İzleyiciler
24 Mart 2015 Salı
2015 BOUN HABERLER: ‘’John Freely, sen İstanbul’un hafızasısın’’
New York’tan Burma’ya oradan Princeton’a, dünyanın farklı kentlerinde geçirilen yıllardan sonra sonunda İstanbul’a uzanan dolu dolu bir ömrün hikâyesi…
Yoksul bir çocukluk; savaşlara ve dünyanın geçirdiği büyük dönüşümlere tanıklık, 1960’larda henüz betonlaşmamış bir İstanbul’da yeni bir hayata başlangıç, Yaşar Kemal, Aliye Berger, Ömer Uluç gibi kültür hayatımızdan geçip giden nice değerle kurulan dostluklar…
89 yıllık bir ömre sığan başlıklardan yalnızca bir kaçı.
Boğaziçi Üniversitesi’nin Robert Kolej’le başlayan 150 yılı aşkın tarihinde önemli dönemlere tanıklık etmiş olan John Freely ile geçmişe ve bugüne dair hafızasından süzülenleri konuşmak için buluşuyoruz.
Geçen onca yıla rağmen olağanüstü parlaklıktaki zekâsıyla zamana meydan okuyan John Freely ile en son üç yıl önce, duvarları eşi Dolores’in tablolarıyla dolu bu zarif ahşap evde görüşmüştük. Kısa bir hatırlatma yapıp kendimizi tanıtıyoruz. ‘’Hikâyemi zaten biliyorsunuz, baştan anlatmama gerek yok, değil mi’’ diye soruyor. Yaşayan bir efsanenin yaşam öyküsüne kayıtsız kalmak mümkün mü?
Olağandışı bir yaşam öyküsü
Mezar kazıcılığı ve tramvay şoförlüğü yapan bir baba ile roman okumayı çok seven, temizlik görevlisi olarak çalışan bir annenin çocuğu olarak 1926 yılında New York’ta dünyaya geliyor Freely. Babası işsiz kalınca annesi onu asıl memleketi İrlanda’ya götürüyor. O yıllarda kimse okuma yazma bilmiyor, Freely’nin büyükannesi hariç… Büyükannesinin babası ise Kırım Savaşı’ndan dönerken İstanbul’u anlatan bir kitap getiriyor eve. John Freely’nin İstanbul ile tanışması daha çocuk yaşta eline aldığı işte bu kitap sayesinde oluyor.
Liseyi terk ederek denizci olmak için orduya katılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Çin ve Burma’da özel bir birlikte komandoluk yapıyor. Savaş bittiğinde lise diploması bile yok ama özel bir sınavla üniversiteye kabul ediliyor.
Oxford Üniversitesi’nde post doktora sırasında Ortaçağ Avrupası bilim dünyasının kapısını aralıyor. Çiçeği burnunda bir akademisyen olarak atıldığı bu yeni serüvende her zaman şu ilkeye inanıyor: ‘’Bilim, karanlık çağlardan bugüne Kopernik, Galileo ve Newton sayesinde hep bir devri daim halinde ilerler’’.
Doktora sonrası dünyanın önde gelen üniversitelerinde Princeton’da ders vermeye başlıyor. Princeton’dan bir arkadaşının tavsiyesi üzerine İstanbul’a geliyor ve Robert Kolej’de fizik dersleri vermeye başlıyor. 1970’lerde ise Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş sürecine tanıklık ediyor ve bu defa derslerini üniversitede sürdürüyor. 1980’lerde dünyanın farklı kentlerinde yaşadıktan sonra 1993’te karısı ve üç çocuğuyla birlikte temelli İstanbul’a dönüyor ve bir daha hiç ayrılmıyor.
John Freely ile sohbetimiz, kendi doğal akışı içinde çocukluğundan üniversiteye, İstanbul’dan tanıdığı ünlü isimlere çok farklı konulara uzanıyor. Öyle sıra dışı insanlar ve onların benzersiz hikâyelerini biriktirmiş ki dağarcığında… Kaybettikleri için ‘’Onlar artık birer hayalet oldu’’ diyor.
‘’Yoksul bir aileden gelen bir köylüyüm ben. Bu yüzden her zaman sokaktaki insanlarla kendimi daha rahat hissettim. Entelektüellerle aram o kadar iyi olmadı. İstanbul’da en iyi arkadaşlarım taksi şoförleri oldu. Şevket Derviş’i tanır mısınız? Hisarüstü’nde doğmuştur, çok iyi bir fotoğrafçıdır. Hala taksi şoförlüğü yapar. En iyi dostlarımdan biridir’’. Karıncaezmez Şevki’yi hatırlatıyor sonra. Uzun yıllar İETT’de şoförlük yapmış olup, tek bir kaza bile yapmadığı için bu lakabı almış, aynı zamanda 60’lı yıllarda Galatasaray’ın efsane amigosu olan bir dönemin renkli simalarından Karıncaezmez Şevki ile dostluklarından bahsediyor.
Yaşar Kemal ile nasıl tanıştı?
John Freely’nin anlattığı en güzel hikâyelerden biri de kısa süre önce kaybettiğimiz edebiyat çınarımız Yaşar Kemal ile olan sıra dışı tanışma hikâyesi. Şair, çevirmen ve aynı zamanda Robert Kolej mezunu Cevat Çapan’ın evinde bir davette tanışıyorlar Yaşar Kemal ile. ‘’Kocaman, heybetli bir adamdı’’ diye anlatıyor. ‘’Ben o zamanlar gencim tabii, sakallarım böyle beyaz da değil, kızıldı. Yaşar Kemal beni gösteriyordu çevresindekilere. Sonra yanıma gelip sakalımı çekiştirdi gülerek. Ben de onun göğsüne vurdum şakayla. İşte böyle tanıştık ve sonra iyi dost olduk’’.
Freely’nin Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş en önemli tanıklarından biri olarak kaleme aldığı ‘’A Bridge of Culture:Robert College /Boğaziçi University’’ How an American College Became a Turkish University’’ başlıklı kitap Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihsel mirası hakkında bugüne dek yazılmış en kapsamlı çalışmaların başında geliyor. Sohbetimizin bir bölümünde bu kitap üzerine de konuşuyoruz.
Boğaziçi Üniversitesi’nin bugün dünyanın en iyi eğitim programlarına sahip kurumlarından biri olmasının yanı sıra, Robert Kolej geleneğinin kültürel mirasının taşıyıcısı olduğunu söylüyor. Robert Kolej’in ilk kuruluş yıllarında 60 farklı ülkeden öğrenciye ev sahipliği yaptığını; akademik kadrosunun Amerikan üniversitelerinden doktora yapmış hocalardan oluştuğunu; öğrencilerinin Türkiye’nin farklı kentlerinden geldiğini anlatıyor. Öğrenci profilindeki zenginlikle beraber farklı kültürlerin, etnik kökenlerin ve inançların Boğaziçi’nde oluşturduğu birlikte yaşama kültürünün benzersiz olduğunu söylüyor.
‘’Buraya ilk geldiğimde öğrenciler arasında tek tük kız öğrenci vardı. 1964 yılında sayı epey artmıştı. O zamanlar 30’lu yaşlardaydım. Öğrencilerimle aramda çok büyük bir yaş farkı yoktu. Geçenlerde 1964 mezunlarıyla buluştuk. Şimdilerde onlar da 70’lerini sürdürüyor.
‘’Çok farklı sosyal sınıflardan öğrencilerim oldu’’
‘’Robert Kolej’e geldiğimde dikkatimi çeken bir şey daha olmuştu. Türkiye’nin her yerinden, yoksul ailelerin çocukları okumaya gelmişlerdi. Babası avukat, doktor olan çocuklar olduğu gibi babası dolmuş şoförü veya çoban olan çocuklar da vardı. Biliyorsunuz benim babam da mezar kazıcısıydı. Yoksul çocuklar hep daha zekilerdi çünkü onlar diğerlerinden daha fazla çalışmak zorundaydılar’’.
‘’Kolejin kurucusu Cyrus Hamlin de çok yoksul bir aileden geliyordu. O bir misyoner değil gerçek bir öğretmendi. Çocukları aydınlatmayı ilke edinmişti. Robert Koleji, Harvard College ile aynı ders programını uyguluyordu. Fizik, kimya, biyoloji, humanities dersleri vardı. Çok sayıda Rum, Ermeni, Yahudi, Rus ve Bulgar öğrencisi vardı okulun. Filistinli Arap öğrencilere düzenli burs verilirdi. 1906 Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan üç atlet buradan mezun olmuş Rum öğrencilerdi. İlk Türk mezun ise Hüseyin Pektaş’tır’’. Burada bir parantez açıp Pektaş’ın Sorbonne’da tarih bölümünde üç yıl okuduğunu; 1905 yılında Robert Kolej'e dönerek Tarih, Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptığını; hatta ünlü şair Tevfik Fikret’in yerine zaman zaman Robert Kolej'de derslerine girdiğini ve ardından milletvekilliği yaptığını ekleyelim.
Kültür ve düşün insanları burada yetişti
‘’Robert Kolej ve devamında Boğaziçi Üniversitesi’nden çok değerli düşün ve sanat insanları yetişti. Sıra dışı öğrencilerimiz vardı. O yıllarda okul adeta şehrin en önemli kültür merkeziydi. Tiyatrolar gelir, konserler verilirdi. 1962 senesinde okula Âşık Veysel geldi ve bir konser verdi. Kara Toprak’ı çalarken oditoryumda oturacak yer kalmamıştı. Ben de oradaydım ve Veysel ile tanıştım’’.
‘’1960’lar aynı zamanda İstanbul’da gecekondular inşa edilmeye başlamıştı. Anadolu’dan göçlerle şehir büyük bir değişimin eşiğindeydi. Yeni Armutlu, Hisarüstü gibi mahalleler oluşmaya başlamıştı. Yeni Armutlu’da yıllar evvel her pazar pikniğe giderdik. Boğaz’da sandalla geziye çıkardık’’.
İstanbul’u ve Osmanlı’yı anlatan en derinlikli kitapları O yazdı
Hafızasından süzülenleri dinlerken fizik ve astronomi alanındaki uzmanlığına rağmen edebiyat, tarih, sinema gibi alanlara da her zaman ilgiyle yaklaştığını; hatta kendi mesleği dışındaki alanlara dair daha fazla eser ürettiğini düşünüyoruz. İlk kitabı Strolling Through Istanbul: A guide to the city (İstanbul’u Gezmek İsteyenler İçin Bir Şehir Rehberi) 1972’de yayınlanıyor ve bugün bile İstanbul’u anlatan en kapsamlı rehber kitap olarak biliniyor. Alaaddin’in Lambası, Prens Adaları, Kayıp Mesih Sabetay Sevi’nin İzini Sürerken, Saltanat Şehri İstanbul, Osmanlı Sarayı/ Bir Hanedanlığın Öyküsü, İstanbul’un Bizans Anıtları, Cem Sultan/ Rönesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u Freely’in yazdığı 50’den fazla kitaptan sadece birkaçı.
Geçtiğimiz aylarda Boğaziçi Chronicles programı çerçevesinde Boğaziçi Üniversitesi’nin misafiri olan ünlü Arjantinli yazar Alberto Manguel de İstanbul hakkında yazılan en iyi kitaplar listesinin başında Freely’nin ‘’The Imperial City’’ (Saltanat Şehri İstanbul) adlı kitabının geldiğini söylemişti.
Freely’yi Osmanlı üzerine yazan tarih yazarlarından ayıran en önemli özellik ise, tarihi olgularla o dönemin günlük hayatı arasındaki keskin çizgileri kaldırarak, Osmanlı tarihini salt bir siyasi tarih olarak yansıtmayıp; yaşamın içinden ritüelleriyle devrin sultanlarının insani yönleriyle Osmanlı’yı anlama çabası sunan, hümanist bir perspektif çizmesi.
Freely’nin enerjisi bitmek bilmiyor; yeni kitap yolda
Eserleri çok sayıda dile çevrilen ve çoğunun baskısı tükendiği için artık nadide eserler arasında gösterilen Freely, yeni kitap projeleri olduğunu söylüyor. Bunlardan biri Hisarüstü ve Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihini konu alan ‘’Our Village Our University’’ adını taşıyor ve yakında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkacak.
John Freely tek kelimeyle benzersiz bir hayat adamı, akademisyen, yazar, bilge, modern bir Evliya Çelebi… Sokakla, hayatla ilişkisi her daim canlı, dünyayla bağı bugün bile son derece güncel. Örneğin eğitim sisteminden bahsederken, yetişkin eğitiminin ne denli önemli olduğundan bahsediyor ve ABD’de yoksul insanların bile gece okullarına gittiğini anlatıyor. Türkiye için böyle bir sistemin eksikliğinden dem vuruyor. Ya da İstanbul’dan ve kentsel dönüşümden bahsederken, Boğaz’ın karakteristiği olan ahşap evlerin zaman içinde birer birer nasıl yok olduğunu hatırlatıyor.
Tıpkı kentin bir zaman sakinleri olan Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, çingenelerinin yok olduğu gibi. Yine de, İstanbul’un her şeye rağmen dünyanın hiçbir kentine benzemediğini düşünüyor. Kente duyduğu tutkuyla yeni kitaplar yazacağını söylüyor. Yakın dostlarından biri olan ressam Ömer Uluç’un bir vakitler dediği gibi ‘’John, sen İstanbul’un hafızasısın’’.
89 yaşını sürdüren John Freely bugün de hafızamız olmaya devam ediyor.
5 Mart 2015 Perşembe
SANAT ATAK: Dünyayı düzeltmek istiyoruz!
http://sanatatak.com/view/Dunyayi-duzeltmek-istiyoruz/1483
Boğaziçi Üniversitesi’nin misafir programı Boğaziçi Chronicles’ın konukları The Yes Men’in kurucularından Mike Bonanno ile mizah yoluyla Türkiye’de yepyeni bir haber dili yaratan Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer, Ömer Madra’nın yönettiği söyleşide biraz da bu sorunun yanıtı üzerine düşünmeye çağırdılar dinleyenleri.
Bu ülkede bir şeylerin yanlış gittiğini düşünenler, merak etmeyin yalnız değilsiniz! Sabah kalktınız ve gazeteyi açtınız. O da ne? Türkiye’nin hiçbir kentine bundan sonra tek bir AVM daha yapılamayacağına dair Bakanlar Kurulu kararı çıkmış. Doğayı katleden HES’lerin bir daha asla ve kat’a yapılmamasına karar verilmiş. Kadına şiddet davalarında iyi hal indirimi uygulaması kaldırılmış. Kartopu oynayan insanları öldürecek kadar nefret duyanlar birdenbire aşka gelip insan, hayvan ve doğa sevgisiyle dolmuş. Mini etek giyenlerden Merkez Bankası’na azarlamadığı kimse kalmayan Cumhurbaşkanı artık insanları paylamaktan vazgeçmiş.
Olumlu diyebileceğimiz bu tür haberlerin listesini uzatmak mümkün. Peki böyle huzur dolu, aynı zamanda adrenalin yoksunu (!) bir ülkede yaşamak nasıl olurdu dersiniz? Kötü haberlere çok mu alıştık yoksa?
Boğaziçi Üniversitesi’nin misafir programı Boğaziçi Chronicles’ın konukları The Yes Men’in kurucularından Mike Bonanno ile mizah yoluyla Türkiye’de yepyeni bir haber dili yaratan Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer, Ömer Madra’nın yönettiği söyleşide biraz da bu sorunun yanıtı üzerine düşünmeye çağırdılar dinleyenleri.
Alıştığımız bu karabasan gibi dünya, atılacak bambaşka başlıklarla acaba başka bir yer olabilir miydi? Ve biz bunun böyle olmasını aslında ne kadar istiyoruz? Yaptıkları sahte New York Times gazetesiyle bir günlüğüne de olsa insanları pozitif haberlerin de olabileceğini gösteren The Yes Men’den Mike Bonanno, halkın isteklerini ve hayallerini gazeteye koyduklarını, haberlerde herhangi ütopik bir öğenin yer almadığını ve yazılan bazı durumların diğer ülkelerde yürürlükte olan şeyler olduğunu belirtti.
Mike, eylemlerindeki amaçlarını “İktidar ve otorite gibi alternatif duyurular yaparak hayal edilen bir dünyayı sunuyoruz.
Bahsettiğimiz şeylerin gerçek olması durumunda dünyada nelerin değişebileceğini insanlara gösteriyoruz. Onlardan aldığımız olumlu tepkiler ne kadar doğru bir iş yaptığımızı bize gösteriyor’’ diyerek anlattı.
İşte yaptıkları eylemlerle dünyayı sallayan The Yes Men’den Mike ile Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer söyleşisinden akılda kalanlar…
Mike Bonanno: "Biz Gülmeyi Seviyoruz"
• Yaptığımız işi ‘kimlik düzeltmesi’ olarak tanımlıyoruz. Politika yaparken eğleniyoruz çünkü bu ikisi birbirini kapsıyor. Yaptıklarımızı komik ve eğlenceli kılan politik içerikli olmaları… Biz gülmeyi seviyoruz. Mizahın bulaşıcı olduğunu ve insanlara bir çeşit direnç virüsünü yaydığımızı düşünüyoruz .
• Bize açılan davalar uzun sürüyor. Bu sayede dikkat çekmek istediğimiz konuları pek çok kez gündeme taşıyabiliyoruz. Dünya Ticaret Örgütü bize açtığı davayı geri çekti. Çekmeseydi bu konuyu çok daha uzun süre tartışılmasını sağlayabilirdik.
• Dünyayı düzeltmek istiyoruz. Çeşitli kampanyalar yürüten örgütlerle bir arada çalışarak mevzuatta, devlet politikalarında yolunda gitmediğine inandığımız şeyleri değiştirmeye uğraşıyoruz. Dünya Ticaret Örgütü’nün iklim değişikliği politikası ile ilgili çalışmalarını etkiledik. Büyük şirketler bu örgütten ayrılmaya başladılar. Sonunda politikalarını değiştirmek zorunda kaldılar. Aktivist hareketlerin başarılı olana kadar çok uzun süre başarısız olma ihtimali var. Ama unutmayalım yıllar değişim yaratan hareketlere örnek olarak köleliğin kalkması ve kadınların seçme-seçilme hakkını kazanması gibi örnekler de var.
• Baskıcı dönemlerde insanlar arasında bir tür dayanışma gelişiyor. Bu tür dayanışmalar otoritenin baskısıyla yeraltına itilen fikirlerin sonucu olarak doğuyor. Örneğin, Polonya’da ve Rusya’da direniş döneminde böyle bir dayanışmanın ortaya çıkışını görüyoruz. Diğer sesler bastırıldığında ortaya çıkan ortak ses, kimsenin yüksek sesle dile getiremediği şeyleri mizah yoluyla söylenebilir hale getiriyor. Baskı ne kadar güçlüyse hiciv de o kadar güçlü oluyor.
Zaytung’dan Hakan Bilginer: "Kuşkuya düşüyorsunuz"
• İnsanların Zaytung’da neyi komik bulduklarına dair kesin bir şey söylemem mümkün değil. Birçok okurdan aldığımız geribildirimler, insanların yaptığımız haberlerle rahatladığı ve olan bitenin absürtlüğü karşısında sessiz bir dayanışmanın parçası haline geldiklerini gösteriyor. Bir bakıma ‘Bunu saçma bulan bir tek ben değilmişim, bu ülkede bir şeylerin yanlış gittiğini düşünen başka insanlar da varmış’ diyor ve yalnız olmadıklarını hissetmekten hoşlanıyorlar.
• Gündeme yansıyan haberlerin absürtlüğü yaratıcılığı artırıyor. Biz kendimizi gazetelerle rekabet içinde görüyoruz. 90’larda da siyaset ve siyasi liderler vardı. Onlar da zaman zaman saçmalardı. O zaman da ülkede kötü bir şeyler olurdu ama işler biraz daha önemli ve ciddi havada yürürdü. Bütün o saçmalıklar o devlet ciddiyetinin çizgileri içinde kalırdı. Fikren en karşısında olduğunuz siyasetçiye bile karşısına geçip fikrinizi söyleme cesareti bulamazdınız. Bilgisiyle, eğitimiyle, vereceği bir yanıtla haklı bile olsanız sizi bastıracağını düşünürdünüz. Şimdi ise ‘bu insanlar söylediklerinde, yaptıklarında gerçekten ciddi mi diye kuşkuya düşüyorsunuz.
SANAT ATAK: HANDE ORTAÇ / Uc-Iki-Bir-KAYIT
Hande Ortaç’tan unutmamak için …‘’Üç İki Bir KAYIT’’
Bir rehabilitasyon merkezindeyiz. Konuklarını ‘’bir aile gibi sıcacık kucaklayan’’ bir klinik burası. En azından iddiası öyle. Kliniğin yeni misafiri genç kadın başlangıçta burada bir aile sıcaklığı bulduğuna inansa da çok geçmeden başına gelecek kötülükleri sezip kendini oradan kurtarmaya çalışıyor.
Hande Ortaç’ın yeni kitabı ‘’Üç İki Bir Kayıt’’ın kanımca en çarpıcı hikayesi olan ‘’Kayıt,’’ rehabilite olmayı reddeden genç bir kadını anlatıyor. Rekabetin, hırsın, birbirinin ayağına basarak yükselmenin ayakta kalma stratejisi olarak benimsendiği iş ortamlarında bir tuzaktan diğerine savruluyor; genel geçer toplumsal kurallara nanik çekmek isterken o kurallar tarafından kıskıvrak yakalanıyor ve çareyi rehabilitasyon merkezine gönüllü olarak başvurmakta buluyor kahramanımız. Fakat heyhat! Kırılmış kanatlarını burada tamir edebileceğini umarken; tüm hoyratlığıyla üzerine çullanan ‘’rehabilitasyon’’ sürecinde çareyi yine kendisinde arıyor; gizli gizli kasetlere kayıt yapıp içini dökmeye başlıyor.
‘’Kayıt’’, yazarın tiyatro geçmişinin de katkısıyla kurguladığını sandığımız bir ‘’sahneleme’’ gibi okunabiliyor. Kayıt altına alınan her gün, her yeni tarih, birer perdelik performanslar şeklinde kurgulanmış. Perdenin her açılışında ‘’tımarhane’’nin derinliklerine dalıyoruz yazarla beraber.
Aslında hepimiz bu ‘’tımarhane’’yi bir yerlerden tanıyoruz. TV ekranlarındaki ‘’Biri Bizi Gözetliyor’’ veya ‘’Yemekteyiz’’ benzeri; izleyicinin aklını iğdiş etmeye programlanmış berbatlıklardan tutun da değerleri altüst olan bir toplumda sınırları kısmen belirsiz ve çoğu kez bizim de gönüllü olarak içinde yer almayı kabul ettiğimiz türden bir tımarhane. Ve içimizden birileri bunun daha fazla farkında olduğunda bedelini ödemek zorunda kalıyor.
İşte bu bedeli göze alanlar için bunun nasıl ağır bir yük olduğunu bu hikayede son derece çarpıcı bir kurguyla örüyor yazar. Zaten pek de kadın dostu olmayan şu toplumda, kimi kez kadının en büyük düşmanının yine kadın olabileceğini gösterirken; gerçek hayatta da yaşanma ihtimali çok yüksek onlarca hikayeden birini anlatmış Ortaç. Unutmamak için…
Hande Ortaç’ın Ayizi Kitap’tan çıkan yeni kitabı ‘’Kadın’’, ‘’Şehir’’, ‘’Savaş’’ gibi bölümlerle örülmüş hikayelerden oluşuyor. Dünyalı hikayeler. Çoğu buralı, bu coğrafyaya ve insanlarına ait. Belki daha çok da kadınlar için… Unutmamak için…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?
2024 GAZETE DUVAR: Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?
https://www.gazeteduvar.com.tr/halkci-belediyecilik-turkiye-icin-utopya-mi-haber-1665616 Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki ...


