanbul benim için kendi evim gibiydi. İlk geldiğim zamanlar bu kadar uzun kalacağımı hiç planlamamıştım. İki sene sonra tam 30 yıl olacak. Sizde nasıl söyleniyor bilmiyorum ama biz İspanya'da hızlı akan zaman için' 'Yağmur gibi geçti' deriz. Türkiye'ye yerleştiğimden bu yana zaman benim için yağmur gibi geçti.

İstiklal Caddesi'nde bir zamanlar vitrinlerinde kadın iç çamaşırları olan, eski dükkanlar vardı. O vitrinleri hatırlayanınız var mı? Benim için İstiklal Caddesi buydu. Ne zaman ki Starbucks, Mc Donalds, Benetton gibi büyük markalar dükkan açmaya başladı İstiklal bence o zaman tüm otantikliğini kaybetti. Artık o İstanbul yok. Sadece İstanbul'a veya Türkiye'ye özgü bir şey değil bu değişim. Dünyanın neresine giderseniz gidin böyle.

Oğlumla birkaç sene önce bir Afrika seyahati yaptık. Afrika'ya 90'lardan beri giderim. Köylerini gezdim, eğlencelerini, otantik danslarını izledim. Oğlumla Senegal'e gittiğimizde ona benim gördüklerimi göstermek istedim ama artık öyle bir dünya yoktu. Dağ köylerine gidiyorsunuz, sizi cep telefonunda tekno müzik açıp dans eden çocuklar karşılıyor. İstanbul'a bugün ne oluyorsa dünyanın her yerinde aynı şey geçerli aslında."

Özgür Duygu Durgun - Ayvalık'ta İspanya'nın Renkleri...

Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

2024 GAZETE DUVAR: Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

  https://www.gazeteduvar.com.tr/halkci-belediyecilik-turkiye-icin-utopya-mi-haber-1665616 Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki ...