İzleyiciler

28 Ocak 2016 Perşembe

RADİKAL KİTAP: Türkiye’nin neoliberalizm serüveni

1980’lerden bu yana Türkiye’nin neoliberalizm ile serüvenini farklı boyutlarıyla önümüze koyan The Making of Neoliberal Turkey başlıklı kitap, uluslararası yayın dünyasının saygın kurumlarından Ashgate Yayınevi tarafından yayımlandı.


ÖZGÜR DUYGU DURGUN /RADİKAL KİTAP
27.01.2016

Kitabın başında yer verilen girişte Türkiye'de siyaset ve toplumun bu zamana kadar sürekli olarak Türk devletine atfedilen bir rol ve kapasite üzerinden analiz edildiğini ve bunun sosyal dinamikleri açıklamak adına yeterli olmadığını söylüyorsunuz. Bu bağlamda The Making of Neoliberal Turkey'in ortaya koyduğu yaklaşım nedir?
Ayşecan Terzioğlu: 
Ekonomiden kimlik politikalarına, sağlıktan biyoteknolojiye, cinsiyetçi uygulamalardan kamusal alan ve şehircilik siyasetine, tütün yasasından sporda şiddete neoliberalist gündemin hayatımıza dokunduğu somut alanlara dair tartışmaları saygın üniversitelerden akademisyenlerin makaleleri eşliğinde bir araya getiren The Making of Neoliberal Turkey’i yayına Cenk Özbay (Boğaziçi Üniversitesi), Maral Erol ( İstanbul Medipol Üniversitesi), Ayşecan Terzioğlu ( Koç Üniversitesi) ve Z. Umut Türem (Boğaziçi Üniversitesi) hazırladı. Kitap ocak sonu itibariyle web üzerinden temin edilebilecek.

Kitabın editörlerinden, Boğaziçi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde görev yapan Doç. Dr. Cenk Özbay ve Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ders vermekte olan Yrd. Doç. Dr. Ayşecan Terzioğlu ile bu kapsamlı kitap ekseninde Türkiye’nin neoliberalizm deneyimini konuştuk.

Gerçekten de Türkiye’de farklı ideolojileri benimsemiş birçok kişinin sahip olduğu “Güçlü ve sağlam bir devletimiz olmalı. Devletin zayıflaması ve içinde çelişkiler barındırması toplumda da önemli sorunlara yol açar” gibi bir algı var. Bir devlet fetişizmi olarak da anlaşılabilecek bu algının devletin toplum yaşamının her alanına müdahale edebilmesini mümkün ve meşru kılan başlıca etkenlerden biri olarak düşünüyorum.  Kitabımızın bölümlerinde, iç ve dış göçlerin düzenlenmesinden kentsel dönüşüm projelerine, tarım uygulamalarından futbol hakkında çıkan kanunlara, beden, sağlık, cinsiyet ve cinsellik hakkındaki normatif söylem ve pratiklerin oluşturulmasına kadar çok farklı konularda devletin çeşitli kurum ve aktörlerinin çoğu zaman baskıcı, tektipleştirici, dışlayıcı, ayrımcı ve ötekileştirici müdahalelerde bulunduğunu okuyoruz. Tabii kitap yalnızca bu müdahaleleri değil, onlara karşı toplumun en azından bir kısmından gelen karşı çıkışları, direnişleri, müzakere denemelerini ve devletin dayattığı norm ve kurallara karşı alternatif arayışlarını da kapsıyor. Bu anlamda kitabımız, 1980’lerden bu yana devletin ve toplumun ürettiği ve maruz kaldığı politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel dinamikleri anlamak ve bu süreçte devletin ve toplumun aktörlerinin hangi karşılaşma noktalarında nasıl iletişimler yaşadığını kavramak açısından önem taşımakta.     


Bu yaklaşım çerçevesinde Türkiye’deki neoliberalizmi anlamak üzere, "Governmentality" ve "Governmentalisation" kavramlarından hareket ettiğinizi belirtiyorsunuz.  Bu  kavramların neoliberalizm ile ilişkisini okurlar için biraz açar mısınız? 
AT:
 Tabii Türkçe’ye genelde yönetimsellik diye çevrilen Governmentality aklımıza hemen Foucault’yu ve onun güç ilişkilerinin belirli aktörler ve eksenler çevresinde cereyan etmesinden ziyade tıpkı bir bedendeki kılcal damarlar gibi her yere yayıldığı ve her alandaki bütün toplumsal ilişkilerde dayatma, benimsenme, yeniden üretme, müzakere edilme ya da karşı çıkılma gibi pratiklerle tezahür ettiği görüşlerini getiriyor. Kitaptaki araştırmalarda verilen bir çok örneği de bu bağlamda okumak mümkün. Daha makro düzeyde de bu durum, Türkiye’de neoliberalizmdeki toplumun “doğal” dinamiklerine çok da müdahale etmeyip, uzaktan denetleyen, şeffaf ve hesap verebilme özelliğine sahip devlet kavramıyla, son yıllarda iyice güçlenen toplumsal yaşamın bütün alanlarına müdahale eden ve “toplumsal düzen ve istikrar için güçlü ve otoriter olması gerekli” olduğu düşünülen devlet kavramının büyük bir kavramsal ve eylemsel çatışma içinde olması şeklinde de anlaşılabilir. Bugün Türkiye gündemindeki herhangi bir toplumsal ve politik sorunun bu şekilde analiz edilebileceğine inanıyorum.         
Toplumsal rıza olmazsa olmaz unsur
Türkiye'de neoliberalizmin gelişimi nasıl gerçekleşti? Dünya üzerindeki diğer örnekleri incelediğinizde hangi açılardan benzerlikler ve farklılıklar görüyorsunuz? Türkiye'nin neoliberalizmle imtihanında ülkeye özgü yönelimler olduğunu söyleyebilir miyiz? (Özellikle asker-devlet- iş dünyası vb. ilişkileri açısından...)
Cenk Özbay:
 Bunu derslerde şöyle anlatıyoruz bazen: Neoliberalizm özetlenmesi mümkün bir takım belli ilkelere dayalı bir program, tutarlılık arz eden bir nevi mantık. Ancak bu programın, bu ilkeler bütününün bu düşünüş biçiminin farklı kurumlar ve farklı aktörlerce farklı toplumsal ve tarihsel koşullarda uygulanması elbette radikal farklılıklar ve bahsettiğimiz o yere ait özellikler içeriyor ve haliyle çeşitleniyor. Yani, tek bir neoliberalizmden bahsetmek mümkünken, ancak neoliberalleşmelerden söz edebiliyoruz. Örneğin, Meksika’nın, Fransa’nın, Türkiye’nin veya Malezya’nın neoliberal ilkeler ve politikalarla verdikleri sınavlar, farklı toplum kesimlerinin bütün bu yeniden yapılanma ve reform süreçlerini tecrübe ediş biçimleri, haliyle çok çok farklı.  
Türkiye’de artık herkesin bildiği bir 24 Ocak kararları, Turgut Özal ve askeri darbe ilişkisi var, neoliberal düzlemin tesis edilmesine dair hep hikayelendirilen. Hatta Demirel’in meşhur “biz ekonomiyi düzeltme eğilimindeydik, o esnada darbe oldu” diye sıklıkla tekrarladığı bir vurgusu da var. Ekonomiyi düzeltiyorduk falan dediği de 24 Ocak kararları ile neoliberal reform yapmıştık, askere gerek yoktu anlamında. Özal biliyorsunuz ara dönem hükûmetinde askerlerce bakan olarak atanıyor, sonra 1983’te seçim olunca ANAP kazanıyor ve neoliberalleşme makası açılıyor. 1980’lerde Özal’ın laflarına ve ANAP politikalarına bakınca çok bariz bir neoliberal dönüşüm niyeti görülebiliyor.
Şevket Pamuk’un eserlerinde, özellikle Ercan Kumcu ile yazdığı Artık Herkes Milyoner’de (Doğan Kitap, 2001) bunu çok net biçimde görebilirsiniz. Sonrasında 1991’de Demirel ve İnönü’nün koalisyonu geliyor, hayli anti-neoliberal vaatlerle, ardından gelen Çiller hükûmetleri oldukça neoliberal tandanslara sahip, özelleştirmede falan öncü olmak istiyor ama tabi Çiller hiç bir zaman seçim kazanabilen, demokratik çoğunluğu sağlayabilen bir siyasi figür olamıyor. Bu da bize neoliberalizmin işleyişinde toplumsal rızanın ne kadar olmazsa olmaz bir unsur olduğunu bir kez daha hatırlatıyor, David Harvey bunu çok güzel anlatır mesela.
Arkasından gelen bir takım Ecevit koalisyonları, azınlık hükûmetleri falan, neoliberalleşme yavaşlıyor ve sonrasında hepimizin malumu 2002 sonrası, son hızla giden bir neoliberalleşme ve bununla eş zamanlı isleyen bir koruyucu-bakıcı devlet, sadakacı devlet, sosyal yardım siyasetleri dönemi var. Bunları da Türkiye’de sosyal politika çalışan hocalarımız, basta Çağlar Keyder ve Ayşe Buğra, çok güzel anlattılar daha önce.
Özal’ın çağı yakalamak, dünyaya açılmak, küçük ABD olmak gibi niyetleri ve hedefleri vardı, kitleleri bunlarla ve tabi eski siyasetçilerin kötülükleri ile ikna ederdi. Erdoğan da eski siyasetçilerin kötülükleri vurgusuna ek olarak, batı ülkelerinden aşina olduğumuz bir yeni-muhafazakar, neo-conservative anlayışı İslamcı siyaset ile yeniden kodlayıp, bence hayli sakil bir Osmanlıcılık dekoruyla popüler destek sağlıyor. Ki, biliyorsunuz bu her zaman böyle değildi. 2002 seçimine girilirken bambaşka konuşan bir Erdoğan ve bambaşka vaatlerle çıkan bir AKP vardı. 30-35 senede Türkiye’de gerçekleşen bu değişimler, savrulmalar, bize neoliberalleşmenin ne kadar bağlamsal, kültüre siyasete ve tarihe ne kadar bağlı olduğunu en açık haliyle gösteriyor. 
Bu bağlamda Türkiye’deki süreç örneğin, askeri darbelerle dolu bir tarihi olan Latin Amerika ülkeleriyle benzerlikler gösteriyor mu? Öyleyse hangi açılardan?
AT:
 Tabii ki kuşaklar boyunca kimliklerimizi, aidiyetlerimizi, sosyal ve politik yaşamımızı ve düşünce iklimimizi derinden etkileyen askeri darbeler demokrasinin bir türlü tam olarak olgunlaşıp, gelişemediği Latin Amerika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde de meydana geliyor. Bence Türkiye ve Latin Amerika ülkelerinin bir diğer ortak noktası da Türkiye’nin Batı Avrupa’yla, Latin Amerika’nın da Amerika Birleşik Devletleriyle 19. Yüzyıldan itibaren daha da netleşen bir öykünme, sevgi-nefret ilişkisi, ucuz işgücü ve hammadde sağlama ve politik, ekonomik ve sosyal anlamda bağımsızlığını koruyabilme çabası eksenlerinde şekillenen ilişkileri olması. Bir anlamda Avrupa Türkiye, ABD de Latin Amerika için hem zenginliklerine ve gelişmişliklerine hayranlık duyulan, gıpta edilen hem de içişlerine pek de karışılmaması istenen bir büyük ağabey gibi… Tabii bu benzerliklerinin yanı sıra bence Türkiye ve Latin Amerika’nın en önemli farklarından biri darbelere ve onların sol ideoloji üzerinde uğrattığı yıkıma rağmen orada, özellikle Brezilya, Venezüella ve Küba’da hala çok önemli bir sol geleneğin olması ve solun toplumsal ve politik yaşamda etkin olması. Türkiye’de 80 darbesi sonrası solun ideolojik ve kurumsal erozyonu ve parçalara ayrılmasından sonra bunu söylemek mümkün değil ne yazık ki.    
CÖ: Ben Güney Amerika deneyimlerine hakim değilim açıkçası. Ama nasıl ki bugün Neoliberalizm Çalışmaları literatüründe Șili örneği özel bir yere sahipse, küresel güneyde neoliberal politikaların ilk kez, Pinochet darbesi kanalıyla, zorla uygulandığı bir laboratuvar işlevi gördüğü biliniyorsa bu ülkenin; Türkiye’de de aynı desenin hakim olduğunu biliyoruz.
Türk ordusunun kendisini çok önemseyen ve kendisine büyük “bağımsızlaştırıcı” misyonlar çizen siluetinin arkasında, 1980 darbesinin neoliberal politikaları tesis edecek bir kamu ve siyaset düzeni yaratmak, Ilımlı İslam projesine imkan sağlamak, ülkeyi apolitik bir çöplüğe dönüştürmek maksadıyla yapıldığını bugün en saf yorumcular bile görebiliyor. Simdi yarım yamalak yargılanmış gibi yapılan ve o esnada da ölen bu eski askerler, neoliberalleşme ya da zorla neoliberalleştirme projesinin maşalarından, aletlerinden ibaret tiplerdi. Tıpkı Güney Amerika’daki muadilleri gibi.    
Türkiye’de neoliberalizmin seyri tarihsel bütünlük içinde olmadı
80’lerden bu yana uygulanan politikalara baktığımızda devletin sosyal ve politik alanda oldukça sert, ekonomi alanda ise hayli liberal bir tutum izliyor olmasının yarattığı paradoksal durum ve bu durumun neden olduğu sosyolojik bedel hakkında neler söylenebilir?
AT:
 Devletin ekonomik politikalarının liberal olmaktan ziyade gayet nepotist bir anlayışla AKP taraftarı olan iş insanlarına ihalelerin verilmesi, topluma hesap verebilen ya da İstanbul’a 3. Köprü, 3. Havaalanı gibi önemli projelerde şehir sakinlerinin, konunun uzmanlarının ve STK’ların görüşlerini alan bir yönetim anlayışı yerine onların itirazlarına rağmen “ben istedim mi yaparım” ya da “ben yaptım oldu” anlayışının olması ekonominin de gerçekten liberal olduğu fikrine gölge düşürüyor. Bugün bir çok ülkenin devleti toplumları için, ekonomi alandaki adımlarını çevreye ve doğaya uyumlu, sürdürülebilir yaşamlar öngörerek ve bu amaçla atarken, Türkiye’de bu konudaki genel pervasızlık tabii ki toplumun bir çok kesiminin ve sermayenin de bir kısmının tepkilerine yol açıyor. 
CÖ: 80’ler, 90’lar ve 2000’ler diye üç parçadan söz ediyoruz aslında. Doğrusal bir çizgi değil neoliberalizmin Türkiye’deki tarihsel ilerleyişi, muhtelif git-geller var. Coğrafi olarak da homojen değil. 90’larda Türkler devletin görece zayıfladığı bir ana tanıklık eder, bir anlamda devletsizliğin tadına varırken, Kürtler tam aksine devletin en soğuk ve karanlık yüzü ile muhatap oluyorlardı.
Devlet bugün 1940’lar havasında sansürcü, teksesli ve baskıcı bir aygıtlar bütünü ancak İslamcı-dindar toplum kesimleri için bu özelliklerde değildir muhtemelen, ya da barış süreci sürerken Kürtlerin durumu 90’lardan hayli farklıydı. Dolayısıyla neoliberalizmin tarihsel seyrini bir bütünlük ve ilerleme içerisinde değil, bir parçalılık içerisinde, bu parçaları eklemleyen bir mantık gibi görmeyi denersek, içerisinden geçtiğimiz savrulmaları daha iyi yorumlayabiliriz gibi geliyor bana.       


Dünyada neoliberal politikalar esneyip değişirken Türkiye’de durum nasıl bir seyir izliyor?
: Neoliberalizmi belirli bazı siyasi-ekonomik prensiplerin hayata geçmesinin koşullarını sağlayan, bunları mümkün mertebede garanti altına almak için toplumsallığın ve kültürün farklı anlarını manipüle eden bir üst mantık gibi görürsek, krizlere ne kadar dayanıklı, kendisini ne kadar hızlı ve güçlü şekilde gerçekleştirebilen, ne kadar kıvrak ve esnek bir ilişkisellik olduğunu anlayabiliriz. Neoliberalizmin kısa tarihi, hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerde dikkatle incelendiğinde, özellikle de farklı toplumsal gruplarla hayatın farklı köşelerinde etnografik olarak çalışıldığında ne kadar esnek, geçirgen, çok boyutlu ve istikrarlı olduğu görülebilir. Büyük devlet söylemlerinin ve ruhsuz rakamların arkasında, insanların yaşadığı haliyle neoliberalizm, kendisini yeniden üretebilen ve değişen şartlara uyum sağlayabilen bir düzeni hemen yeniden kurabilen bir düşünüş biçimi, her şekilde de Margaret Thatcher’in “başka alternatif yoktu” deyişindeki gibi, kendisini dayatabiliyor. Alırsın ya da gidersin, ama gidebileceğin pek de bir yer yok zaten…
AT: Bu bence çok güzel ve anlamlı bir soru. Daha önce sözünü ettiklerimin ışığında bu soruya farklı sorularla yanıt verebilirim belki de: 1980’lerden bu yana Türkiye’deki politikalarda değişim hangi iç ve dış toplumsal saiklerle meydana geliyor? Bu değişimlerde ne derece toplumun iradesinden veya baskısından ve bunun getirdiği kazanımlardan söz edilebilir? Tabii bu soruya “Sonuçta Gezi Parkı alışveriş merkezi olmadı, park olarak kaldı” ya da “Ne toplumsal etkisi? Sadece hükümetin politik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda bu politikalarda bir esneme/değişme oluyor” diye yanıtlar vermek de durumu çok basite indirgemek olur ama yanıtı belki de bu iki ucun arasında yatan gri müzakere alanlarındaki farklı konularda farklı ilişkiler sonucu ortaya çıkan esneme ve değişimlerde yatıyor. Biliyorum bu yanıt oldukça Foucault-vari oldu, ama Michel Foucault da beni en çok etkilemiş olan düşünülendendir...
Kitapta yer verilen makaleler kişisel özgürlükler, çevre, beden, şehir, göç, tarım, cinsiyet, şehircilik ve sağlık politikaları gibi ilk bakışta birbirinden çok farklı alanlardaymış gibi gözüken konuları ele alıyor. Tüm bu konuların bir kitapta bir araya getirilmesinin sebebi nedir? Bu politikalar neoliberalizmle nerelerde kesişmekte?
CÖ:
 Ayşecan ve Yeşim Yasin ile birlikte bir kitabımız çıkmıştı : Neoliberalizm ve Mahremiyet: Türkiye’de Beden, Sağlık ve Cinsellik diye (Metis Yayınları, 2011). Oradaki vurgumuz neoliberal düşünüşün, metalaşmanın, rekabetçiliğin, kar odaklı hareket etmenin, hem cismani olarak bedenimizle ilgili her anda hem de kendimize ait olanla, mahrem olanla kurguladığımız ilişkilerde kristalleştiği idi. Bu kitabı ondan sonra yaptık ve aklımızdaki, neoliberalizmin başka nerelerde görünür olduğunu, ele geldiğini, dile döküldüğünü, kendimizle ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkilere nasıl müdahil olabildiğini göstermekti.
Kitaptaki bütün bölümler belirli bir konuya, kuruma, işleyişe ya da kültürel üretime odaklanıyor ve adeta yüzeydeki olayları kazıdığımızda arkasından ne gibi bir neoliberal donanım çıktığını belgeliyor. Futbolda şiddeti engellemeye yönelik yasa da böyle, çevresel sürdürülebilirlik iddiaları da, kentsel dönüşüm de, çizgi öykülerde aktarılan erkeklik tasvirleri de. Dışarıdan bakan birine alakasız görünebilir, ama kitap okunduğunda “hayatin neoliberalleşmesinin” hangi veçhelerine dokunduğumuz daha iyi görülebilecek diye düşünüyorum. Tabi bununla birlikte, izini süremediğimiz, bu kitapta yer almayan pek çok konu da var. Neoliberalizm çalışmaları ve etnografileri ilerleyen yıllarda dışarıda olduğu gibi Türkiye’de de gelişecektir mutlaka

19 Ocak 2016 Salı

BOUN HABERLER: Kayıt dışı ekonomi, büyümenin önünde en büyük engel

Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ceyhun Elgin ve ekibi, 161 ülkenin kayıt dışı ekonomi haritasını çıkardı. Söz konusu çalışma, 1950-2012 yılları arasında ülkelerin kayıt dışı ekonomilerinin Gayri Safi Milli Hasıla içindeki yerinin nasıl bir seyir izlediğini ortaya koyuyor.

Tüm dünyadan araştırmacıların kullanımına açık olan bu veri setinde Türkiye’nin son 10 yıllık performansını da değerlendiren Ceyhun Elgin, 1950’lerden günümüze kayıt dışılıkta hızlı bir küçülme olduğunu belirtiyor ancak geçen 10 yıla bakıldığında kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün belli bir seviyede neredeyse sabitlendiğine dikkat çekiyor.
Türkiye’de kayıt dışı ekonominin son 10 yıldır gayri safi milli hasılaya oranının yüzde 28-30 diliminde sabitlenmiş bir görünüm sunduğunu belirten Elgin, yolsuzluk, hukuk kurallarının işlerliği, kurumlara olan güven, vergi denetimi, bürokratik süreçlerin kalitesi gibi unsurların kayıt dışılığı belirlediğini ifade ediyor.
Türkiye'de kayıt dışı ekonomi, kayıt dışı ekonominin sosyal ve siyasi hayatın dengeleriyle ilişkileri ve yine kayıt dışı ekonominin ülkelerin vergi sistemleriyle arasındaki ilişkiye odaklanan çalışmalar yürüten Doç. Dr. Ceyhun Elgin ile kayıt dışı ekonomiyi etkileyen faktörlerden kayıt dışı ekonomiyi besleyen mülteci sorununa Türkiye’yi ilgilendiren çeşitli güncel meseleleri konuştuk.
Kayıt dışı ekonomi alanındaki çalışmalarınızın ana odağını hangi başlıklar oluşturuyor biraz bahseder misiniz?
Kayıt dışı ekonomi, adı üstünde ölçümü son derece güç ve hayatımızı önemli ölçüde etkileyen bir kavram. Dolayısıyla çalışmalarımız kayıt dışı ekonomi nasıl ölçülür, nelerden etkilenir ve etkileri nelerdir başlıklarına odaklanıyor.  Kayıt dışı ekonomi dediğimiz şey, bugün Soma’da madende çalışan işçilerden evimize temizliğe gelen kişilere,  sokaktaki işporta satıcısından firmaların kaçırdığı vergilere, hatta bankada ek mesai yapan ve karşılığını alamayan beyaz yakalılara hemen her alanda karşımıza çok sık çıkan bir kavram. Kayıt dışı ekonomi Türkiye’de ne kadar büyük, neden büyük? Diğer ülkelerde durum nasıl? Zaman içinde kayıt dışı küçülüyor mu yoksa büyüyor mu? Tüm bu sorular çalışma alanlarımızı oluşturuyor. Kayıt dışı ekonominin dinamiklerini anlamamız çok önemli çünkü siz ancak bu soruların yanıtlarına göre politikalar geliştirebilirsiniz. Hangi politikaların kayıt dışını büyüttüğü, hangilerinin küçülttüğünü anlayabilirsiniz.
Kayıt dışı ekonomi nasıl ölçülür? Bu kapsamdaki çalışmanız hakkında bilgi alabilir miyiz?
Ölçüm için hem bazı istatistik yöntemlerini hem de ekonomik teorik yöntemleri kullanabilirsiniz. Öte yandan çeşitli anket çalışmaları yapabilirsiniz. Bunun dışında doğru ölçüldüğünden emin olduğumuz GSYİH tüketim ve yatırım gibi belli değişkenler var. Bu ölçümler bizzat devlet tarafından yapılıyor ve düzenli olarak yayınlanıyor.
Daha doğru ölçüldüğünden emin olduğunuz değişkenleri kullanarak makroekonominin belli teorik araçları aracılığıyla ölçüm yapabilirsiniz.
Oğuz Öztunalı adlı doktora öğrencimizle bu yöntemi kullanarak kayıt dışı ekonominin büyüklüğü ile ilgili bir çalışma yaptık. 1950-2012 döneminde 161 ülkeyi inceledik ve bu ülkelerin bu dönemler arasında kayıt dışı ekonomilerinin gayri safi milli hasılanın içinde ne kadar büyüklükte bir yer kapladığını araştırdık.
Bu ülkeler arasında Türkiye’nin yeri konusunda ne gibi sonuçlar çıktı?
Türkiye’de 1950’den 2012’ye kayıt dışı ekonomide azalan bir trend var. Ancak son 10-15 yıla baktığımızda anlamlı bir değişiklik yok. Türkiye’de kayıt dışı ekonominin gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 28-30 diliminde sabitlenmiş görünüyor. Bu anlamda Türkiye,  Meksika ‘ya benziyor. ABD’de ise yüzde 8 oranında bir kayıt dışı ekonomiden bahsedebiliriz. Bolivya’ya baktığınızda bu rakam yüzde 60’ları buluyor.
Bu çalışma şu anda açık olarak paylaşılabiliyor mu?
Evet, ‘Shadow Economies around the World: Model Based Estimates’’ başlıklı çalışmamızahttps://ideas.repec.org/p/bou/wpaper/2012-05.html üzerinden ulaşılabilir. Ölçüm açısından 161 ülke için önemli bir veri seti oluşturduk. Dileyen araştırmacılar bu seti kullanarak yıl ve ülke bazında sonuçlara ulaşabilir; bir araştırma yürütüyorlarsa buradan veri sağlayabilirler. Veri setini Internet üzerinden paylaşıma açtığımız için şu anda tüm dünyada ilgiyle izleniyor. Çeşitli kurumlar, akademisyen ve araştırmacılar bu veri setini kullanabiliyor, farklı araştırmalar yapabiliyorlar.
Kayıt dışı ekonomiyi oluşturan unsurlar nelerdir?  
Biz iktisatçıların sık kullandığı bir deyim olan ‘’Ceteris Paribus’’ yani tüm diğer şartlar eşit olduğunda dahi zengin ekonomilerde kayıt dışılığın daha küçük olduğunu açıkça görüyoruz. Ancak ülkelere kayıt dışı ekonomiyi küçültmek için zengin olun demek yeterli değil. Farklı politikalar sunmanız gerekiyor.
Dünya genelinde yapılan araştırmalarda da görülüyor ki, kayıt dışılığı oluşturan çeşitli mikro ve makro faktörler söz konusu. Örneğin, yolsuzluk belirleyici bir unsur. Yolsuzluğun bir ülke siyaseti veya ekonomisinde yaygın olması kayıt dışı olmayı doğrudan etkiliyor. Ayrıca Law and Order diye bir endeks var, yani bir ülkede hukuk kurallarının uygulanıp uygulanmadığı kayıt dışını etkileyen bir diğer unsur.  
Son yıllarda yayımlanmaya başlanan Dünya Değerler Anketi’nde de yer alan Public Trust  ya da Kamusal Güven önemli faktörlerden bir başkası. Kurumlara, kişilere güvenin düşük olduğu ülkelerde kayıt dışılık yükseliyor. Ayrıca vergiler ve kamu harcamalarının nasıl yapıldığı kayıt dışılığı etkileyen çok önemli bir diğer unsur.
Vergiler ve kayıt dışılık arasında nasıl bir ilişki söz konusu?
Aralarında kesin belirleyici bir ilişki olduğunu söyleyemeyiz.  Örneğin İsveç vergilerin çok yüksek olduğu bir ülke. İsveç’in marjinal gelir vergisi yüzde 60’larda seyrediyor ancak ülkede  kayıt dışı ekonomi yüksek değil. Türkiye veya Bolivya’da ise vergiler çok daha düşük ama kayıt dışı ekonomi daha büyük. Bunun mantığı ise şu; vergilerin yüksek olmasından ziyade insanlar vergiden toplanan gelirin hangi amaçla kullanıldığıyla ilgileniyorlar. Yani ‘’Benden alınan vergi kamu harcamalarına gidiyorsa vergimi öderim, ama benden alınan vergiler har vurup harman savurulacaksa o zaman kayıt dışı olurum’’ diye düşünüyorlar.
Ayrıca verginin denetimi de çok önemli bir faktör. Devletin çalışma yaşamıyla ilgili kuralları uygulama gücü de kayıt dışılığı büyük ölçüde etkiliyor.  Fiscal Federalism yani Mali Federalizm denilen bir kavram var. Sizin vergileriniz merkezi sistem tarafından mı toplanıyor, yoksa yerel yönetimler tarafından mı? Siz verginizin yerel yönetim tarafından toplanmasını tercih edebilirsiniz çünkü idare bulunduğunuz bölgede olduğundan sorgulamak daha kolaydır. Verginin merkezi idare tarafından toplanması halinde vergi kaçırma eğiliminin daha fazla görüldüğü gözleniyor.
Kayıt dışı ekonominin etkilerinden bahsedecek olursak…
Kayıt dışı ekonomi her şeyden önce büyümeyi olumsuz etkiler. Kamunun gözetiminden kaçındığı için firmalar en verimli şekilde işleyemezler. Kayıt dışı çalışan firmalar devletin gözüne batmamak için büyümek istemezler. Bu şirket bazında böyle olacağı gibi ülke bazında da durum benzer olabilir. Kayıt dışı ihracatı veya üretimi eksik rapor etme, düşük ücret gösterme, fazla mesai ödememe gibi uygulamaların tümü aslında kayıt dışılığa yol açar. Hatta kamunun çalışma koşullarına uyup uymaması da kayıt dışılığı etkiler. Çocuk işçiliği veya mültecilerin düşük ücretlerle kaçak işçi olarak çalıştırılması gibi sonuçlara yol açar.
Mülteci göçü Türkiye’de kayıt dışı ekonomiyi artıracak
Çocuk işçiliği ve mültecilerden söz açılmışken Türkiye için bulunduğumuz dönemde bu iki konu da son derece önem taşıyor.  Çevre ülkelerden özellikle Suriye’den gelen zorunlu göç dalgası Türkiye’deki mevcut kayıt dışılığı nasıl etkileyecek?
Muhtemelen artıracak. Asgari ücret, seçim vaatlerinde söylendiği gibi 1.300 liraya çıkacak diyelim. Firmalar bu rakamın altında çalışacak işçi bulacak. Bu anlamda mülteci olsun veya olmasın asgari ücretin altında çalışan insan sayısı artacak. Ancak bir yandan asgari ücreti artırıp bir yandan mültecileri alıp bir yandan da firmalar üzerindeki denetim sıkı tutulursa bunun kayıt dışı ekonomiye çok fazla olumsuz etkisi olmaz. Ancak Türkiye’de milyonlarca firma var, dolayısıyla bunu denetlemek kolay olmayacaktır.
Avrupa Birliği’nden gelecek 3 milyar Euro tutarındaki mülteci yardım paketinin bu tablodaki yeri ne olabilir?
Bu yardım paketi mültecilerin kayıtlı istihdama kazandırılmasına mı harcanacak yoksa mültecilerin gelmemesi için mi harcanacak? Bu biraz da bu konudaki stratejiye bağlı. Mülteciler bundan sonra muhtemelen yabancı işçi statüsünde çalıştırılacak ancak bu da çok fazla bürokrasi gerektiren bir durum. Türkiye’de bürokratik süreçler oldukça zor işliyor.
Bürokratik süreçlerin kalitesi, kayıt dışılığı etkileyen en önemli unsurlardan birini oluşturuyor. Suriyeli mülteciler için konuşacak olursak, Türkiye ekonomisinin yapısal durumu ile mültecilerin yetenek ve eğitim kompozisyonlarının ne kadar uyumlu olduğunun irdelenmesi gerekiyor. Kendi yurttaşlarının yaklaşık yüzde 30’unun kayıt dışı olduğu bir ülkeye iki milyonun üzerinde mültecinin daha geldiğini düşünürsek bu durumun kayıt dışılığı daha da artıracağını öngörmek mümkün.
Son olarak, Türkiye’de kayıt dışılığın en fazla olduğu sektörler hangileri?
Bu konuda TÜBİTAK destekli bir çalışmamız var.  Bu çalışmada 16 farklı sektöre baktık. Kayıt dışılığın en yüksek olduğu sektör, yüzde 61 oranıyla inşaat sektörü çıktı. Bir başka deyişle, genel ortalama olan yüzde 30’un iki katı bir kayıt dışılıktan söz ediyoruz. İnşaat sektörünü yüzde 45 oranıyla Konaklama ve Gıda Hizmetleri izliyor. Kayıt dışılığın en düşük olduğu sektörler ise Bilişim /İletişim ile Finans ve Sigorta.

Söyleşi: Duygu Durgun Köseoğlu /Kurumsal İletişim Ofisi

10 Ocak 2016 Pazar

BOUN HABERLER: ''Sosyal politikalarda günlük reçetelere bağlı kalmak değil dönüştürücü olmak gerekiyor''

The World Academy of Sciences (TWAS) tarafından 2015 yılı Sosyal Bilimler ödülüne layık görülen Prof. Dr. Ayşe Buğra, sosyal politikalar alanındaki güncel sorunları değerlendirdi.
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü öğretim üyesi ve Sosyal Politika Forumu Araştırma ve Uygulama Merkezi Direktörü Prof. Dr. Ayşe Buğra, geçtiğimiz günlerde The World Academy of Sciences (TWAS) tarafından, gelişmekte olan ekonomilerde ve küresel düzeyde sosyal politikalar konusundaki araştırmalara katkısı nedeniyle 2015 yılı Sosyal Bilimler ödülüne layık görülmüştü.
Prof. Dr. Ayşe Buğra ile bu ödül vesilesiyle biraraya gelerek sosyal politikalar alanındaki güncel sorunlara dair değerlendirmelerini aldık. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu’nun 2015 yılında odağına aldığı çalışmaları ve 2016 projelerini dinledik.  

Öncelikle Sosyal Politikalar Forumu açısından geçtiğimiz yıla dair değerlendirmelerinizi alabilir miyiz? Yeni döneme dair hangi çalışma alanlarını odağınıza almayı planlıyorsunuz?
Sosyal Politika Forumu hem bir araştırma birimi hem de aynı zamanda araştırmacı yetiştiren bir birim. Bünyemizde master ve doktora düzeyinde çalışan pek çok araştırmacı var. Bu araştırmacılardan bazıları Atatürk Enstitüsü’nde geçen yıl içinde doktora ve master tezlerini tamamladılar. Bunlardan biri yerel düzeyde sosyal aktörler arasındaki ilişkilerle ilgili bir doktora teziydi. Enstitümüz bünyesinde bir diğer tamamlanan çalışma ise emeklilik reformu ve emeklilik sisteminin değişimi üzerine gerçekleştirilen bir master tezi oldu. Türkiye’de çalışma hayatıyla ilgili bir doktora tezi tamamlanmak üzere. Türkiye’de tütün piyasasının tarihi ile ilgili doktora tezini tamamlamış olan bir başka araştırmacı da halen Sosyal Politika Forumu’nda doktora sonrası çalışmalarını sürdürüyor.
Yine 2015’de LGBTİ bireylerin sosyal hizmetlere ulaşımı ve sosyal haklardan yararlanma biçimi üzerine bir araştırma yapıldı. Bu oldukça geniş kapsamlı bir çalışma oldu, sonuçlarını bekliyoruz. Bu bizim çok önemsediğimiz bir araştırma çünkü Türkiye’de de Avrupa’da da LGBTİ bireylerle ilgili araştırmalar genellikle sivil haklar bağlamında yürütülüyor ve ayrımcılık ekseninde düşünülüyor. Sosyal hizmetlere erişim konusu hem Türkiye hem de Avrupa’da çok daha az gündeme getiriliyor. Bu açıdan ilginç sonuçlar içeren bir çalışma oldu.
Bu yıl yani 2016’da ise, Kırsal Kesimde Yoksulluk teması çerçevesinde bir araştırma planlıyoruz.
Sosyal Politika Forumu olarak en genel anlamıyla eşitsizlikler üzerine çalışıyoruz. Sağlıkta, eğitimde eşitsizliğin farklı boyutları üzerine çalışmalarımız devam ediyor. Şu anda UNDP için bir rapor hazırlıyoruz. Rapor küçük ancak bizim büyük resmi görmemize yardımcı olacak bir çalışma olacak.
2015’te Sosyal Politikalar Yüksek Lisans Programı başlattınız. Biraz da bu program hakkında bilgi alabilir miyiz?
Sosyal Politikalar disiplinlerarası bir alan. Öğrencilerimiz sosyal bilimlerin farklı alanlarından geliyorlar. Programın en önemli ve kuvvetli yönü, öğrencilerimizin sivil toplum alanında, uluslararası kuruluşlarda veya bürokraside çalışabilecekleri bir program olarak düşünülmesi, ama aynı zamanda farklı alanlarda doktoraya devam etmek isteyen öğrencilere iyi bir akademik zemin hazırlayacak, iyi bir yön verecek bir program olması.
Programın başlaması bağlamında 2015’te küçük bir çalıştay düzenledik ve Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinde sosyal politika alanında çalışan araştırmacıları davet ettik. Sosyal politika alanında bugün karşılaşılan sorunlar temalı bu çalıştay, bu alanda çalışan üniversitelerle iyi bağlantılar kurmamıza yardımcı oldu.
 Sosyal Politika Yüksek Lisans Programı’nda öğrencilerimizin güncel sorunlarla ilgilenmelerine çok önem veriyoruz, ancak aynı zamanda teorik donanıma da çok önem veriyoruz. Sosyal politikanın akademik olarak bana çekici gelmesinin nedeni de bu; hem gerçek hayatla gerçek sorunlarla bağlantıyı koparmıyorsunuz hem de çok zengin, teorik bir arka planda, tarih, felsefe, iktisat gibi alanlardan beslenerek çalışabiliyorsunuz.
Programla ilgili amaçlarımızdan biri de Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgeden yani Balkanlar’dan Orta Asya’dan ve belki Ortadoğu’dan da öğrenci almak.
UNDP için hazırlamakta olduğunuz rapordan bahsettiniz, bunu biraz daha açabilir miyiz?
UNDP Bölge bürosu, ki bu bölge Avrupa ve Orta Asya’yı içeriyor, bölgede eşitsizliklerle ilgili bir çalışma yapıyor; bizden de Türkiye ile ilgili bir rapor istendi. Birkaç sene önce, Sosyal Politika Forumu’nda Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Ayşen Candaş, Volkan Yılmaz ve Burcu Yakut Çakar  tarafından bir Eşitsizlik Araştırması yapılmış ve kapsamlı bir rapor olarak sunulmuştu. Bu şimdi yaptığımız çalışmanın arka planını oluşturuyor. Bu çalışma 2016 yılının ilk aylarında tamamlanacak; daha sonra da kitaplaştırmayı umuyoruz.
Geçen ay Boğaziçi Üniversitesi’nde açıklanan BM İnsani Gelişmişlik Raporu’nda Türkiye'nin, İnsani Gelişmişlik’te 72. sıraya gerilediği açıklandı. Sizce bu sıralamalar ne derece önemli, hangi göstergelere bakılması anlamlı?
İnsani gelişmişlik raporlarının ortaya çıkışındaki temel fikir, gelişmişlikten sadece gelire veya ekonomik büyümeye bakarak bahsedilemeyeceği, dolayısıyla başka unsurları da dikkate almamız gerektiği fikriydi. Bu kapsamda bu raporlarda ilk olarak sağlık ve eğitim alanlarına bakıldı.
Bir ülke ekonomik olarak büyüyebilir ama sağlık ve eğitim alanlarındaki performansı o kadar iyi olmayabilir. Ya da büyümesine nazaran eğitim ve sağlıktaki performansı daha başarılı olabilir. Bu göstergelerin dikkate alınması gerekliliğinden hareketle bahsedilen raporlar hazırlanmaya başlandı. Sağlık yaşam beklentisiyle ölçülüyor, eğitimde ise şimdi ortalama okullaşma süresi ve okullaşma beklentisine bakılıyor. Bu yaklaşımla rapor ülkeleri insani gelişmişlik göstergelerine göre sıralıyor. Burada 1-2 sene içindeki oynamalar çok önemli değil çünkü bu başka ülkelerin durumuna bağlı olarak da değişebiliyor. Zaten sağlık ve eğitim göstergeleri uzun dönemli politikaların sonuçlarıyla değişebilecek göstergeler.  
Ancak, ülkenin insani gelişmişlik sıralamasında yeri ile gelir sıralamasındaki yeri arasındaki fark önemli. Türkiye özelinde bu rapor mevcut ekonomik düzeyde insani gelişmişlikte, eğitim ve sağlık alanında şimdi olduğundan daha başarılı olunabileceğini gösteriyor. Bunun üzerinde düşünülmesi gerekiyor.
Türkiye’de bu ve benzeri endekslere dair bilgi, genellikle ülke olarak hangi sırada olduğumuzla veya skor algısıyla sınırlı kalıyor. Tartışılması gereken diğer göstergeler ya da alt başlıklar politika üretenler tarafından yeterince tartışılıyor mu?
Bu istatiksel verilerin masaya konulması önemli çünkü bunlar bazı gerçeklerle yüzleşilmesini kaçınılmaz kılıyor. UNDP dışında da dünyada çeşitli kurumların hazırladığı raporlar var.  Bu raporlar ortada olunca ‘’Her şey yolunda’’ demek tüm hükümetler için zorlaşıyor. İyi niyetli siyasetçiler ‘’Acaba burada nasıl bir sorun var?’’ diyerek durup bakabiliyorlar. Bu raporlar en azından buna bir zemin hazırlıyor.
Öte yandan, UNDP Temel İnsani Gelişmişlik sıralaması eğitim ve sağlık alanındaki gelişmeleri dikkate alıyor ama bunun dışında raporda çok fazla veri var. Örneğin Toplumsal Cinsiyet Eşitsizlikleri Türkiye açısından son derece önemli. Ülkemizde bu konunun ele alınması ve siyasetin gündemine girmesinde bu tür verilerin ortaya konulması da etkili oldu diye düşünüyorum.
Tartışılması gereken eşitsizliklerin siyasetin gündemine girmesi pozitif bir gelişme olmakla beraber bu konuların pratik hayatta uygulamalara dönüşmesi açısından değerlendirmeniz ne yönde?
Sosyal politika kolay bir alan değil, biraz eklektik olmayı göze almak zorundasınız. Bir politika önerirken önerdiğimiz politikanın istenmeyen etkileri olabileceğini de düşünmeliyiz.
Örneğin evde bakım hizmetlerinde bulunan kadınlara nakit yardım konusu olumlu yanları olan bir uygulama. Ancak bu uzun vadede kadın istihdamını nasıl etkiler diye de düşünmek lazım. ‘’Bu uygulama toplumsal cinsiyete dayalı geleneksel işbölümünü sabitleyip kadınları bakım hizmetlerine mahkum ederek ekonomiye ve topluma katılımlarını engeller mi?’’ diye düşünmek gerekiyor. Dolayısıyla tek bir reçeteyle çözümler bulunabilecek bir alandan söz etmiyoruz. Dönüştürücü etki yaratan politikalar bulmak gerekiyor.
‘’Mülteci sorunu insan eliyle yaratılmış bir afete benziyor’’
Bahsettiğiniz bu yaklaşımı, örneğin son aylarda Türkiye ve dünya gündemini sarsan mülteci sorununa uyarlayacak olursak nasıl bir değerlendirme yapılabilir?
Mülteci sorunu, insan eliyle yaratılmış bir afete benziyor. Bu konu bizim disiplinimizin sınırlarını epey zorlayan bir konu. Göçmenlerin durumuna dair daha kolay teori üretebiliyor, daha kolay enstrümanlar önerebiliyoruz ancak mültecilerin durumu çok daha karmaşık. Birçok farklı alanda düşünmek zorunda kalıyorsunuz.
Bu insanlar buradalar, bir süre de kalacaklar. Bu insanların çalışma hayatına katılmaları lazım. Peki çalışma hayatına nasıl entegre olacaklar? Entegre olurken bu durum Türk vatandaşlarını nasıl etkileyecek? Ne gibi çatışmalar çıkabilir ve bunlar nasıl engellenebilir? Sosyal yardım sistemi nasıl dönüşmelidir?
Örneğin, Avrupa’da göçmen düşmanlığından söz ediliyor. Oysa Avrupa’da bunun ötesinde çok gerçek bazı sorunlar var. Yeni bir göç ve insan dalgasını kucaklamaya hazırlanırken, ülkevatandaşlarının edinilmiş haklarının nasıl korunacağını düşünmek gerekiyor.
Mutlaka her düzeydeki siyasi otoritenin katılımıyla mülteci sorununda ulusüstü bir işbirliği düşünülmesi ve daha da önemlisi toplumun ikna edilmesi gerekiyor.
Sosyal politikanın burada faydalı olabileceği birkaç alan var; bunlardan biri de şu: Ne yaparsanız yapın, nasıl bir politika uygularsanız uygulayın insanları ikna etmeniz çok önemli. Herkesi memnun edemeseniz bile, vergi mükelleflerini ve sosyal hizmetlerden yararlananları  ikna etmeye çalışmak gerekli. İnsanlara rağmen politika yapamazsınız.

Söyleşi: Duygu Durgun Köseoğlu /Kurumsal İletişim Ofisi


4 Ocak 2016 Pazartesi

RADİKAL KİTAP: “Ermeni ve Kürt sorununun temelinde toplumsal adaletsizlik yatıyor”


“Ermeni ve Kürt sorununun temelinde toplumsal adaletsizlik yatıyor”

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/ermeni-ve-kurt-sorununun-temelinde-toplumsal-adaletsizlik-yatiyor-431998

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Nadir Özbek’in 1839-1908 dönemi Osmanlı İmparatorluğu'nda vergi, siyaset ve toplumsal adalet konularını ele alan kitabı İmparatorluğun Bedeli, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından kısa süre önce yayımlandı.
Osmanlı’nın son döneminin can alıcı konularından birini büyük ustalıkla ele alan Özbek’in çalışması hakkında kitaba bir önsöz yazan Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Şevket Pamuk, 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda bölüşüm ilişkileri, vergi adaleti, siyasal ve toplumsal meşruiyet, vergi tahsil kurumu ve pratikleri, iltizam sisteminin dönüşümü, vergi tahsilatının askerî niteliği, baskı ve şiddet boyutu gibi konuları ele alan İmparatorluğun Bedeli’nin hem tarih meraklıları hem de profesyonel tarihçiler için önemli ve okunması gereken bir eser olduğunu vurguluyor.
Prof. Dr. Nadir Özbek ile İmparatorluğun Bedeli üzerine sohbet ettik.

Kitabın önsözünde Osmanlı jandarmasının vergi tahsilatında aktif yer alması gerçeğinin bu çalışmanın gündeme gelmesinde etkili olduğunu belirtmişsiniz. Asayişle ilgili olması gereken bir birimin vergi gibi son derece teknik bir meselenin de içinde olması merak cezbeden bir bilgi. Öncelikle kitap fikrinin nasıl oluştuğundan başlayabilir miyiz?
Vergi konusu günümüzde de sosyal sorunların merkezinde yer alıyor. Verginin adil olup olmaması ve vergi yükünün farklı toplum kesimleri arasında nasıl paylaştırıldığı güncel bir öneme de sahip. Vergi konusu Osmanlı’da da toplumu anlamak, sosyal yapının adalet temeli üzerinde kurulup kurulmadığını tespit etmek açısından imkânlar sunuyor. Vergi konusuna yönelmeden önce ağırlıklı olarak son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda güvenlik teşkilatı ve pratikleri üzerine çalışıyordum. Bu çalışmalarım sırasında Osmanlı jandarmasının asli görevleri arasında kırsal kesimde kamu düzenini sağlamanın yanı sıra vergi tahsilatının da bulunduğunu tespit ettim. Dolayısıyla vergi konusuna yönelmem bu şekilde başladı. 19. yüzyıl Osmanlı tarihine vergi adaleti açısından bakmaya karar vererek 2009’un başında bu çalışmaya başladım. Bu süreçte Osmanlı kamu maliyesinin oluşumu ve vergi sistemi üzerine Türkçe ve İngilizce pek çok makale yazdım. Yaklaşık yedi-sekiz yıla yayılan bir sürecin sonucunda bu kitabı hazırladım.
Çok ilginçtir. Bizde Osmanlı tarihçiliğinde vergi konusu hemen hemen hiç ele alınmamış. Son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi konusuyla ilgili birtakım genel geçer kanaatlerin ötesinde araştırmaya dayanan bir bilgiye sahip değiliz. Cumhuriyet tarihçiliğinde de aynı durum söz konusu. Bu kitap söz konusu boşluğun doldurulması yönünde de bir adım aynı zamanda.
Osmanlı köylü toplumunun Tanzimat ve Abdülhamit dönemlerinde uygulanan vergi politikalarıyla aslında ciddi bir bedel ödediğinden bahsediyorsunuz. Rumeli’de Rum, Bulgar ve Sırp sorunu, Doğu vilayetlerinde Ermeni ve Kürt sorunu olarak nitelenen ayaklanmaların temelinde aslında vergi adaletsizliğinin ve şiddete dayalı uygulamaların yattığını belirtiyorsunuz. Osmanlı vergi politikaları ve uygulamaları baskı ve şiddete dayanmasaydı bu ayaklanmalar olmayabilir miydi? 
Bu aslında gerek önceki makalelerimde gerekse bu yeni kitapta cevap bulmaya çalıştığım ana sorulardan biri. 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu tarımsal bir ekonomiye dayanıyor ve Almanya, Fransa ve İngiltere gibi büyük ekonomilere sahip sanayi temelli devletler karşısında varlığını korumaya çalışıyor. Osmanlı’da askeri harcamalar ve borç ödemelerine bütçeden ciddi oranda pay ayrılıyor. Osmanlı tarım ekonomisi büyük oranda geçimlik küçük üreticiliğe dayanan bir yapıya sahip. Küçük köylünün kendi ihtiyaçları dışında bir artı değer üretmesi bir hayli zor. Osmanlı devletinin temel gelir kalemleri söz konusu tarım ekonomisinin vergilendirilmesine dayalı. Osmanlı devleti bir yandan da artan kamu harcamalarını karşılayabilmek için vergi gelirlerini artırmaya yöneliyor. 1840’lardan başlayıp 1910’lara uzanan evrede vergi gelirleri beş kat artıyor. Bu artış, Rumeli’de, Anadolu’da ve Doğu vilayetlerinde yaşayan Osmanlı köylüsünün sırtına ağır bir yük bindiriyor. Bu vergi yükünün altında ezilen Osmanlı köylüsü son çare olarak direnişlere yöneliyor. Tanzimat sonrası süreçte birçok bölgede vergi isyanları çıkıyor. Osmanlı taşrasında neredeyse gündelik hayatın bir paçası haline gelen bu isyanlara 1850’li yılların Bulgar ve Sırp isyanları, 1890’lı yılların Ermeni ve Kürt isyanları örnek olarak gösterilebilir. Aslında yaşanan öncelikli olarak vergi yüküne ve vergi tahsilatı sırasında maruz kalınan baskılara karşı bir direniş, bir vergi isyanı. Fakat zaman içinde bu vergi isyanları, toplumsal adaletsizlik ve baskılara karşı direniş ve başkaldırışlar hem Rumeli’de hem de Doğu vilayetlerinde milliyetçi ve politik renler kazanmaya başlıyor. Osmanlı İmparatorluğu için büyük bir siyasal sorun oluşturan milliyetçi hareketlerin arka planında vergi sistemindeki adaletsizliklerin ve vergi tahsil sistemindeki baskı ve şiddet unsurunun yattığını söylemek mümkün.
Öte yandan Tanzimat Fermanı ile birlikte herkesin gelir ve serveti oranında vergilendirileceği bir sistemin kurulmasının planlandığını ancak bunun başarıya ulaşmadığını belirtiyorsunuz. Bu anlamda Tanzimat dönemi reformları aslında Osmanlı toplumu adına hayal kırıklığı mıydı? 
Tanzimat Fermanı herkesten gelir ve servetine göre gücü oranında vergi alınacağına dair bir vaatte bulunuyor. Geniş halk kesimlerinde de bu yönde bir beklenti oluşuyor. Ancak Tanzimat’ın ilanından İmparatorluğun son yıllarına kadar Osmanlı yöneticilerinin hiçbir koşulda vergi dağılımının adil bir şekilde gerçekleştirilmesi, köylü üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi yönünde kayda değer bir adım atmamış olduğunu görüyoruz.
Tanzimat Fermanı’nın bu vaadi hayata niçin geçirilememiş? Bunun politik ve sınıfsal bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Gerek merkezî hükümette gerekse taşra idare meclislerinde yer alan kişilerin, eğitimli devlet bürokratları, taşra eşrafı, mülk ve toprak sahibi kesimlerden oluşan imtiyazlı bir zümre olduğunu görüyoruz. Gerek merkezi hükümet düzeyinde gerekse mahalli idari birimlerde mülki amirlerle yerel eşrafın uyum içinde karar alma mekanizmalarını denetimleri altında bulundurdukları anlaşılıyor. Aslında verginin herkesin gücüne göre, yani gelir ve servetine göre paylaştırılması ilkesi vergi yükünün köylüden alınıp varlıklı kesimlere aktarılması anlamına geliyor. Merkezde ve taşrada yönetim kademesindeki kesimler bu doğrultudaki bir uygulamayı 19. yüzyıl boyunca bilinçli bir şekilde hayata geçirmiyor. Varlıklı kesimler vergi yükünü sırtlamamak konusunda çok kararlılar. Oysa Avrupa’nın birçok ülkesinde 19. yüzyıl boyunca kişisel gelir vergisi aracılığıyla vergi yükümlülüğünün süreç içinde artan oranlarda varlıklı kesimlerin sırtına yüklendiğini görüyoruz. Tanzimat sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nda ise yaratılan beklentilerin aksinde kat’i surette bu doğrultuda bir gelişme yaşanmıyor.
O dönemde Avrupa siyasetinin ve kamuoyunun Osmanlı’ya yaklaşımı ne yönde? Bu alanda reform önerisinde bulunuyorlar mı?
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında hem Rumeli’de hem de Doğu vilayetlerinde kapsamlı idari, malî ve sosyal reformlar yapılması doğrultusunda Avrupa devletlerinin baskısı var. Ahali üzerinde uygulanan türlü baskıların kaldırılması ve vergi sisteminin iyileştirilmesi yönünde talepler var. Aslında Osmanlı yöneticileri de bu tarz reformların halkın lehine olduğunun farkında. Ancak artan kamu harcamaları, özellikle askeri harcamalar ve borç ödemeleri, vergi gelirlerin artırılması yönünde baskı oluşturuyor. Bu koşullarda ne pahasına olursa olsun gelirlerin artırılması yoluna gidiliyor. Vergi tahsilatı, sivil bir vergi tahsil teşkilatı yerine polisiye ve askeriye yöntemlerin devreye sokulması yoluyla, zora başvurularak gerçekleştiriliyor. Böylece vergi devletle vatandaş arasında rızaya dayanan bir ilişki olmaktan çıkıp baskı ve zulüm temelli bir ilişkiye dönüşüyor. Bu da Osmanlı devletinin süreç içinde halk nezdindeki meşruiyetini büyük oranda sarsıyor.
Öte yandan, Ahmet Şakir Paşa gibi vergi meselesinin aslında bir sosyal sorun olduğunun farkında olan Osmanlı idarecileri de var. Ahmet Şakir Paşa vergi adaletinin Ermeni sorununun altında yatan temel sorunlardan biri olduğunun farkında ve vergi tahsilatı sırasında gündeme gelen baskı ve zulümlerin bertaraf edilmesi gerektiğini düşünüyor, bu doğrultudaki görüşlerini Abdülhamit yönetimine kapsamlı raporlarla iletiyor. Hatta 1890’lı yıllarda Ermeni ve Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu Doğu vilayetlerinde vergi nedeniyle halkın maruz kaldığı baskıları gidermek ve halkın güvenini kazanmak üzere pilot çalışmalar yürütüyor ve olumlu sonuçlar alıyor. Ancak bu denemelerin kalıcı olması İmparatorluğun bütününe yayılması önünde ciddi politik ve sınıfsal engeller var.

Son olarak, devlet geleneğinin devamlılığı açısından Osmanlı’dan bugüne uzanan süreç nasıl değerlendirilebilir? Cumhuriyet Türkiye’sinin Osmanlı’dan bu bağlamda miras aldığı politikalar oldu mu? 
Sosyal yapı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, vergi adaletinin yokluğu gibi sosyo-ekonomik noktalardan bakılacak olursa, Türkiye’nin bugün yaşamakta olduğu Kürt sorunu ile 1890’larda Doğu vilayetlerinde yaşanan Ermeni sorunu arasında ciddi benzerlikler olduğu görülür. Her iki sorununun arka planında toplumsal adaletin, gelir dağılımında eşitliğin kurulamamış olmasının önemli payı var. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde yönetim kademesindeki kesimler söz konusu adaletsizliklerin temellerini ortadan kaldırmak yerine, sorunları şiddet ve askeri yöntemlerle çözmeyi yeğliyor ve neticede vatandaş ile devlet arasındaki ilişki barışa değil çatışmaya dayalı bir nitelik kazanıyor. Vergi adaletsizliği, gelir bölüşümündeki dengesizlikler ve yoksulluk gibi sosyal sorunlar hızla sosyal patlamalara dönüşerek siyasal nitelikler kazanabiliyor. Sosyal adaletin kurulamış olması, bölüşüm ilişkilerindeki dengesizlikler ve geniş yığınların toplumsal-siyasal sisteme yönelik hoşnutsuzluklarının şiddet yoluyla bastırılmasını temel alan bir yönetim tarzı Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin ortak yönlerini oluşturuyor. Böylesi bir durum da toplumsal çatışmaya zemin hazırlıyor.

Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

2024 GAZETE DUVAR: Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

  https://www.gazeteduvar.com.tr/halkci-belediyecilik-turkiye-icin-utopya-mi-haber-1665616 Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki ...