İzleyiciler

24 Şubat 2016 Çarşamba

BOUN HABERLER: Akdeniz: ''Kara mı denizi çevreliyor, deniz mi karayı?''

Osmanlı döneminde Akdeniz’in bağlantılar, ağlar ve zenginlikler alanı olan ve aynı zamanda çatışmalar, savaşlar ve sınır anlaşmazlıkları ile dolup taşan güney ve doğu kıyılarındaki ticaret kentlerinin sosyolojik ve ekonomik tarihi kapsamlı bir kitapla okurların karşısında. ‘’Osmanlılardan Günümüze Doğu Akdeniz Kentleri’’ kitabını Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Biray Kolluoğlu ile Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Toksöz yayına hazırladı.
 
 

İş Bankası Kültür Yayınları arasından kısa süre önce yayımlanan ‘’Osmanlılardan Günümüze Doğu Akdeniz Kentleri’’, Türkiye ve dünyadan 14 yazar ve akademisyenin makalelerini bir araya getiriyor. Kitabı Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Biray Kolluoğlu ile Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Toksöz yayına hazırladı. Kitabı dilimize İngilizce aslından Neyyir Berktay çevirdi.

Yüzyıllar boyunca, dünyanın en işlek ve canlı ticaret yollarının bulunduğu bölge olan Akdeniz’in sosyal tarihini ticaret kentleri üzerinden okumaya davet eden bu çalışmayı yazarlar Toksöz ve Kolluoğlu, 2008 yılında aramızdan ayrılan bilim insanı Faruk Tabak ve geçen yıl yitirdiğimiz Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümünün değerli öğretim üyesi Vangelis Kechriotis’e ithaf ediyorlar.
Kitap, 1350’lerden 1850’lere kadarki uzun dönem boyunca Doğu Akdeniz’in ekonomik ve toplumsal yapısında yaşanan büyük ölçekli değişimleri konu alırken ‘ticaret kentlerinin toplumsal, kültürel ve siyasal düzlemlerdeki olaylarla karşılıklı ilişkisi nasıldı?’’, ‘’Akdeniz’in sosyal tarihini liman ve ticaret kentleri üzerinden okuyabilir miyiz?’’, ‘’ Bir bütün olarak Akdeniz bölgesi, siyasal iktidarlardan ve kültürel kimliklerden görece bağımsız yapısal bir birlik sunuyor mu?’’ gibi sorulara cevaplar sunmaya çalışıyor.

Yazarların ortak perspektifi, kentleri ekonomik yapıya bağlayan dünya sistemi analizi çerçevesinde düşünmeleri ve sorgulamalarını, "kozmopolitizm kavramını ulus-devlet imgeleminden ve Avrupa hegemonyasından özgürleştirme" hedefi etrafında geliştirmeleri olarak göze çarpıyor. Bu ortak çabanın ağırlık noktasını İzmir, Selanik, Beyrut, İskenderun ve İstanbul gibi 19. yüzyıl küreselleşmesinin kapıları ve düğüm noktaları olan liman kentleri ve onların artalanları oluşturuyor.
Prof. Dr. Biray Kolluoğlu ve Doç. Dr. Meltem Toksöz kitabın başında, Akdeniz’in tarih boyunca önemine dair şöyle bir girizgâh yapıyorlar:

 ‘’Dünyayı zihnimizde kıtalar üzerinden haritalarız. Bunun altında, geniş su kütlelerinin insan, mal, haber ve bilgi akışının önünde sınırlar, kısıtlar, engeller oluşturduğu, karasal alanların ise kavuşma ve aidiyet olduğu algısı yatar. Belki de Akdeniz, tarihsel ilişkileri ve birliği temsil eden tek su kütlesidir. Burada, en azından 19. yüzyıla kadar deniz, onu çevreleyen toprakları gölgede bırakarak, ‘’kara mı denizi çevreliyor, deniz mi karayı?’ sorusunu anlamlı kılmıştır. Akdeniz bu önemini geçen yüzyılda kaybetmiş görünmektedir. Modern dünyanın görülmemiş dinamizmi ve sersemleştirici hızı önceki dünyaları yok edip sisli anılara dönüştürmüştür, öyle ki günümüzde egemen coğrafya söyleminde kıtaların batılarından, ortalarından ve doğularından söz ediliyor. Akdeniz’in kapitalist toplumsal değişim girdabından yüzeye çıktıktan sonra en fazla kuzey ve batı kıyılarında ışıldamasının nedeni belki de budur.
Gerçekten de, değişimin göz kamaştırıcılığının imgelemimizi şekillendirdiği koşullarda, tarihsel sürekliliğin sıkıcı olarak algılanıp bir kenara atılması şaşırtıcı değildir. Akdeniz’in, özellikle de doğu kıyılarının oynadığı rolün yüzyıllara uzanan sürekliliği heyecan verici toplumsal değişim katmanları altına gömülmüştür’’.
Kitabı oluşturan akademik üretim sürecinin aynı zamanda ‘’Doğu Akdeniz ticaret kentlerinin kartografisini oluşturmaya doğru bir haritalama’’ çabası olduğunu belirten Kolluoğlu ve Toksöz ile bu kapsamlı çalışma üzerine konuştuk.
Kitabı hazırlarken hareket noktanız neydi?
Biray Kolluoğlu: Meltem Toksöz ile 2003-2004’te Almanya’da doktora sonrası araştırma yapıyorduk. Bu kitabı hayal etmeye 2004’te Berlin’de bulunan Wissenschaftskolleg’de başladık. ‘’Osmanlı liman kentleri’’ araştırmacıların ilgi alanına Fernand Braudel Center’dan yayılan dünya sistemi perspektifine gireli 10 yılda fazla olmuştu o sırada. Bir süredir araştırmacılar, 19. Yüzyıl Akdeniz ticaret kentlerine veya diğer adıyla liman kentleri üzerine çalışmalar, konferanslar artıyordu. Bu araştırmacılar tek başına liman kentleri ile ilgilenmiyorlar, periferileşme süreçlerine de odaklanıyorlardı. Biz de bir anlamda bu grup içindeydik. 21. yüzyılın başında milli devlet modelinin zorlandığı, toplumsal gerginliklerin çoğaldığı, etnik çatışmaların arttığı bir dönemde, nasıl oluyordu da insanlar 19. Yüzyılda bu karmaşık, farklı dillerin, etnik kimliklerin, dini kimliklerin farklı kültürlerin olduğu şehirlerde bir arada, göreceli olarak barışçıl, ticaretin yükseldiği alanlar yaratmışlardı? Biz de bugünden bakarak biraz bu temalar üzerinde düşündük ve geriye dönüp bakmak istedik. Bu yollar yeni yollar değildi, bu şehirler ilk defa bağlanmıyordu birbirine. Bu çerçevede araştırmacıları bir araya getirerek liman kentlerini bağlayan bu yolların ortaya çıkmasını ve Akdeniz’in tarihsel olanaklılığını yeniden düşünmemizi amaçlayan bir atölye yapalım dedik. Konferans için yine bir liman ve ticaret kenti olan Beyrut’u seçtik. Elinizdeki kitap bu çalışmaya özel olarak davet ettiğimiz araştırmacıların makalelerinden ortaya çıktı.
 
Meltem Toksöz: Biray’ın anlattıklarına ekleyecek olursam; önümüzde Braudel’den çıkan ve ona eklemlenen Osmanlı tarihi çalışmaları içinde bir periferileşme sürecinin ana ögesi olarak liman kenti çalışmaları yapılıyordu ve bu bir gündem yaratmıştı. Tarihçiler arasında da şehir tarihçiliği gündemi vardı. Biz bu ikisinin birbirinden çok ayrı gittiğini öğrenciliğimizden bu yana gözlemliyorduk. İkimiz de teorik olarak baktığımız ve benzer eğitimlerden geldiğimiz için bu iki yolu birleştirmeye, tek tek şehirlerin tarihini ele alarak değil de başka bir gündemden bakmaya çalıştık. Berlin’e sadece liman kentleri değil liman kentleri ve ötesiyle ilgili çalışmalar sunmaya gitmiştik.
Örneğin benim daha önceki çalışmalarımdan olan Mersin konulu çalışmada Mersin bir liman kenti olarak aslında son noktaydı. Benim için asıl başlangıç tarımsal kapitalizmin hinterlandının oluşması ve bu birikimin liman kenti ile olan ilişkisiydi. Keza, Biray‘ın İzmir ile ilgili çalışması mevcut liman kentleri çalışmalarından farklılaşıyordu. İzmir’i bir liman kenti olarak ele alan değil; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken milli devlet sürecinde mekâna ve nüfusa dair bir çalışmaydı.
Dolayısıyla her ikimiz de liman kentleri üzerine diğer çalışmalarından ve bakış açılarından farklılaşıyorduk. Bu kitap da liman kentlerini aşmaya çalışan bir bakışın ürünü oldu. Kitapta liman kenti kavramını da aşan, hinterland veya port city yerine adına ‘’ticaret kenti’’ diyebileceğimiz yeni bir kavram ürettik. Ticaret kenti deniz kıyısında olmayan ama Akdeniz’in önemli bir parçası olan başka kentler de olduğunu düşünerek bu kitabı kurguladık.

Ulus devlet yereldeki kozmopolitliği yok etti

19. yüzyıl Akdeniz’inde yaşanan kozmopolitlik ile bugün çağımızın kozmopolitliğini karşılaştıracak olursak neler söylenebilir?

Biray Kolluoğlu: 19. yüzyıl kozmopolitliğinde ticaret kentlerine veya başka kentlere baktığımızda aslında bu kentler tamamen yerel kentlerdi. Yani köklerini, oradaki ilişkilere, ağlara, değerlere, dillere bağlamış yerlerdi. Örneğin İzmir’de konuşulan İtalyanca veya Fransızca ayrı bir İtalyanca, Fransızcaydı. Katolik inançlar çok İzmirliydi. Farklı gruplar İzmirlilikleri çerçevesinde bir arada durabiliyorlar ve yerele olan hakimiyetlerinden, buradaki bağlantı ve ilişkilerinin gücünden güçleniyorlardı denebilir. Bir anda yerellerine kapalı kentler bunlar. Tam da bu güçlü yerellik kozmopolitliği mümkün kılmaktaydı. Milli devlete geldiğimizde ise yerelliklerin çözülüp merkezileştirildiğini görüyoruz.  Yerellik bağının çözülmesi bugün 19. yüzyılda mümkün olduğu şekilde farklı grupların bir arada yaşamasını, kozmopolitliği imkânsız hale getirdi. Araya ulus devlet girdiğinde aradaki bağlar da kesilmiş oldu

Meltem Toksöz: Bugünkü kozmopolitlik ile 19. Yüzyıldaki kozmopolitliği çok bağdaştırmıyoruz. Biz kozmopolitliği yerele bağlıyoruz. Bugün ise kozmopolitlikten çok farklı bir şey anlıyoruz, ki bunu kitapta da örneklerle anlatmaya çalıştık.
19. yüzyıl kozmopolitliğine baktığımızda yereldeki bağlar olmasa yerelden Londra’ya veya Trieste gibi uluslararası merkezlere açılımlar olmayacaktı. Bugün ulus-devletteki kozmopolitlik tersten bir hareket, yani dünyadan ulus merkezine, ulus merkezinden yerele gidiyor. Oysa bizim kurgulamamızda yerelden çıkan ve devlet merkezini de aradaki bağlardan sadece bir tanesi yapan farklı bir kozmopolitlik söz konusu. Benim Mersin- Çukurova üzerine yaptığım çalışmada da bu yaklaşım vardı. Bu çerçevede uluslararası ortam, yerel ortam, merkezi ortam üçü eş zamanlı bir kozmopolitlik yaratıyordu. Tek başına ulus devlet veya tek başına kapitalist merkez olarak Avrupa ya da yerel değil, bu üçünün bir arada olması öne çıkıyor.

Tanzimat tarihçiliğine yani modern devletin kurulma sürecine bakacak olursak, ulus devlete benzer şekilde merkezi olarak bir yapı kurulur ve yerelde bu merkezin replikaları olur. Bu bağlamda Beyrut’a bakan biri Beyrut’ta küçük bir Osmanlı devleti replikasını görür ve İstanbul ve Beyrut ilişkisini kurar. Bu Tanzimat tarihçiliğinde hala geçerli bir görüştür. Bizim için ise, bu ilişki çok temel bir ilişki değildi. Yerellik çok önemliydi. Biz modern devleti hep merkezi algılamışızdır ancak 19. yüzyıla bakacak olursak merkezi devlet mekanizmalarının kurulması aslında yerel mekanizmalarla mümkün olmuştur. Modern devletin kurgusunun mutlaka ulus-devlet üzerinden olması gerekmiyor. Osmanlı’da da bu böyle değildir aslında. Osmanlı’nın ulus-devlete ne kadar hazırlanmış olduğu, hala Osmanlı tarihçiliği anlamında da önemli bir tartışma olmaya devam ediyor. Biz kitapta da bu bakış açısını yansıtmaya çalıştık. Kitap, bu anlamda bu teorik çerçeveyi yansıtan çalışmaları bir araya getiriyor. 16. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan tarihsel süreçte ticaret kentlerinin altyapısal ilişkilerinden, Akdeniz haritalarına uzanan farklı bakış açılarına yer veren makalelerden oluşuyor.

Bugünkü savaş ortamında Akdeniz her zamankinden daha önemli

Kitapta Edmund Burke III tarafından dile getirilen, büyük siyasal dönüşümlere, savaşlara ve yarattığı yıkımlara rağmen Akdeniz’in ‘’derin bir yapısal birliği’’ olduğu düşüncesinden hareketle soracak olursak, günümüzde yaşanan bu savaş ortamında Ortadoğu yeniden şekillenirken Akdeniz’de hala bir ‘’derin yapısal birlik’’ten söz edilebilir mi?
Biray Kolluoğlu: Akdeniz’de bugün ölüm yolları var. Akdeniz’deki o yolların tarih boyunca devam eden birbirine bağlılığı ve geçişkenliğinin engellememesi bugün de göç yollarıyla ortaya çıkıyor. Her ne kadar Avrupa kapılarını kapatsa da bizim kartografisini yaptığımız o yollar açık ve devam ediyor. Bugün tüyler ürpertici bir şekilde Akdeniz’in kıtalararası herhangi bir su olmadığını, kendisinin başlı başına bir alan olduğunu, Akdeniz kıyılarının birbirinden kopamadığını görüyoruz.
Meltem Toksöz: İçinde yaşadığımız dehşet bize zor gelir ama tarihçiler bilirler ki dehşet her zaman vardı. Akdeniz hiçbir zaman barış içinde olmadı, üzerinde pek çok savaşın ve trajedinin yaşandığı bir bölge oldu. Bugün yaşanan büyük bir trajediymiş gibi görünüyor çünkü buna yine ulus-devlet gözlüğünden bakıyoruz. Bugün göçün yolları aslında Akdeniz’i Atlantik’e bağlayan eski ticaret yolları. Dolayısıyla bugün Akdeniz’in varlığı daha da anlamlı. Akdeniz olmadan Atlantik olmuyor, hiçbir zaman da olmamıştı. Bugün yaşanan insanlık dramında da bunu görüyoruz.

9 Şubat 2016 Salı

BOUN HABERLER: Sultanların değil aşçıların, liderlerin değil küçük insanların tarihi




Osmanlı İmparatorluğu dönemi İstanbul sokaklarındaki işportacıların, delilerin, çocukların, kadınların, arzuhalcilerin kısacası ‘’küçük insanların’’ hikâyelerinin peşinde koşan bir tarihçi Yavuz Selim Karakışla.

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Karakışla, otorite tarafından önemseyen, hatta neredeyse görülmez olan ‘’marjinal’’ hayatların tarihini yazıyor. Sultanların savaş zaferlerini nasıl kazandığını yazmak yerine, sultanın yanında sefere katılan aşçının yaşam serüvenini merak ediyor. Karakışla’nın Doğan Kitap’tan çıkan iki yeni kitabı ‘’Eski Zamanlar, Eski İnsanlar’’ ve ‘’Eski Hayatlar, Eski Hatıralar’’, Osmanlı toplumunun günlük hayatına, toplumsal yaşamına ışık tutuyor.

http://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/sultanlarin-degil-ascilarin-liderlerin-degil-kucuk-insanlarin-tarihi


Osmanlı üzerine çok sayıda yayınınız var. Toplumun bugüne dek göz ardı ettiği ‘’marjinal’’ denilebilecek insanları araştırıyor olmak mevcut tarih yazımına bakıldığında çalışmalarınızı oldukça farklı bir yere koyuyor. Öncelikle ‘’küçük insanların tarihi’’ diye tanımladığınız bu alana ilginiz nasıl başladı, sizden dinleyebilir miyiz?

Ben Boğaziçi’ne Kimya Mühendisliği okumak üzere geldim. Ancak dersleri almaya başladığımda sonuç felaket oldu, zira sadece iki dersten başarılı olduğumu gördüm. Bunlardan biri Teknik Resim dersiydi, diğeri ise Engin Deniz Akarlı ve Selim Deringil’den seçmeli aldığımız tarih dersiydi.  Mühendis olamayacağımı anladığımda Tarih Bölümü’ne girdim. Bölümde Zafer Toprak hocayı rol model olarak aldım. Zafer Hoca etrafındaki öğrencileri iktisat tarihine yönlendiriyordu. Master’ı burada bitirip doktoraya başvurduğumda Zafer hocanın yönlendirmesiyle State University of New York / Binghamton’a Donald Quataert’in yanına gittim. İkisi tanışırlardı ve birbirlerinin çalışmalarını beğenirlerdi. Donald, bir iktisat tarihçisiydi ama emek ağırlıklı çalışırdı. Ben de Donald ile emek tarihi çalışacağım diye başladım ve sonunda onun ilgi alanlarına yöneldim. Bu da beni kadın tarihine, avam dediğimiz kesimin tarihiyle ilgilenmeye, emeğiyle yaşamak zorunda olan aşağı sınıfların tarihini çalışmaya yönlendirdi. Sonunda tarihçilerin gözünde kaybedilmiş olarak düşünülen, kadınlar, .çocuklar, işçiler, hamallar, hatta diğer marjinal sayılmış insanlarla ilgilenmeye karar verdim.
Şu anda üniversitenin web sayfasında kendimi tanıtan yazıda da belirttiğim gibi, benim alanım ‘’History of Losers in the Ottoman Empire’’ (Osmanlı İmparatorluğu’nda Kaybedenlerin Tarihi). Aslında bu insanlar kaybeden değiller. Bu insanlar tarihçilerin ilgisizliği yüzünden kenarda köşede kalmış insanlar.

Türkiye’de tarih öğretiminde kuşaklar boyunca devam eden bir resmi söylem ve resmi tarih olgusu söz konusu. Resmi tarih bize liderleri ön planda tutan bir tarih algısını aşıladı. Bu sizce Türkiye’ye özgü mü bir durum mu?

Bu topraklarda Osmanlı’dan başlayarak tarihçilik vakanüvis geleneğinden etkilenmiştir. Vakanüvis, yani tarihçi aslında sultanın yanında olan bir devlet görevlisidir. Dolayısıyla vakaları kaydederek olan bitenleri sarayın gözünden aktarmasından daha doğal bir durum olamaz. Bu gelenek Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etmiştir. Tek adam kültü bize Osmanlı’dan mirastır.
Bizde Orta Asya’dan kalma bir ataya tapınma kültürü vardır. Bir örnekle anlatayım;  Türkiye Müslüman bir ülkedir, ama Kurban Bayramı veya Ramazan Bayramının arife veya ilk gününde mezarlık ziyareti yapan tek Müslüman toplum biziz. Bu da bizim Orta Asya’dan taşıdığımız bir gelenek. Bu kültür bizim tarihçilik anlayışımızı da etkilemiştir.
Tarihi büyük adamlar yapar diye düşünüyoruz. Brecht’in meşhur şiirini Can Yücel çevirisiyle hatırlarsak; ‘’Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethederken yanında bir aşçı olsun yok muydu?’’
Ben, Yavuz Sultan Selim gibi sultanların değil, aşçılarının peşine düşmeyi Mısır’ın fethedilmesinden daha kıymetli bulurum. Bu, tarihe yeni bir açılım getiren bir yaklaşımdır aynı zamanda. Devletin tarihini yaparak o toplumu tarihini anlattıklarını iddia edemiyor artık tarihçiler. Bunu artık toplumun bünyesi kabul etmiyor. Tarih, Osmanlı sultanlarının savaşları, barışları, aşkları, meşklerinden ibaret değil.
Türkiye’de tarihin yeniden yazımında popüler kültür de çok etkili değil mi, özellikle televizyon dizilerini düşünecek olursak?
Tarihle romantizm arasında çok net bir bağlantı var. Tarihçilik ve tarih maalesef ülkenin milliyetçilerinin ihtiyaçlarına hitap eden bir araştırma alanı haline gelmiş. Şimdiye dek Osmanlı tarihçilerinin pek çoğu milliyetçi kökenlerden geldiler. Tarihteki başarılar, savaşlar ve egemenliklere baktılar. Son 40-50 yılda yazılmış olan Osmanlı tarih kitaplarına bakıldığında hep ilerleme ve fetihler döneminin veya 19. yüzyıldaki modernleşme çağının öne çıktığını görüyorsunuz. Ancak aradaki 17. ve 18. yüzyıllar pek çalışılmamış. Böyle olunca tarih bir tüketim maddesi haline getirilmiş oluyor.
Televizyonda da izledik. Muhteşem Süleyman (1520-1566) 46 yıl iktidarda kalmış, müthiş bir fetihler dönemine imza atmış. Ancak sinema sektöründe savaş tarihi çekmek zordur, pahalıdır ve çok meşakkatlidir. Öyle olunca bu projeyi hazırlayan ekip Sultan’ı hareme hapsedip, onu aşk hayatıyla ele almayı tercih etmiş olabilir. Çok başarılı, çok görkemli bir diziydi, ama dönem açısından ne öğrendik derseniz maalesef çok fazla bir şey göremedik.

Televizyon dizilerinde bir sultan literatürü yaratılıyor

Öte yandan, Osmanlı’ya merak duyulması güzel bir şey. Bu durum, Osmanlı dönemi kitaplarına ilgiyi ve kitapların satışını artırıyor. Ancak yaratılan bir sultan literatürü var. Şu anda Muhteşem Süleyman dizisinin devamı gibi ekrana gelen, aynı mekânları kullanan bir dizi daha var. Aradan 100 küsur yıl geçmiş, ama dizide sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Kıyafetler bile aynı.

Bunun altında bizde bir ecdat arama ve hatta ecdatta da zafer ve başarı arama eğilimi var. Seyirci açısından, o soydan, Osmanlı soyundan geldiğini düşünme hali, izleyicinin tarih ile olan ilişkisinde çok sorunlu bir duruma işaret ediyor. Romantik bir ilişki bu, çünkü kimse geçmişte gerçeği aramıyor. Bizim milliyetçiliğimiz de çok romantik bir milliyetçilik aslında. Siz bugünün ihtiyaçlarına cevap olarak tarihten belli alanlar veya belli konular seçerseniz, kaçınılmaz olarak, bu ihtiyaçlara siyasi olarak cevap vermiş olursunuz. Örneğin şu anda T.B.M.M.’de 1970’lerde Kara Murat, Tarkan filmleriyle filan büyümüş milliyetçi muhafazakâr bir kuşak var. Onlar Kara Murat filmlerindeki Bizans prenseslerini gerçek zannedebiliyorlar. Romantizm bu açıdan milliyetçiliğin en zayıf noktalarından biri maalesef.

Peki, bu tür bir milliyetçiliğin tuzağına düşmeden, küçük insanların büyük tarihini anlatmak nasıl mümkün olabiliyor, siz örneğin bu kitapları yazarken hangi kaynaklardan yararlanıyorsunuz?

Ben bu bahsettiğimiz romantizm ve ideolojik tarih tüketimi oyununa düşmeden, bu oyunun dışına çıkmaya çalıştım.
Osmanlı’nın toplumu nasıl gördüğüne bakalım önce; bu imparatorluk üç kıtaya yayılmış çok dinli, çok kimlikli kocaman bir devlet. Bizim zannettiğimiz gibi Ermeniler bir mahallede Rumlar başka bir mahallede, Müslümanlar ile birbirlerine dokunmadan bir hayat yaşamıyorlar. Yine Yavuz Sultan Selim örneğine dönecek olursak, Yavuz Sultan Selim bu fetihleri yaparak Osmanlı toplumunda Müslümanların çoğunluk hale gelmesini sağlamıştır. Bundan dolayı çok önemlidir. Daha da ilginci, bu fetihler öncesinde Alevilerin oranı belki de Sünnilerden daha yüksekti, bilmiyoruz. Osmanlı Devleti bütün bu unsurları bir arada idare etmeyi başarabildiği için bence Osmanlı Devleti olmuştur.
Burada bir sorun yok. Sorun tabana indiğinizde, bugünün düşünce biçimiyle geçmişteki o dönemi yorumlamaya çalıştığınızda ortaya çıkıyor. Bugün benim öğrencilerim ‘’Osmanlı içki içmezdi, çünkü Müslümandı’’ diye düşünüyorlar. Hayır, 1914 yılında İstanbul’da 21 ayrı şirketin rakı sattığını biliyoruz.
‘’Osmanlı hep at sırtında fetihlere giderdi’’ zannediyorlar. Hayır, bu insanlar barış zamanında da bir arada yaşayan insanlardı. Rum bakkaldan alışveriş yapan, Ermeni fırıncıdan ekmek satın alan, Musevi kasaptan et alan insanlardı bunlar. Bu arada, komşunun kızına abayı yakmamış olmaları ihtimali hiç yok! Bizim hiç tahmin etmediğimiz kadar birbirleriyle iyi geçinen ve bir arada yaşayan bir toplumdu Osmanlı. Bizim bugünkü milliyetçi beklentilerimiz sokak seviyesindeki o küçük insanlara indiğinde, orada farklı bir gerçeklik ortaya çıkıyor. İşte bu gerçeği çalışmaya başladığınızda kaynak sıkıntısı önemli oluyor, çünkü bu “küçük” insanlar okuma yazma bilmiyorlar. Dolayısıyla size yazılı kaynak bırakmamışlar.

Küçük insanların tarihini yazmak aslında delilik!

Osmanlı İmparatorluğu’nda nüfusun yüzde ikisinin okuma yazma bildiğini düşünürsek, küçük insanların tarihini yazmaya çalışmak aslında biraz delilik. Ancak, Osmanlı aynı zamanda ceberut bir devlet; her şeyi kontrol ediyor, her şeyi kaydediyor. Devletin arşivlerine girdiğinizde küçük insanları hemen bulamıyorsunuz. Küçük insanlar devletin belgelerinde ancak arıza çıktığında var oluyorlar. Örneğin, ne zamanki bir fabrikada arıza çıkar, işçiler sokağa çıkıp gösteri yapar, makineleri kırarlar; işte o zaman devletin belgelerine girmeye başlarlar. Yukarıdan üretilmiş devlet belgelerinden bakıp tabanın tarihini yapmaya çalışırken, devletin gözünden değil aşağıdaki insanın gözünden bir şeyler çıkartmaya çalışmanız lazım. Bu da samanlıkta iğne aramak misali, epeyce meşakkatli…
Eskiden tarihçilerin işi daha kolaymış, devletin belgelerine bakıp, devletin tarihini yazmışlar. Siz Osmanlı devlet arşivindeki bu dokümanlara akla gelmemiş farklı sorularla gittiğinizde, aynı belgeler size bambaşka cevaplar vermeye başlıyor. Osmanlı arşivi 400 milyon belgeden ibaret, bunun 120 milyonu tasnif edilmiş ve içinde aklınıza gelebilecek her konuda her şey var. Benim Doğan Kitap’tan çıkan Eski Hayatlar, Eski Hatıralar kitabım örneğin, 84 ayrı arşiv dosyasından yola çıkılarak yazılmıştır. Şu sıralarda da benim Osmanlı toplumsal yaşamını ve çeşitli örgütlenmeleri ele aldığım “Eski İnsanlar, Eski Cemiyetler” adlı üçüncü kitabımı da yayına hazırlıyorlar. Bu kitaplardan bazı parçaları çeşitli derslerdeki okuma listesine koymayı planlıyorum…



Söyleşi: Duygu Durgun

4 Şubat 2016 Perşembe

BOUN HABERLER: ''İnsanca yaşam’’ için siz de gönüllü olun!

 
 
Başlangıçta bir grup gönüllünün Bodrum’da sığınmacılara yardım etmek amacıyla oluşturduğu bir platform olarak yola çıktılar. Sekiz ay içinde yaklaşık 50 bin insanın hayatına dokundular. Üstelik sadece Bodrum’daki sığınmacılara değil Türkiye’nin farklı yerlerinde yardıma muhtaç insanlara da ulaşıyorlar. Son olarak üniversite öğrencilerine yönelik yeni bir program da başlatan Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği’nin çalışmalarını dernek başkanı Ayça Kubat’tan (BÜ ’09) dinledik.
 
 

Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği 2015 Ekim ayında Bodrum'da yaşayan Türkiye vatandaşı ve yabancı gönüllüler tarafından kuruldu. Geçen yaz başında bir araya gelen bir grup Bodrumlu’nun Bodrum'daki mülteci krizine çare bulmak amacıyla hayata geçirdiği bu oluşum, sığınmacıların en temel ihtiyacı olan gıda, temizlik, ve giyecek ihtiyaçları üzerine yoğunlaşarak önce ufak adımlarla bir yardım ağı meydana getirdi. Derneğin başkanlığını bir Boğaziçili olan Ayça Kubat üstleniyor.
Gönüllü sayısı giderek artarken potansiyel sorunlara hızlı çözümler üretebileceklerini görüp daha somut çalışmalar yapabilmek ve başka projeler üretebilmek adına dernekleşmeye karar veren gönüllüler, sığınmacılara destek projelerini halen sürdürüyorlar. Üstelik tamamen gönüllü çabalarla kurulan yardımlaşma ağı sayesinde sadece sığınmacılara değil; Bodrum’da veya başka bir yerde yaşayan yardıma muhtaç kişilere de destek oluyorlar. Geçtiğimiz sekiz ay içinde yemek, hijyen paketi ve kıyafet yardımlarıyla 50 bin kişiye ulaştılar.

Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği’nin başkanlığını bir Boğaziçili olan Ayça Kubat üstleniyor. 2009 yılında Ekonomi Bölümü’nden mezun olan Ayça Kubat, başta Boğaziçi camiası olmak üzere, katkı sunabilecek herkesi Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği’ne el vermeye çağırıyor ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine şöyle sesleniyor: ‘Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin dünyanın kanayan yarası olan mülteci sorununun çözümüyle ilgili bizim gibi dayanışmalara katılıp gönüllü olarak çalışmalarını başka üniversitelerin öğrencilerine örnek olmalarını çok isterim’’.


Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği nasıl ve ne zaman kuruldu? Derneğin oluşum öyküsünü kısaca dinleyebilir miyiz?

Aslına bakarsanız derneğimizin de diğer tüm organizmalar gibi bir resmi doğum tarihi var, bir de gönüllülerin ilk bir araya geldiği tarih. Resmi kuruluşumuz Ekim 2015, fakat Bodrum’a mülteci akını başlayıp gözlerin Bodrum’a dikildiği günlerde yani 2015 yazının başında çalışmaya başlamıştık. Elbette en başta herkesin birbirinden habersiz bir şeyler yapmak için canla başla çalıştığı o ilk birkaç haftanın sonunda, önce sahada ardından da sosyal medyada bir araya geldik ve daha organize çalışmaya başladık. Bireysel yardımlar önce çekirdekten başladı, herkes evinde giymediği, yemediği ne varsa yüklenip getiriyor ve ihtiyacı olanlara dağıtıyordu. Fakat düşünsenize, bir ara öyle bir hale geldi ki, akşam sıcak yemek dağıtımında 350-400 kişiyle karşılaşır olduk. Dolayısıyla bireysel yardımlar tıkandı, yetememeye başladık ve dernekleşme kararı aldık, iyi ki de öyle yaptık, şimdi çok daha fazla insana elimiz uzanıyor. Ve böylece artık bağış alabiliyor ve sürdürülebilir çözümler için çalışıyoruz. Başka ulusal/uluslararası dernek ve kurumlarla birlikte projeler üretiyoruz.
Derneğimiz, imece usulü çalışıyor. Örneğin, akşamları sığınmacıların da içinde olduğu Bodrum’daki evsizlere çorba dağıtma kararı aldığımızda sosyal medyadan bir yardım çağrısı yaptık. Ertesi gün bunun için ihtiyacımız olan tencereler, mercimek, yağ, ekmek, kaşık, karton bardak… Her bir malzeme birisinden geldi, biri pişirmek için gönüllü oldu, bir diğeri dağıtımını yapmak için… Yani, “Dernek içinde karar alalım, ihtiyacımız olanları da marketten alıp kolları sıvayalım” diye başlamıyoruz hiçbir projeye. Ne yapıyorsak içinde bulunduğumuz sivil toplumu da içine katıyoruz, istiyoruz ki çorba pişerken onlar da karıştırsın, bir defa bile olsa dağıtmaya gelsin.

Bodrum’daki sel felaketinde etkilenen ailelere yardım ettiler
Sadece sığınmacı /mültecilere değil aynı zamanda ihtiyaç sahiplerine yönelik pek çok etkinlik ve yardım faaliyeti yürütüyorsunuz? Dernek olarak saha çalışmalarınızın kapsamında neler yer alıyor?
Dernekleşmeden önce bu ekibi bir araya getiren konu sığınmacılardı ve konu hala çok sıcak, çok hassas, dolayısıyla ana odağımızda sığınmacılar olduğu doğru. Ancak o günlerde de şimdi de tek gündemimiz mülteciler değil. Bodrum’da ya da bir başka yerde yardıma ihtiyacı olan herkese; dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin yardım ediyoruz. Örneğin, Bodrum’da yaz sonunda yaşanan sel felaketinde pek çok ailenin evi sular altında kaldı ve eşyaları kullanılamaz hale geldi, onlara destek olduk. Kültür ve sanat konularında çalışıyoruz, 2015 sonunda tüm Türkiye’de eş zamanlı yürütülen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nin Bodrum ayağında yer aldık. Şimdi kucağımızda çok taze bir proje var, okul öncesi eğitimle ilgili. Henüz kesinlik kazanmadığı için daha fazla detay veremiyoruz.

Dernekte ve sahada toplam kaç kişi çalışıyorsunuz? Mülteci /sığınmacı ve ihtiyaç sahipleri düşünüldüğünde kaç insana/aileye ulaşabildiniz bugüne dek?
Dernekte kayıtlı 30 kadar üyemiz var, ancak çok fazla gönüllümüz var. Gönüllülerimizin yarısına yakını Bodrum’a yerleşmiş yabancılar. Aylardır her sabah kahvaltı dağıtan bir ekibimiz var, çok büyük özveriyle çalışıyorlar. Gıda/hijyen ve giyecek depolarımızda çalışan gönüllülerimiz var, bilgisayar başında destek olanlar var, “İmdat” dediğimiz anda koşup gelenler var… Sosyal medyanın da desteğiyle, gönüllü sayımız 4 bine yakın. 8 ayda yaklaşık 50.000 kişiye 50.000’e yakın öğün yemek, 15.000’e yakın hijyen paketi dağıtıldı. Toplamda 20 koli kıyafet Kos’a, 100 koli Suruç’a, 300 koli İzmir’e gönderildi.

‘’Baharda yeni bir mülteci akını daha olabilir’’
Suriyeli mültecilerin yaşadığı dram ve kayıplar gün geçtikçe katlanıyor. Siz bu drama birinci elden tanıklık yapıyorsunuz. Bodrum’da şu anda durum nasıl? Mülteci sayısında muhtemelen bir azalma olsa da yakın ve orta vade için bölgede öngörüleriniz nedir?
Bodrum bugünlerde yaza oranla çok daha sakin. Polis ve jandarma elinden geldiğince önlem alıyor, Sahil Güvenlik canla başla çalışıyor ama 557 kilometre karelik bir yarımadada bunun önüne tamamen geçilmesi çok zor. Şu anda çok fazla aile yok görünürde. Bizim sahada karşılaştıklarımız çoğunlukla Pakistan ve Afganistan asıllı genç erkekler. Bölgeyi önümüzdeki günlerde nelerin beklediğini öncelikli olarak Suriye’deki gelişmeler, ardından da Avrupa’daki ülkelerin alacağı kararlar belirleyecek gibi görünüyor. Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği olarak biz ve bu konuda çalışan diğer sivil toplum kuruluşları, geçen yılki gibi hava ısınır ısınmaz sığınmacı akını olacak gibi hazırlanıyoruz. Sahadaki ekiplerimize ilk yardım eğitimleri veriyor ve onları karşılaşacakları manzaralara alıştırmaya çalışıyoruz. Şubat ayı içinde gerçekleştireceğimiz çalıştayın konusu da bu. Bodrum’da sığınmacılar konusuna eğilen, bundan direkt ya da dolaylı olarak etkilenen herkesi, ki buna belediye, kaymakamlık, sahil güvenlik, emniyet müdürlüğü, dernekler ve vatandaşlar dahil, bir araya getirecek ve çözüm önerileri arayacağız.

‘’Çocukların yaşadığı travma çok büyük’’
Son aylarda art arda yaşanan acı kayıplar  halen yaşam savaşı veren mültecileri nasıl etkiliyor? Psikolojik destek veya benzeri bir yardım alabiliyorlar mı?
Özellikle çocuklar çok etkileniyor. Bunun sonuçları daha ileriki yıllarda daha iyi gözlemlenecek büyük ihtimalle. Kendilerini güvende hissettikleri “ev”den, tüm oyun arkadaşlarından uzak kalıyorlar. Dilini bilmedikleri pek çok coğrafyada tehlikeli yolculuklar yapıyorlar, ki bu yolculukların en tehlikelilerinden biri denizde gerçekleştirdikleri. Çoğu çocuk, tıpkı ebeveynleri gibi, yüzme bilmiyor. Tüm bunlara bir de çekirdek aileden kayıplar eklenince travma derinleşiyor. Sürekli yolda oldukları ve ne zaman nereden nereye hareket edecekleri belli olmadığı için sürdürülebilir bir psikolojik destek mümkün olamıyor, en azından Bodrum gibi geçiş noktalarında. Bu nedenle biz önceliği gönüllülerimizi bu konuda eğitmeye veriyoruz. Çok ağır kayıplar ve korkular yaşamış bu insanlara nasıl yaklaşmamız gerektiğini öğreniyoruz. Çünkü iletişimi doğru başlatmazsak yardım etmemiz mümkün değil, üstelik arada bir de dil bariyeri varken…

Üniversitelilere yönelik Gönüllü Sertifika Programı başlattınız. Bu programda neler olacak? 
Bu programımızı henüz ilan ettik, üniversite öğrencilerine sosyal sorumluluk bilincini aşılamak en büyük hedefimiz. Programımıza katılmayı düşünen öğrencilere çalışma saatleri ve çalışmak istedikleri projeler konusunda esnek olmayı düşünüyoruz. Hatta yeni proje fikirleri üretebilir, bunları hayata geçirebilirler. Zaten dernek olarak çalışma prensibimiz herkes ne zaman ve nasıl destek olabileceğini kendisi karar veriyor. Tabii bunun için önce sahaya inip bizlerle bunu deneyimlemeleri sonra da karar vermeleri gerekiyor. 50 saati, projeler arasında bölerek de değerlendirebilir; ya da sosyal medya, dernek tanıtımı ya da yazışma alanlarında çalışmak isterlerse bunu evlerinden de yapabilirler.
Hali hazırda Bodrum’daki mülteciler için en önemli ihtiyaçlar neler ve destek olmak isteyenler neler yapabilir?
Her şeye ihtiyaçları var. Kışın battaniye, kışlık giysiler ve bot, özellikle çorap ve iç çamaşırı; yazın havlular, yazlık kıyafetler ve ayakkabılara ihtiyaç oluyor. Gıda ve hijyen paketleri de çok önemli. Ayni veya nakdi yardım alabiliyoruz. Bunun yanında sahada, depolarımızda ya da organizasyonlarımızda insan desteğine çok ihtiyaç var. Tüm iş birliği ve proje önerilerine de açığız.

Son olarak neler eklemek istersiniz?
Bir Boğaziçili olarak Bodrum’da böyle bir organizasyona öncülük etmek çok güzel bir his. Bu tarz organizasyonlar zamanla kan kaybedip tükenme noktasına gelebiliyor. Bizim topluluğumuzda ise farklı yaş gruplarından farklı kültürlerden birçok gönüllü var ve aynı amaç etrafında büyük bir özveriyle çalışıyoruz. Fakat derneğimizde dinamik gençlerin enerjisine çok ihtiyacımız oluyor. Bu bakımdan Türkiye’de her konuda öncü olan Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin dünyanın kanayan yarası olan mülteci sorununun çözümüyle ilgili bizim gibi dayanışmalara katılıp gönüllü olarak çalışmalarını başka üniversitelerin öğrencilerine örnek olmalarını çok isterim. Bodrum’a gönüllü olarak gelmeyi düşünen öğrenciler web sitemiz www.bodrumdainsancayasam.org ‘a girerek gönüllü formunu doldurabilirler. Programımız dahilinde öğrencilerin yol ve konaklamalarını henüz karşılayamasak da onlara elimizden gelen desteği vereceğimizi de söylemek istiyorum.
Bodrum’da İnsanca Yaşam Derneği’ne üye /gönüllü veya bağışçı olarak destek olmak isteyenler için: http://bodrumdainsancayasam.org/

Söyleşi: Duygu Durgun

Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

2024 GAZETE DUVAR: Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

  https://www.gazeteduvar.com.tr/halkci-belediyecilik-turkiye-icin-utopya-mi-haber-1665616 Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki ...