İzleyiciler

26 Kasım 2015 Perşembe

RADİKAL: 'Sömürge çağına dönmüş gibiyiz, din savaşlarına gidiyoruz'



Ülkesinin en karanlık dönemlerine tanıklık etmiş, iç savaşın dehşetini bizzat yaşamış, evi kundaklanmış Lübnanlı bir sinemacı: Jocelyn Saab. Boğaziçi Üniversitesi'nin konuğu olarak bugün ve 1 Aralık'ta iki ayrı etkinliğe konuk olacak. Özgür Duygu Durgun, Saab ile son saldırıların ardından dünyanın gidişatını konuştu...
http://www.radikal.com.tr/kultur/somurge-cagina-donmus-gibiyiz-din-savaslarina-gidiyoruz-1479736/


RADİKAL - Gazeteci, savaş muhabiri ve belgesel sinemacı Jocelyn Saab Boğaziçi Üniversitesi’nin uluslararası misafir programı 'Boğaziçi Chronicles'ın konuğu olarak yaklaşık bir ay boyunca İstanbul’da olacak. Saab, üniversitenin kampüsünde yaşayacak ve burada geçirdiği dönemin günlüğünü oluşturacak.
Dört uzun metrajlı filme imza atan Saab belgesellerinde savaş, etnisite ve savaştaki kadınlık durumu gibi konulara yer veriyor. Özellikle kadın ve Ortadoğu ekseninde önemli belgesellere imza atan Saab; ilk olarak bugün (26 Kasım) gazeteci ve sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan'ın gerçekleştireceği bir söyleşi kapsamında İstanbul izleyicisi, öğrenciler ve akademisyenlerle buluşacak. Söyleşinin başlığı;
"Bir Görsel Sanatçı’nın 'kuşatma altındaki şehir'' Beyrut Üzerine Düşünceleri". Yönetmenin eserlerinden kısa bir kolaj gösterimini de kapsayacak program, bugün 16.00’da Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu’nda ücretsiz olarak izlenebilir.
Jocelyne Saab’ın Boğaziçi Chronicles kapsamında katılacağı ikinci etkinlik ise 01 Aralık Salı günü saat 17.00’de gerçekleşecek 'Dunia'nın (Gözlerimden Öpme) gösterimi. Saab'ın 2006'da çektiği ve kadın sünnetini konu alan filmi 'Dunia'; hem çekildiği dönemde hem de sonrasında uluslararası platformda konu hakkında ciddi ses getirmiş bir eser.
Dunia
PARİS'TE OLANLARI LÜBNAN'DA SON 30 YILDIR HER GÜN YAŞIYORUZ 
Yaşamını Paris ile Beyrut arasında geçiren Jocelyn Saab söze, geçen hafta Paris’te yaşanan bombalı saldırılar esnasında Beyrut’ta olduğunu anlatarak başlıyor. Kendisine ilk sorumuz da saldırıların ardından dünyanın nereye gittiği  yönünde… "İnsanlar savaş içinde yaşarken bir süre sonra içinde yaşadıkları dehşeti umursamaz oluyor" diye cevap veriyor, Saab. "Düşünün, o yıllarda iPhone gibi aletler yoktu. Aynı katliamlar bugün tekrar tekrar yaşanıyor. 80’lerde biz Lübnan’da cehennemi yaşadık ve unuttuk. İnsan için unutmak iyi bir şey."
Ve devam ediyor: "Avrupa’nın dünyanın bu bölgesine olan ilgisine bakıyorum da sanki sömürge dönemine dönmüş gibiyiz. Kısa süre önce Ankara’da 100 kişi, Beyrut’ta ise tam 380 kişi bombalı saldırılarda öldü ve tüm dünya Paris’e ağladı. Fransız arkadaşlarımla da bunu konuşuyoruz ve anlamakta zorluk çektiklerini görüyorum. Paris’te yaşananları korkunç bulmadığım sanılmasın ama biz bunu son 30 yıldır her gün yaşıyoruz Lübnan’da. Bombalar patlıyor. İnsanlar her gün ölüyor."
İÇ SAVAŞIN İÇİNDEYKEN HAYAL BİLE KURAMAZ OLMUŞTUM
Jocelyn Saab sinemadan önce gazetecilik de yapmış ve Ortadoğu’nun en sorunlu bölgelerinde çalışmış bir kadın. Savaş muhabirliğinden ve savaşın insana verdiği o kayıtsızlık hissinden bir noktadan sonra o kadar yorulmuş ki bağımsız olarak kendi filmlerini çekmeye karar vermiş.  Bağımsız sinemaya geçişinin hikâyesini şöyle anlatıyor: "Aslında ekonomi okudum çünkü o yıllarda, yani 60’larda ailem sanatçı olmamı, Beyrut’tan ayrılmamı istemiyordu. O dönemin zihin yapısı çok farklıydı. Aslında şimdi bakıyorum da ekonomi okumuş olmaktan pişman değilim. Size sosyo-politik anlamda bir hayat görüsü veriyor ve dünyayı bu bilgiyle kavrıyorsunuz. Bugün genç filmcileri görüyorum, herkesin tek derdi kendisi. Herkes kendi hakkında bireysel şeyler yapıyor. Oysa dünyaya baktığınızda çok fazla acı var. İnsanların biraz da çevrelerine bakmaları gerekiyor."
Belgeseli bırakıp tamamen kurmaca filmlere geçişinin en önemli nedeninin savaş olduğunu söylüyor: "Lübnan savaşı sırasındaydı. 1973’de ilk sorunlar baş göstermişti. Zaten gerisi çok hızlı geldi. 1975’te iki büyük katliam yaşadık. 1976’da ise şehir tamamen yok edildi. Yok edilen sadece şehir değildi. Tüm hayatımız değişti. 1973 Ekim savaşında savaş muhabiriydim. 1975’te Fransız televizyonu için savaşı çektim. O yıl Beyrut’ta Filistinlileri taşıyan bir otobüs kaçırıldı ve herkes öldürüldü. Bir düğünden dönüyordu insanlar. İşte o zaman ilk belgeselimi çekmeye karar verdim; 'Lebanon in Turmoil'. O sırada çok gençtim ama Lübnan’ın, doğmuş olduğum ülkenin yok edildiğini ve artık bir daha asla eskisi gibi olmayacağını fark ettim. Bir iç savaşın içinde yaşamak çok zordu. Sürekli cephedeydim. Hayal bile kuramaz olmuştum. 1978’te belgeselciliği bırakmaya karar verdim. Artık savaşın katı gerçeğini göstermek değil insanların hislerini anlatmak istiyordum.  Bir süre ısmarlama projelerde çalıştım. Ancak kurmaca işlerde size bir bütçe veriliyor. Onun içinde hareket etmek zorundasınız. Film çekerken fazladan beş dakika bile önemli bir bütçe kaybı anlamına geliyor. Bu nedenle 1982’de tamamen bağımsız hareket etmeye ve kendi filmlerimi çekmeye karar verdim."
ÖNCE MÜSLÜMAN-HIRISTİYAN AYRIMI ŞİMDİ DE SÜNNİ-ALEVİ AYRIŞMASI...
Saab’ın hikâyelerinin çoğunda çıkış noktası savaş, özellikle Lübnan İç Savaşı. O dönemi şöyle anlatıyor: "Lübnan iç savaşı, biliyorsunuz Müslüman-Hristiyan savaşıydı ve ben bunun içinde yer almayı hiçbir zaman istemedim. Falanjistler, şehri Müslüman ve Hıristiyan olarak ortadan ikiye böldüler. Bizim şehrin öte yakasına geçmemizi istiyorlardı. Yaşadığımız binayı yaktılar ve oradan arkamıza bakmadan kaçtık… Her şey yavaş yavaş gelişiyor. Önce Müslüman-Hıristiyan ayrımıyla başladı, şimdi Sünni-Alevi ayrışması gündeme geldi.  Lübnan’dan sonra Libya, sonra Suriye ve şimdi de Türkiye’ye kadar geldi dayandı."
BU KİRLİ SAVAŞ HEPİMİZİ YOK EDİYOR
"Türkiye’ye yeni geldiniz ve henüz bir haftadır buradasınız. Fazla zaman geçirmediniz, biliyoruz ama sizce Türkiye’ye ne olacak? Ortadoğu’daki savaşın içine girmiş gibi mi görünüyoruz sizce?" diye soruyorum, Saab'a: "Dışarıdan biri olarak yaptığım analiz soyut olabilir. Ama buraya geldiğimde son derece güçlü ve modern bir ülke gördüm. Çıkarları olan ve bu doğrultuda gelişmekte olan bir ülke. Bu anlamda Lübnan’la Türkiye birbirinden farklı ama bir noktada bu kirli savaş hepimizi yok ediyor. Ankara, Beyrut, Paris’te olanlar ortada. Neler olacağını kestirmenin çok zor olduğu bir döneme giriyoruz, tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi. Din savaşlarına doğru gidiyoruz ve bu çok tehlikeli."
YAŞADIĞIMIZ ÇAĞDA HİÇBİR ŞEY GİZLİ KALMIYOR
Peki Lübnan’da durum nasıl şu anda? "Lübnan’ın ikinci büyük şehri Tripoli’ye gidin" diye devralıyor Saab sözü: "Savaş her yeri yok etmiş ama Tripoli’de savaşın ortasında yabancı iş adamları petrol ve arsa satın alma peşinde. Aldıkları arazilerde yeni yatırımlar yapıp sözüm ona ülkenin yeniden inşa edilmesine yardım ediyorlar. Oradaki halkı umursadıkları falan yok aslında. Sistem tümüyle kilitlenmiş durumda. Sokaktaki çöpler temmuzdan bu yana toplanmıyor. Bunun için basit bir karar bile alınamıyor. Ve şunu düşünüyorum sık sık; acaba doğu ve batı arasındaki ilişki tarih boyunca hep böyle miydi, böyle mi olmak zorunda ? Oysa insan bugün evrimin belki son noktasında ve bugün yaşadığımız bu çağda hiçbir şey gizli kalmıyor."
Saab'a son olarak Lübnan’da direktörlüğünü üstlendiği 'Kültürel Direniş Film Festivali'ni soruyoruz:
"Bu; hayatta kalmak için yaşadıklarımıza kültürle, müzikle, edebiyatla, müzikle, kadının toplumdaki yerinin altını çizerek direnmek için ortaya çıkan bir hareket. İçgüdüsel bir direniş. 2013’te Tripoli’de başladı ve ikinci yılında Lübnan’ın Saïda, Tyre, Zahlé ve Beyrut kentlerine uzandık. Araştırmacılar ve her disiplinden sanatçılar coğrafi kökenleri ne olursa olsun bu festivalin parçası olabilirler. 2016 yılı başvurularını şimdiden almaya başladık. Buradan Türkiyeli sanatçılara da aramızda görmek istediğimizi söylemek isterim. Uluslararası yarışmaya başvurular https://niemeyercompetition.wordpress.com/about/ üzerinden yapılabiliyor. Umarım bu vesileyle Türkiye’den de sanatçılara ulaşırız.

8 Ekim 2015 Perşembe

BOUN HABERLER : ''İyi çizgi romancı olmak için iyi hikâyeci olmak lazım''



Mizah tarihimizin 80’li ve 90’lı yıllarına damgasını vuran Gırgır dergisinde, efsane Oğuz Aral ekolünden yetişen çizerlerden Galip Tekin, tam 21 yıldır Boğaziçi Üniversitesi’nde çizgi roman dersleri veriyor

16 Ağustos 2015 Pazar

SANAT ATAK: ''Birimiz araftaysak hepimiz araftayız demektir"

‘’Araf’taki Ermenilerin Hikâyesi’’, coğrafyanın kader anlamına geldiği bu toprakların en kadim halklarından biri olan Ermeniler ve yaşadıkları hakkında, ne yapılsa hala bir türlü halının altına süpürülemeyen gerçekleri, yaşanmış hikâyeler eşliğinde tek tek önümüze koyuyor. 

Özgür Duygu Durgun / 16.08.2015

15 Ağustos 2015 Cumartesi

T24: 'Feminizmi hala erkek düşmanlığı olarak görenler var'

Prof. Dr. Şemsa Özar ile söyleşimiz T24'te.  Özar, Türkiye’de kadın özgürleşmesinin uzun soluklu bir mücadeleden geçmekte olduğunu vurgularken; bu süreçte kadın sorunun tüm boyutlarıyla irdelemeyi reddeden egemen bakışı eleştiriyor. Özar, aynı zamanda erkek egemen yönetim anlayışıyla dikkat çeken sendikaların kadın konusundaki tutumunu da sorguluyor.  

31 Temmuz 2015 Cuma

T24: Ölme Üzerine Bir İnceleme

Nasıl bir şey ölmek? İnsanın varoluşundan beri merak ettiği en önemli soru... Sosyoloji ve kamu sağlığı alanında çalışmalarıyla tanınan akademisyen Dr. Allan Kellehear ise ‘Ölmek ne tek bir şey, ne tek bir deneyim, ne de basitçe sağlık durumundaki kötüleşme ya da zayıflık klişesi’ diyor.”

http://t24.com.tr/k24/kitap/olme-uzerine-bir-inceleme,75

1 Temmuz 2015 Çarşamba

T24: Dinin Demokrasiyle İmtihanı




Demokratik toplumları bir arada tutmak için ifade özgürlüğü ve oy verme hakkı dışında neye ihtiyaç vardır? Hukukun üstünlüğü yeterli midir, yoksa ortak değerlere, etiğe, ahlaka ihtiyacımız var mıdır? Tüm bunlarda dinin rolü nedir; liberal demokrasi için destek mi yoksa köstek mi?’’ Ian Buruma, kitabında din ve demokrasinin nasıl bir arada var olabileceğine dair önemli tespitlerde bulunuyor.

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Malumunuz Haziran’a gergin bir başlangıç yaptık. 7 Haziran seçimleri ve ardından gelen koalisyon tahminleri hâlâ siyasi gündemin bir numaralı meselesi. Din ve kimlik siyasetinin pompalanması marifetiyle adım adım ciddi bir toplumsal kutuplaşmanın içine itildiğimiz şu dönemde, koalisyon tahminlerine biraz mola verip, kültür araştırmacısı, the New Yorker ve the Guardian’a sık sık yazan ve aynı zamanda Bard Collage’da ders veren Ian Buruma’nın Dinin Demokrasiyle İmtihanı: Üç Kıtadan Deneyimler başlıklı kitabına kulak vermenin tam vakti...

Zira kitabın ele aldığı sorular Türkiye’nin 90 yıllık varoluş hikâyesi açısından da dinin demokrasiyle imtihanı konusunda düşündürücü saptamalar içeriyor.
Buruma, Fransız siyasi düşünür ve tarihçi Alexis de Tocquville’in şu sorusunu kitabın iskeleti olarak kurmuş: “Demokratik toplumları bir arada tutmak için ifade özgürlüğü ve oy verme hakkı dışında neye ihtiyaç vardır? Hukukun üstünlüğü yeterli midir, yoksa ortak değerlere, etiğe, ahlaka ihtiyacımız var mıdır? Tüm bunlarda dinin rolü nedir; liberal demokrasi için destek mi yoksa köstek mi?”
Ian Buruma, çok sayıda güncel ve tarihsel örnekten yola çıkarak kitabında demokrasinin işlemesi için dinî inanca dayandırılan şiddetin durdurulması gerektiğine dikkat çekiyor.

ABD ile Avrupa’yı karşılaştıran Buruma, niçin çok sayıda Amerikalının –ve çok az sayıda Avrupalının- dini demokrasinin hizmetinde bir kurum olarak gördüğünü soruyor. Çin ve Japonya örneklerine dönerek, yalnızca tektanrılı dinlerin seküler siyaset için sorun yarattığına ilişkin yaygın inanca karşı çıkıyor.

Ve çağdaş Avrupa’da görülen radikal İslam olgusunu, Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri’nin yayımlandığı dönemde aldığı tehditlerden Theo van Gogh cinayetine uzanan farklı örneklerle gözden geçiriyor.
Taraf tutmamaya özen gösteren Buruma, “Batılı değerler”i savunanlar ile “çokkültürcü”ler arasındaki savaşın sorunlu yönlerini göstererek, demokratik bir Avrupa İslam’ının yaratılmasının “zorunlu” olduğunu vurguluyor.

Nasıl mı?
Öncelikle dini ezme girişimlerinin, demokrasi getirmek yerine genellikle dinî isyanlara ya da dinî şiddetin en kötü biçimlerine kadar kanlı siyasi kültlere yol açtığını hatırlatarak…
Örgütlü dinleri ezme girişimlerinin toplumlarda yarattığı ağır tahribatı hatırlatan Buruma, Nazizm ve Stalinizmi yad etmeyi ihmal etmeyerek, devletin mutlak hakikatin kaynağı olduğunu iddia ettiği böyle örneklerde her yolun kaçınılmaz olarak şiddete çıkacağının altını kuvvetle çiziyor.

Medeniyetler çatışması mı dediniz?

Robert Frost’tan manidar (!) bir alıntıyla (‘‘Yaşlandığımda muhafazakâr olmama yol açmasından korktuğum için gençliğimde radikal olmaya asla cüret etmedim’’) devam eden kitabın önemli bir kısmında İslam’ın demokrasiyle olan gerilimine ve Avrupa– İslam ilişkisine odaklanılıyor.
Ezici çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin kültürel, siyasi, tarihsel çok farklı nedenlerle otokratik olmaya yatkın olduğuna dikkat çeken Buruma, öte yandan İran ve Afganistan dışında kalan Mısır ve Irak gibi ülkelerde diktatörlüklerin seküler olduğunu ve referanslarını Marksizm’den aldıklarını hatırlatıyor çok önemli bir detay olarak.

Özellikle bu iki ülkede ortaya çıkan radikal dinsel aktivizmin temel hedefinin yozlaşmış seküler polis devleti olduğunu anımsatan yazar, “Saddam gibi otokratik Ortadoğu elitlerinin yozluğu, kafir Batı ile özdeş görüldüğünden bugün Amerika ve Avrupa’nın köktendincilerin temel hedefi haline geldiğini” sözlerine ekliyor. Günümüzde Avrupa’da var olan İslam korkusunun sadece şiddetle sınırlı olmadığını da düşünen yazar aynı zamanda Müslümanlar daha fazla çocuk yaptığı için bir çeşit “yok olma”, “Avrupalı kimliğini yitirme” ve “İslamlaştırılma” gibi korkuların Avrupalılarda giderek kronik bir hal aldığına dikkat çekiyor.

Buruma’nın analizleri Huntington’ın çok meşhur edilen “Medeniyetler Çatışması” tezini artık bir tarafa koyma vakti geldiğini de gösteriyor.
Zira 1960’larda Türkiye ve Kuzey Afrika’dan ucuz işçi gücüne kapılarını açan; ardından bu işçilerin aileleri ve çocuklarını da alan; oluşan işçi mahalleri ve gettolarını çoğunlukla kendi haline bırakan ve buraların şiddet ve gerilim alanları olmasına göz yuman Avrupa politikalarını sert bir şekilde eleştiriyor yazar. Bu mahallelerde büyüyen; ne geldikleri ülkeye ne de yaşadıkları kültüre tam olarak ait olmayan gençlerin kendilerine yeni bir kimlik sunan radikal İslam’ı seçmeleri ise bu noktadan sonra artık hiç kimse için sürpriz oluşturmuyor…

Ruhları bir kenara bırakınız...

Avrupa’daki Müslümanlar konusuna özel bir ilgiyle eğilen Buruma, Avrupalı Müslümanların meselesinin kültür, medeniyet hatta dinle bile ilgisi olmadığını savlıyor. Bunun toplumsal ve siyasal bir mesele olduğunu altını çizen yazar, kamusal alanda kendi norm ve inançlarını sergilemek isteyen bir Müslüman’ın veya bir Yahudi’nin ya da Sih’in topluma uyumunun nasıl sağlanacağı sorusunu din ve demokrasi açmazında kilit bir soru olarak önümüze bırakıyor.
İnsanları Fransa’daki devlet anlayışı örneğinde olduğu gibi, kurallara uymaya zorlamanın bağnazlık; İngiltere örneğindeki gibi kendi yollarını tutunmaya teşvik etmenin ise toplum tarafından içerilme duygusunu engelleyeceğini söyleyen yazar, yapılması gerekenin “Teolojik ya da sosyal benzerlik arayışına son verip, yasalara ve demokratik toplumun temel kurallarına riayeti teşvik etmek” olduğunu söylüyor.
Peki, dini kabul ediş dine saygıyı da kapsamalı mı? Veya bir agnostik ya da ateist din kavramını saçma bulduğu halde neden inançlara saygı duysun?

Buruma bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Saygı ile takdir aynı şey değildir. Bir kişi dini inançlara değil ama inananların haysiyetine saygı duymalıdır. Salman Rushdie inançlara saldırmak ile inananlara saldırmak arasında ayrım yapmıştır. İlki tamamen serbest olmalıyken, ikinci serbest olmamalıdır….Siyasette dini inancın ifadesi, bu inançlar akla tabi tutumları bildirdiği sürece meşrudur.”
Herhangi bir inancın partizanı olmadığı gibi militan bir ateist de olmadığını söyleyen yazar, kitap boyunca konusuna yönelik mesafesini her zaman koruyor. Hiç kuşkusuz bu, kitabı okur gözünde değerli kılan en önemli unsur…

Ve son söz Buruma’nın: Çin’in akıllı kadim bilesi Konfüçyüs demokrasi diye bir şey duymamıştı ama kendisine ruhlara ve tanrılara nasıl hizmet edilebileceğini soran öğrencisine aşağı yukarı şu yanıtı vermişti: İnsanlara hizmet etmenin en iyi yolunu bulana kadar ruhları bir kenara bırakalım.

http://t24.com.tr/k24/kitap/dinin-demokrasiyle-imtihani,64

22 Haziran 2015 Pazartesi

K24 KİTAP: Dinin demokrasiyle imtihanı

 

Ruhları bir kenara bırakalım

Dinin Demokrasiyle İmtihanı

IAN BURUMA

Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

Çeviri: Deniz Ali Gür


‘Demokratik toplumları bir arada tutmak için ifade özgürlüğü ve oy verme hakkı dışında neye ihtiyaç vardır? Hukukun üstünlüğü yeterli midir, yoksa ortak değerlere, etiğe, ahlaka ihtiyacımız var mıdır? Tüm bunlarda dinin rolü nedir; liberal demokrasi için destek mi yoksa köstek mi?’’ Ian Buruma, kitabında din ve demokrasinin nasıl bir arada var olabileceğine dair önemli tespitlerde bulunuyor.

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Malumunuz Haziran’a gergin bir başlangıç yaptık. 7 Haziran seçimleri ve ardından gelen koalisyon tahminleri hâlâ siyasi gündemin bir numaralı meselesi. Din ve kimlik siyasetinin pompalanması marifetiyle adım adım ciddi bir toplumsal kutuplaşmanın içine itildiğimiz şu dönemde, koalisyon tahminlerine biraz mola verip, kültür araştırmacısı, the New Yorker ve the Guardian’a sık sık yazan ve aynı zamanda Bard Collage’da ders veren Ian Buruma’nın Dinin Demokrasiyle İmtihanı: Üç Kıtadan Deneyimler başlıklı kitabına kulak vermenin tam vakti...

Zira kitabın ele aldığı sorular Türkiye’nin 90 yıllık varoluş hikâyesi açısından da dinin demokrasiyle imtihanı konusunda düşündürücü saptamalar içeriyor.

Buruma, Fransız siyasi düşünür ve tarihçi Alexis de Tocquville’in şu sorusunu kitabın iskeleti olarak kurmuş: “Demokratik toplumları bir arada tutmak için ifade özgürlüğü ve oy verme hakkı dışında neye ihtiyaç vardır? Hukukun üstünlüğü yeterli midir, yoksa ortak değerlere, etiğe, ahlaka ihtiyacımız var mıdır? Tüm bunlarda dinin rolü nedir; liberal demokrasi için destek mi yoksa köstek mi?”

Ian Buruma, çok sayıda güncel ve tarihsel örnekten yola çıkarak kitabında demokrasinin işlemesi için dinî inanca dayandırılan şiddetin durdurulması gerektiğine dikkat çekiyor.

ABD ile Avrupa’yı karşılaştıran Buruma, niçin çok sayıda Amerikalının –ve çok az sayıda Avrupalının- dini demokrasinin hizmetinde bir kurum olarak gördüğünü soruyor. Çin ve Japonya örneklerine dönerek, yalnızca tektanrılı dinlerin seküler siyaset için sorun yarattığına ilişkin yaygın inanca karşı çıkıyor.

Ve çağdaş Avrupa’da görülen radikal İslam olgusunu, Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri’nin yayımlandığı dönemde aldığı tehditlerden Theo van Gogh cinayetine uzanan farklı örneklerle gözden geçiriyor.

Taraf tutmamaya özen gösteren Buruma, “Batılı değerler”i savunanlar ile “çokkültürcü”ler arasındaki savaşın sorunlu yönlerini göstererek, demokratik bir Avrupa İslam’ının yaratılmasının “zorunlu” olduğunu vurguluyor.

Nasıl mı?

Öncelikle dini ezme girişimlerinin, demokrasi getirmek yerine genellikle dinî isyanlara ya da dinî şiddetin en kötü biçimlerine kadar kanlı siyasi kültlere yol açtığını hatırlatarak…

Örgütlü dinleri ezme girişimlerinin toplumlarda yarattığı ağır tahribatı hatırlatan Buruma, Nazizm ve Stalinizmi yad etmeyi ihmal etmeyerek, devletin mutlak hakikatin kaynağı olduğunu iddia ettiği böyle örneklerde her yolun kaçınılmaz olarak şiddete çıkacağının altını kuvvetle çiziyor.

Medeniyetler çatışması mı dediniz?

Robert Frost’tan manidar (!) bir alıntıyla (‘‘Yaşlandığımda muhafazakâr olmama yol açmasından korktuğum için gençliğimde radikal olmaya asla cüret etmedim’’) devam eden kitabın önemli bir kısmında İslam’ın demokrasiyle olan gerilimine ve Avrupa– İslam ilişkisine odaklanılıyor.

Ezici çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin kültürel, siyasi, tarihsel çok farklı nedenlerle otokratik olmaya yatkın olduğuna dikkat çeken Buruma, öte yandan İran ve Afganistan dışında kalan Mısır ve Irak gibi ülkelerde diktatörlüklerin seküler olduğunu ve referanslarını Marksizm’den aldıklarını hatırlatıyor çok önemli bir detay olarak.

Özellikle bu iki ülkede ortaya çıkan radikal dinsel aktivizmin temel hedefinin yozlaşmış seküler polis devleti olduğunu anımsatan yazar, “Saddam gibi otokratik Ortadoğu elitlerinin yozluğu, kafir Batı ile özdeş görüldüğünden bugün Amerika ve Avrupa’nın köktendincilerin temel hedefi haline geldiğini” sözlerine ekliyor. Günümüzde Avrupa’da var olan İslam korkusunun sadece şiddetle sınırlı olmadığını da düşünen yazar aynı zamanda Müslümanlar daha fazla çocuk yaptığı için bir çeşit “yok olma”, “Avrupalı kimliğini yitirme” ve “İslamlaştırılma” gibi korkuların Avrupalılarda giderek kronik bir hal aldığına dikkat çekiyor.

Buruma’nın analizleri Huntington’ın çok meşhur edilen “Medeniyetler Çatışması” tezini artık bir tarafa koyma vakti geldiğini de gösteriyor.

Zira 1960’larda Türkiye ve Kuzey Afrika’dan ucuz işçi gücüne kapılarını açan; ardından bu işçilerin aileleri ve çocuklarını da alan; oluşan işçi mahalleri ve gettolarını çoğunlukla kendi haline bırakan ve buraların şiddet ve gerilim alanları olmasına göz yuman Avrupa politikalarını sert bir şekilde eleştiriyor yazar. Bu mahallelerde büyüyen; ne geldikleri ülkeye ne de yaşadıkları kültüre tam olarak ait olmayan gençlerin kendilerine yeni bir kimlik sunan radikal İslam’ı seçmeleri ise bu noktadan sonra artık hiç kimse için sürpriz oluşturmuyor…

Ruhları bir kenara bırakınız...

Avrupa’daki Müslümanlar konusuna özel bir ilgiyle eğilen Buruma, Avrupalı Müslümanların meselesinin kültür, medeniyet hatta dinle bile ilgisi olmadığını savlıyor. Bunun toplumsal ve siyasal bir mesele olduğunu altını çizen yazar, kamusal alanda kendi norm ve inançlarını sergilemek isteyen bir Müslüman’ın veya bir Yahudi’nin ya da Sih’in topluma uyumunun nasıl sağlanacağı sorusunu din ve demokrasi açmazında kilit bir soru olarak önümüze bırakıyor.

İnsanları Fransa’daki devlet anlayışı örneğinde olduğu gibi, kurallara uymaya zorlamanın bağnazlık; İngiltere örneğindeki gibi kendi yollarını tutunmaya teşvik etmenin ise toplum tarafından içerilme duygusunu engelleyeceğini söyleyen yazar, yapılması gerekenin “Teolojik ya da sosyal benzerlik arayışına son verip, yasalara ve demokratik toplumun temel kurallarına riayeti teşvik etmek” olduğunu söylüyor.

Peki, dini kabul ediş dine saygıyı da kapsamalı mı? Veya bir agnostik ya da ateist din kavramını saçma bulduğu halde neden inançlara saygı duysun?

Buruma bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Saygı ile takdir aynı şey değildir. Bir kişi dini inançlara değil ama inananların haysiyetine saygı duymalıdır. Salman Rushdie inançlara saldırmak ile inananlara saldırmak arasında ayrım yapmıştır. İlki tamamen serbest olmalıyken, ikinci serbest olmamalıdır….Siyasette dini inancın ifadesi, bu inançlar akla tabi tutumları bildirdiği sürece meşrudur.”

Herhangi bir inancın partizanı olmadığı gibi militan bir ateist de olmadığını söyleyen yazar, kitap boyunca konusuna yönelik mesafesini her zaman koruyor. Hiç kuşkusuz bu, kitabı okur gözünde değerli kılan en önemli unsur…

Ve son söz Buruma’nın: Çin’in akıllı kadim bilesi Konfüçyüs demokrasi diye bir şey duymamıştı ama kendisine ruhlara ve tanrılara nasıl hizmet edilebileceğini soran öğrencisine aşağı yukarı şu yanıtı vermişti: İnsanlara hizmet etmenin en iyi yolunu bulana kadar ruhları bir kenara bırakalım.

 

IAN BURUMA – Dinin Demokrasiyle İmtihanı – K24

31 Mayıs 2015 Pazar

SANAT ATAK: Soykırıma insanca yaklaşmak …

http://sanatatak.com/view/Soykirima-insanca-yaklasmak-/1654

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü, ilk Ermeni sosyalist ve feminist yazar Zabel Yesayan’ın hikayelerini 2 Haziran’da Ermenistan’da sahneleyecek.
Osmanlı toplumunda antimilitarist hareketin öncüsü, ilk Ermeni sosyalist feminist kadın yazar Zabel Yesayan’ın yaşam öyküsünü tiyatro sahnesine taşıyan Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nden bir grup oyuncu ve müzisyen, ‘’Zabel’’ adlı oyunla önümüzdeki hafta Ermenistan’ın başkenti Erivan’da izleyicilerle buluşmaya hazırlanıyor.
Roman ve makalelerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kişisel özgürlük ile toplumun geleneksel beklentileri arasındaki ikilemi dile getiren ve bunu epey erken bir dönemde, 1900’lerin başında yapabilen Zabel Yesayan, aynı zamanda 1915 Soykırımı’ndan kurtulabilen Ermeni entelektüeller arasında tek kadın olarak biliniyor. 1878 Üsküdar doğumlu olan Yesayan’ın soykırımdan kaçarak yurtdışına çıktığı söyleniyor. Resmi kaynaklara göre, 1918 yılının sonuna dek Orta Doğu'daki mülteci ve yetimlere yardım etmek üzere çalışmalarda bulunuyor. Bu süreçte, Ermeni halkına yapılan pek çok adaletsizliği konu alan, Verçin Pacagi (Son Bardak) veHokis Aksoryal (Sürgündeki Ruhum; 1919), yeni romanlar yazıyor. başladı. 1926 yılında Sovyet Ermenistan'ı ziyaret eden Esayan, izlenimlerini, Prométhée déchaîné (Zincirsiz Prometheus; Marsilya 1928) isimli romanında anlatıyor. 1933 yılında Sovyet Ermenistan'a yerleşiyor.  Bu süreçte Vernaşapik Kraki (Ateşten Gömlek, Erivan 1934; 1936 yılında Rusçaya çevrilmiştir) ve ilk otobiyografik kitabı Silihdari Bardezneri(Silahtarın Bahçeleri; Erivan 1935) ile ilgilendi. Fransızca ve Ermenice edebiyat dersleri veriyor. 1940’larda Sibirya’da sürgünde öldüğü düşünülüyor.
Osmanlı’nın son karanlık günlerinde yaklaşan büyük felaketi sezinleyip yazılarından birinde "Savaşın yanı başımızda olduğunun bilincindeyiz, fakat yine de sakin ve tekdüze hayatımıza devam ediyoruz’’ notunu düşen Zabel’in fırtınalı yaşam öyküsünü sahneye taşıyan Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü’nden, aynı zamanda oyuncu ekibinde de yer alan Nihal Albayrak ile ekibin Ermenistan yolculuğu öncesinde ‘’Zabel’’i konuştuk.
Her şeyden önce Zabel Yesayan ile yollarınız nasıl kesişti?
Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü olarak feminizm tarihi okumaları yapar ve bu topraklarda feminizmin çıkışımı araştırırken karşımıza pek çok Ermeni kadın yazar çıkmıştı. Aralarında örneğin Hayganuş Mark vardı. 
Açıkçası Zabel Yesayan üzerine çok düşünmemiştik başlangıçta. Hakkında bilebildiklerimiz birkaç akademik çalışmanın ötesine geçmiyordu. Tabii bu eksikliğin bir diğer tarafı da Türkçeye çevrilmiş kaynak olmamasından kaynaklanıyordu. Derken Zabel ile ilgili bir belgesel yapılmış olduğunu öğrendik. Ardından, Belge Yayınları’ndan çıkmış olan ‘’Silahtarın Bahçeleri’’ adlı kitabının Türkçesini okuyunca inanılmaz güzel bir edebi eserle karşı karşıya olduğumuzu gördük. Ancak kitabın Türkçeye çevrilirken kimi eksikleri oluşmuş. Bunun üzerine kitabın İngilizce baskısını da edinerek bu eksikleri gidermeye çalıştık.
Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için bir oyun kurmayı tasarlarken,  Zabel Yesayan üzerine yapmış olduğumuz tüm bu okumalar ve araştırmalardan hareketle, bu hikayeyi sahneye taşımaya karar verdik.
Zabel Yesayan aynı zamanda soykırımdan kurtulabilen tek Ermeni entelektüel kadın bildiğimiz kadarıyla?
1915 olayları sırasında İstanbul’da Ermeni entelektüelleri de aranmaya başlanıyor. Bu aramalarda bir gün Zabel, oğlu ile sokaktayken bir görevli gelip kendisine Zabel Yesayan’ın nerede oturduğunu soruyor. O an çocuğunun elini sıkıca sarıyor r ve ülkeden kaçmaya karar veriyor. Bir süre Avrupa’da yaşıyor.  Oradan Ermenistan’a geçiyor,  akademisyenlik yapıyor.
Peki bu hikayenin aynı zamanda soykırımın 100. Yılında, siyasetin sığ sularında bir tartışma malzemesi olma riski de yok mu? Ya da siz bu riski hissettiniz mi,  herhangi bir çekinceye kapıldınız mı?  
Bu konu çerçevesinde (soykırım) tartışmalarının genellikle içinin doldurulmadığını görüyoruz.  Her şey bir tarafa, yaşananın soykırım olup olmadığını tartışmak bile konunun nasıl siyasi malzeme haline getirildiğini gösteriyor. Bu aslında bir kadınlık durumu ve bu durumun hikayesi. Ortada yaşanmışlıklar varken bunu bir siyasi malzemeye çevirmek zaten mümkün değil. Bu olmuş ve yaşanmış bir durum. Yüksek siyaset yapmak yerine bu yaşanmışlıkları, insan hikayelerini ve deneyimlerini ele almak bizim için çok daha değerli. Bu anlamda resmi tarih yerine sözlü tarih her zaman daha çekicidir. Bu anlamda Zabel’in yazdıklarını okursanız içinde hiçbir şekilde propaganda olmayan, bir çeşit sözlü tarih okuması olduğunu göreceksiniz.
İstanbul’da daha önce oyunu pek çok kez sahnelediniz, nasıl tepkiler geldi?
Biz oyunu 8 Mart Kadınlar Günü için çıkarmıştık. Boğaziçi Üniversitesi’nde,  Getronagan Lisesi ve Esayan Lisesi’nde sahneledik. 30 Mayıs’ta saat 16.00’da yine Boğaziçi Üniversitesi’ndeyiz. Sonrasında Ermenistan turnesine çıkıyoruz. 2 Haziran Salı günü Yerevan Small Theatre’da iki temsilimiz olacak.
Gelen tepkiler daha çok oyunun biçimine ve kurgusuna yönelik bazı eleştirilerdi. Bu yorumları ve önerileri de dikkate alarak oyunu zaman içinde geliştirdik. Bazı bölümler yeniden yazıldı. Oyundaki tarihsel akış yeniden ele alındı. 
Ermenistan seyahati nasıl gündeme geldi? Oradan davet mi aldınız?
Hrant Dink Vakfı’nın Seyahat Fonu’na başvurduk ve kabul edildik. Bu fon Ermenistan-Türkiye arasında kültürel alışverişi özendiren bir fon. Kabul alınca Ermenistan’da Women Resource Center’dan arkadaşlarımızla iletişime geçtik. Bize organizasyon açısından çok yardımcı oldular. Boğaziçi Üniversitesi de turne masrafları için katkıda bulundu.
Zabel’e emeği geçenlerMetin: Duygu DalyanoğluSahneleme ve Prodüksiyon: Kadro çalışmasıIşık: Damla Pinçe, Zilan KakiSes: Deniz SaldıranGörüntü: Beril SarıaltunAfiş: Damla PinçeMüzisyenler: Beril Sarıaltun (perküsyon), Gülşah Gülebakan (keman), İlksen Gürsoy (ud)Oyuncular: Büşra Karpuz, Duygu Dalyanoğlu, Elif Karaman, Maral Çankaya, Miray Bal, Nihal Albayrak
http://sanatatak.com/view/Soykirima-insanca-yaklasmak-

1 Nisan 2015 Çarşamba

T24: Sosyal Bilimler “Ne İşe Yarar’’?


Üniversite toplumla nasıl bir ilişki kuruyor? Hatta bir ilişki kurabiliyor mu? Akademik dünyanın sorunları toplumsal sorunlarla ne kadar temas edebiliyor? Üniversitelerde neden felsefe yapılıyor? Üniversite diplomalı edebiyatçı dünyayı kurtarabilir mi? Sosyoloji okumak insanı terörist mi yapar? Sosyal bilimler alanından akademisyenler ve öğrenciler Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen ve yedi diziden oluşan bir atölye çalışmasını kitaplaştırdı. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden Nisan başında çıkacak olan Sosyal Bilimler “Ne İşe Yarar?’’ başlıklı, kolektif bir çalışmanın ürünü kitap, neoliberal politikaların “ideolojik’’ dayatmaları karşısında günümüzde “Başka bir üniversite mümkün mü?’’ sorusunu yöneltiyor.”

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Önce bir anekdotu aktararak başlayalım;
Bir öğretim üyesi taksiye biner. Taksici sorar: “Hoca mısınız öğrenci mi?’’ Öğretim üyesi hoca olduğunu söyleyince taksici bu kez ne hocası olduğunu merak eder. “Siyaset bilimcisiyim’’ der akademisyen. Taksici hayretler içindedir, “Amma da yaptın hoca! Siyasetin bilimi mi olurmuş’’ mealinde bir şeyler söyler ve ardından ekler “Bunun için siyaset okutmaya ne gerek var, siyaset iktidar kavgasıdır!’’
Okuyanı gülümsetmekle birlikte, biraz da “vah halimize’’ dedirten yaşanmış bir hikâye. Öte yandan Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız taksicinin verdiği türde tepkiler artık çevremizde görmeye giderek alıştığımız, tepkiyi verenin “meşrebi’’ne göre bir tür hafifsemenin (Eee, okutacaksın/ okuyacaksın da ne olacak?) veya çaresizce kabullenmişliğin (Siyaset iktidar kavgasında olanların işi, bizim o işlere aklımız da gücümüz de yetmez) dışavurumuna dönüşebiliyor.
Yukarıdaki anekdot, 1 Nisan tarihinde raflarda yer alacak, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkacak Sosyal Bilimler “Ne İşe Yarar’’? başlıklı kitaptan alındı.
Üniversite bünyesindeki Sosyal Bilimler Kulübü’nün inisiyatifiyle düzenlenen, farklı disiplinlerden hocaların ve öğrencilerin katılarak tartışmalar yaptığı yedi oturumluk bir atölye dizisinin meyvesi olan kitap, felsefeden tarihe, edebiyattan iktisada akademik dünyanın sorunlarını, bu sorunların sokaktaki insan için ne ifade edebileceğini ve ne ölçüde toplumsallaşabileceğini geniş ufuklu tartışmalarla irdelemeye imkân veriyor.

Üniversitelerin “fayda”ları...

Kitabın başlığının tırnak içine alınmasının bir sebebi var. Sosyal bilimlerin ne işe yaradığı veya bir işe yaramasının gerekip gerekmediği sadece sokaktaki adam veya taksicinin sorusu değil zira. Hatta aslında belki de onlardan önce, mevcut koşullar düşünülecek olursa, akademinin kendine yönelttiği hayati soruların da başında geliyor bu işe yaramak/ yaramamak problemi.
Bu yönüyle bu çalışma, akademinin, kendisiyle ve toplumla kurduğu ilişkiyi konuşmaya çalışan; bu ilişkideki sorunları anlamaya , tarif etmeye soyunan ve bunu hoca ve öğrenci boyutu dâhil tüm bileşenleriyle birlikte yapmaya gayret eden değerli bir birikimi okurların dikkatine sunuyor.
Kitabın altyapısını hazırlayan nedenlerin başında 2012 yılının son çeyreğinde gündeme giren Yeni YÖK Yasa Tasarısı geliyor. Kamuoyunda “üniversitenin sonu’’ olarak değerlendirilen bu tasarı, hatırlanacak olursa, özellikle sosyal bilimler bölümlerini bir anlamda “kapının önüne ilk konulacaklar’’ listesinin başına taşımaktaydı.
Tasarının özünde bir üniversite reformundan söz edilirken aynı zamanda bu reform “fayda’’ kriteri üzerine tasarlanmaktaydı. Bu sorun arz eden yaklaşımı bir dizi atölyeye taşıyarak tartışan sosyal bilimci akademisyen ve öğrencilerin kolektif ürünü olarak çıkan Sosyal Bilimler “Ne İşe Yarar’’,  işte tam da bu noktadan hareketle “üniversite- toplum’’ ilişkisinin dayatılan “piyasa’’ koşulları çerçevesinde nasıl bir değişime uğramakta olduğunun kaydını düşüyor.

Piyasa hâkimiyeti

 “Felsefe nedir, felsefeci ne iş yapar’’dan tutun da tarihçinin geniş bir okur kitlesini memnun etmekle tarihi, bir tehlike olarak topluma yeniden sunmak arasında kalmışlığına; üniversite diplomalı bir edebiyatçının aslında vatandaşların vergisini çarçur edip etmediği sorusundan sosyoloji disiplininin üniversitelerin birer şirket gibi yönetildiği dönemde kendisine biçilen rolü reddetme cesareti olup olmadığına dair bir dizi esaslı mesele etrafında hararetli tartışmaları biraraya getiriyor bu çalışma.
Kitapta genel anlamda akademinin kendisi tartışılırken, akademik bünye içerisindeki iletişimsizliğe ve bölünmüşlüğe de göndermeler sözkonusu. Özellikle ilgili uzmanlık alanlarında yaşanan “kompartımanlaşma’’ sorunu üzerine yapılan tartışmalar önemli. Katılımcılar, akademide bugün gerçekleştirilen çoğu “disiplinlerarası’’ çalışmanın bile (!) neoliberal tercihlere ve piyasanın ihtiyaçlarına göre kurgulandığına dikkat çekerek bilgi üretimi ve yorumundaki kopukluğun altını “kompartımanlaşma’’ tabiriyle çiziyorlar. Okurlar da bu derin tartışmanın üzerinde kitabın “Disiplinlerarası Atölye’’ başlıklı bölümünde ziyadesiyle düşünebilir…
Neoliberal politikaların dikte ettiği fayda temelli bir akademi yerine “Sorunlarını toplumsallaştırabilme yolunu izleyen başka bir üniversite mümkün mü’’ sorusunu mesele eden tüm hoca, öğrenci ve konuya ilgi duyan herkesin merakını cezbedeceğini düşündüğümüz kitaba katkı sunan isimler arasında Boğaziçi Üniversitesi hocalarından Yıldız Silier (Felsefe Bölümü), Murat Baç (Felsefe Bölümü), Vangelis Kechriotis (Tarih Bölümü) , Fikret Adaman (İktisat Bölümü), Yahya Madra (İktisat Bölümü), Erol Köroğlu (Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü), Zeynep Gambetti (Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü), Ayfer Bartu Candan (Sosyoloji Bölümü), Meltem Ahıska (Sosyoloji Bölümü), Barış Büyükokutan (Sosyoloji Bölümü) ve Esra Mungan (Psikoloji Bölümü) yer alıyor. Kitabı yayına hazırlayan ekip ise Ezgi Hamzaçebi, Eylem Akçay, Umut Kocagöz, Fikret Adaman’dan oluşuyor.

24 Mart 2015 Salı

2015 BOUN HABERLER: ‘’John Freely, sen İstanbul’un hafızasısın’’

New York’tan Burma’ya oradan Princeton’a, dünyanın farklı kentlerinde geçirilen yıllardan sonra sonunda İstanbul’a uzanan dolu dolu bir ömrün hikâyesi… Yoksul bir çocukluk; savaşlara ve dünyanın geçirdiği büyük dönüşümlere tanıklık, 1960’larda henüz betonlaşmamış bir İstanbul’da yeni bir hayata başlangıç, Yaşar Kemal, Aliye Berger, Ömer Uluç gibi kültür hayatımızdan geçip giden nice değerle kurulan dostluklar… 89 yıllık bir ömre sığan başlıklardan yalnızca bir kaçı. Boğaziçi Üniversitesi’nin Robert Kolej’le başlayan 150 yılı aşkın tarihinde önemli dönemlere tanıklık etmiş olan John Freely ile geçmişe ve bugüne dair hafızasından süzülenleri konuşmak için buluşuyoruz. Geçen onca yıla rağmen olağanüstü parlaklıktaki zekâsıyla zamana meydan okuyan John Freely ile en son üç yıl önce, duvarları eşi Dolores’in tablolarıyla dolu bu zarif ahşap evde görüşmüştük. Kısa bir hatırlatma yapıp kendimizi tanıtıyoruz. ‘’Hikâyemi zaten biliyorsunuz, baştan anlatmama gerek yok, değil mi’’ diye soruyor. Yaşayan bir efsanenin yaşam öyküsüne kayıtsız kalmak mümkün mü? Olağandışı bir yaşam öyküsü Mezar kazıcılığı ve tramvay şoförlüğü yapan bir baba ile roman okumayı çok seven, temizlik görevlisi olarak çalışan bir annenin çocuğu olarak 1926 yılında New York’ta dünyaya geliyor Freely. Babası işsiz kalınca annesi onu asıl memleketi İrlanda’ya götürüyor. O yıllarda kimse okuma yazma bilmiyor, Freely’nin büyükannesi hariç… Büyükannesinin babası ise Kırım Savaşı’ndan dönerken İstanbul’u anlatan bir kitap getiriyor eve. John Freely’nin İstanbul ile tanışması daha çocuk yaşta eline aldığı işte bu kitap sayesinde oluyor. Liseyi terk ederek denizci olmak için orduya katılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Çin ve Burma’da özel bir birlikte komandoluk yapıyor. Savaş bittiğinde lise diploması bile yok ama özel bir sınavla üniversiteye kabul ediliyor. Oxford Üniversitesi’nde post doktora sırasında Ortaçağ Avrupası bilim dünyasının kapısını aralıyor. Çiçeği burnunda bir akademisyen olarak atıldığı bu yeni serüvende her zaman şu ilkeye inanıyor: ‘’Bilim, karanlık çağlardan bugüne Kopernik, Galileo ve Newton sayesinde hep bir devri daim halinde ilerler’’. Doktora sonrası dünyanın önde gelen üniversitelerinde Princeton’da ders vermeye başlıyor. Princeton’dan bir arkadaşının tavsiyesi üzerine İstanbul’a geliyor ve Robert Kolej’de fizik dersleri vermeye başlıyor. 1970’lerde ise Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş sürecine tanıklık ediyor ve bu defa derslerini üniversitede sürdürüyor. 1980’lerde dünyanın farklı kentlerinde yaşadıktan sonra 1993’te karısı ve üç çocuğuyla birlikte temelli İstanbul’a dönüyor ve bir daha hiç ayrılmıyor. John Freely ile sohbetimiz, kendi doğal akışı içinde çocukluğundan üniversiteye, İstanbul’dan tanıdığı ünlü isimlere çok farklı konulara uzanıyor. Öyle sıra dışı insanlar ve onların benzersiz hikâyelerini biriktirmiş ki dağarcığında… Kaybettikleri için ‘’Onlar artık birer hayalet oldu’’ diyor. ‘’Yoksul bir aileden gelen bir köylüyüm ben. Bu yüzden her zaman sokaktaki insanlarla kendimi daha rahat hissettim. Entelektüellerle aram o kadar iyi olmadı. İstanbul’da en iyi arkadaşlarım taksi şoförleri oldu. Şevket Derviş’i tanır mısınız? Hisarüstü’nde doğmuştur, çok iyi bir fotoğrafçıdır. Hala taksi şoförlüğü yapar. En iyi dostlarımdan biridir’’. Karıncaezmez Şevki’yi hatırlatıyor sonra. Uzun yıllar İETT’de şoförlük yapmış olup, tek bir kaza bile yapmadığı için bu lakabı almış, aynı zamanda 60’lı yıllarda Galatasaray’ın efsane amigosu olan bir dönemin renkli simalarından Karıncaezmez Şevki ile dostluklarından bahsediyor. Yaşar Kemal ile nasıl tanıştı? John Freely’nin anlattığı en güzel hikâyelerden biri de kısa süre önce kaybettiğimiz edebiyat çınarımız Yaşar Kemal ile olan sıra dışı tanışma hikâyesi. Şair, çevirmen ve aynı zamanda Robert Kolej mezunu Cevat Çapan’ın evinde bir davette tanışıyorlar Yaşar Kemal ile. ‘’Kocaman, heybetli bir adamdı’’ diye anlatıyor. ‘’Ben o zamanlar gencim tabii, sakallarım böyle beyaz da değil, kızıldı. Yaşar Kemal beni gösteriyordu çevresindekilere. Sonra yanıma gelip sakalımı çekiştirdi gülerek. Ben de onun göğsüne vurdum şakayla. İşte böyle tanıştık ve sonra iyi dost olduk’’. Freely’nin Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş en önemli tanıklarından biri olarak kaleme aldığı ‘’A Bridge of Culture:Robert College /Boğaziçi University’’ How an American College Became a Turkish University’’ başlıklı kitap Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihsel mirası hakkında bugüne dek yazılmış en kapsamlı çalışmaların başında geliyor. Sohbetimizin bir bölümünde bu kitap üzerine de konuşuyoruz. Boğaziçi Üniversitesi’nin bugün dünyanın en iyi eğitim programlarına sahip kurumlarından biri olmasının yanı sıra, Robert Kolej geleneğinin kültürel mirasının taşıyıcısı olduğunu söylüyor. Robert Kolej’in ilk kuruluş yıllarında 60 farklı ülkeden öğrenciye ev sahipliği yaptığını; akademik kadrosunun Amerikan üniversitelerinden doktora yapmış hocalardan oluştuğunu; öğrencilerinin Türkiye’nin farklı kentlerinden geldiğini anlatıyor. Öğrenci profilindeki zenginlikle beraber farklı kültürlerin, etnik kökenlerin ve inançların Boğaziçi’nde oluşturduğu birlikte yaşama kültürünün benzersiz olduğunu söylüyor. ‘’Buraya ilk geldiğimde öğrenciler arasında tek tük kız öğrenci vardı. 1964 yılında sayı epey artmıştı. O zamanlar 30’lu yaşlardaydım. Öğrencilerimle aramda çok büyük bir yaş farkı yoktu. Geçenlerde 1964 mezunlarıyla buluştuk. Şimdilerde onlar da 70’lerini sürdürüyor. ‘’Çok farklı sosyal sınıflardan öğrencilerim oldu’’ ‘’Robert Kolej’e geldiğimde dikkatimi çeken bir şey daha olmuştu. Türkiye’nin her yerinden, yoksul ailelerin çocukları okumaya gelmişlerdi. Babası avukat, doktor olan çocuklar olduğu gibi babası dolmuş şoförü veya çoban olan çocuklar da vardı. Biliyorsunuz benim babam da mezar kazıcısıydı. Yoksul çocuklar hep daha zekilerdi çünkü onlar diğerlerinden daha fazla çalışmak zorundaydılar’’. ‘’Kolejin kurucusu Cyrus Hamlin de çok yoksul bir aileden geliyordu. O bir misyoner değil gerçek bir öğretmendi. Çocukları aydınlatmayı ilke edinmişti. Robert Koleji, Harvard College ile aynı ders programını uyguluyordu. Fizik, kimya, biyoloji, humanities dersleri vardı. Çok sayıda Rum, Ermeni, Yahudi, Rus ve Bulgar öğrencisi vardı okulun. Filistinli Arap öğrencilere düzenli burs verilirdi. 1906 Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan üç atlet buradan mezun olmuş Rum öğrencilerdi. İlk Türk mezun ise Hüseyin Pektaş’tır’’. Burada bir parantez açıp Pektaş’ın Sorbonne’da tarih bölümünde üç yıl okuduğunu; 1905 yılında Robert Kolej'e dönerek Tarih, Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptığını; hatta ünlü şair Tevfik Fikret’in yerine zaman zaman Robert Kolej'de derslerine girdiğini ve ardından milletvekilliği yaptığını ekleyelim. Kültür ve düşün insanları burada yetişti ‘’Robert Kolej ve devamında Boğaziçi Üniversitesi’nden çok değerli düşün ve sanat insanları yetişti. Sıra dışı öğrencilerimiz vardı. O yıllarda okul adeta şehrin en önemli kültür merkeziydi. Tiyatrolar gelir, konserler verilirdi. 1962 senesinde okula Âşık Veysel geldi ve bir konser verdi. Kara Toprak’ı çalarken oditoryumda oturacak yer kalmamıştı. Ben de oradaydım ve Veysel ile tanıştım’’. ‘’1960’lar aynı zamanda İstanbul’da gecekondular inşa edilmeye başlamıştı. Anadolu’dan göçlerle şehir büyük bir değişimin eşiğindeydi. Yeni Armutlu, Hisarüstü gibi mahalleler oluşmaya başlamıştı. Yeni Armutlu’da yıllar evvel her pazar pikniğe giderdik. Boğaz’da sandalla geziye çıkardık’’. İstanbul’u ve Osmanlı’yı anlatan en derinlikli kitapları O yazdı Hafızasından süzülenleri dinlerken fizik ve astronomi alanındaki uzmanlığına rağmen edebiyat, tarih, sinema gibi alanlara da her zaman ilgiyle yaklaştığını; hatta kendi mesleği dışındaki alanlara dair daha fazla eser ürettiğini düşünüyoruz. İlk kitabı Strolling Through Istanbul: A guide to the city (İstanbul’u Gezmek İsteyenler İçin Bir Şehir Rehberi) 1972’de yayınlanıyor ve bugün bile İstanbul’u anlatan en kapsamlı rehber kitap olarak biliniyor. Alaaddin’in Lambası, Prens Adaları, Kayıp Mesih Sabetay Sevi’nin İzini Sürerken, Saltanat Şehri İstanbul, Osmanlı Sarayı/ Bir Hanedanlığın Öyküsü, İstanbul’un Bizans Anıtları, Cem Sultan/ Rönesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u Freely’in yazdığı 50’den fazla kitaptan sadece birkaçı. Geçtiğimiz aylarda Boğaziçi Chronicles programı çerçevesinde Boğaziçi Üniversitesi’nin misafiri olan ünlü Arjantinli yazar Alberto Manguel de İstanbul hakkında yazılan en iyi kitaplar listesinin başında Freely’nin ‘’The Imperial City’’ (Saltanat Şehri İstanbul) adlı kitabının geldiğini söylemişti. Freely’yi Osmanlı üzerine yazan tarih yazarlarından ayıran en önemli özellik ise, tarihi olgularla o dönemin günlük hayatı arasındaki keskin çizgileri kaldırarak, Osmanlı tarihini salt bir siyasi tarih olarak yansıtmayıp; yaşamın içinden ritüelleriyle devrin sultanlarının insani yönleriyle Osmanlı’yı anlama çabası sunan, hümanist bir perspektif çizmesi. Freely’nin enerjisi bitmek bilmiyor; yeni kitap yolda Eserleri çok sayıda dile çevrilen ve çoğunun baskısı tükendiği için artık nadide eserler arasında gösterilen Freely, yeni kitap projeleri olduğunu söylüyor. Bunlardan biri Hisarüstü ve Boğaziçi Üniversitesi’nin tarihini konu alan ‘’Our Village Our University’’ adını taşıyor ve yakında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkacak. John Freely tek kelimeyle benzersiz bir hayat adamı, akademisyen, yazar, bilge, modern bir Evliya Çelebi… Sokakla, hayatla ilişkisi her daim canlı, dünyayla bağı bugün bile son derece güncel. Örneğin eğitim sisteminden bahsederken, yetişkin eğitiminin ne denli önemli olduğundan bahsediyor ve ABD’de yoksul insanların bile gece okullarına gittiğini anlatıyor. Türkiye için böyle bir sistemin eksikliğinden dem vuruyor. Ya da İstanbul’dan ve kentsel dönüşümden bahsederken, Boğaz’ın karakteristiği olan ahşap evlerin zaman içinde birer birer nasıl yok olduğunu hatırlatıyor. Tıpkı kentin bir zaman sakinleri olan Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, çingenelerinin yok olduğu gibi. Yine de, İstanbul’un her şeye rağmen dünyanın hiçbir kentine benzemediğini düşünüyor. Kente duyduğu tutkuyla yeni kitaplar yazacağını söylüyor. Yakın dostlarından biri olan ressam Ömer Uluç’un bir vakitler dediği gibi ‘’John, sen İstanbul’un hafızasısın’’. 89 yaşını sürdüren John Freely bugün de hafızamız olmaya devam ediyor.

5 Mart 2015 Perşembe

SANAT ATAK: Dünyayı düzeltmek istiyoruz!




http://sanatatak.com/view/Dunyayi-duzeltmek-istiyoruz/1483

Boğaziçi Üniversitesi’nin misafir programı Boğaziçi Chronicles’ın konukları The Yes Men’in kurucularından Mike Bonanno ile mizah yoluyla Türkiye’de yepyeni bir haber dili yaratan Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer, Ömer Madra’nın yönettiği söyleşide biraz da bu sorunun yanıtı üzerine düşünmeye çağırdılar dinleyenleri. 
 
Bu ülkede bir şeylerin yanlış gittiğini düşünenler, merak etmeyin yalnız değilsiniz! Sabah kalktınız ve gazeteyi açtınız. O da ne? Türkiye’nin hiçbir kentine bundan sonra tek bir AVM daha yapılamayacağına dair Bakanlar Kurulu kararı çıkmış. Doğayı katleden HES’lerin bir daha asla ve kat’a yapılmamasına karar verilmiş. Kadına şiddet davalarında iyi hal indirimi uygulaması kaldırılmış. Kartopu oynayan insanları öldürecek kadar nefret duyanlar birdenbire aşka gelip insan, hayvan ve doğa sevgisiyle dolmuş. Mini etek giyenlerden Merkez Bankası’na azarlamadığı kimse kalmayan Cumhurbaşkanı artık insanları paylamaktan vazgeçmiş.
Olumlu diyebileceğimiz bu tür haberlerin listesini uzatmak mümkün. Peki böyle huzur dolu, aynı zamanda adrenalin yoksunu (!) bir ülkede yaşamak nasıl olurdu dersiniz? Kötü haberlere çok mu alıştık yoksa?
Boğaziçi Üniversitesi’nin misafir programı Boğaziçi Chronicles’ın konukları The Yes Men’in kurucularından Mike Bonanno ile mizah yoluyla Türkiye’de yepyeni bir haber dili yaratan Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer, Ömer Madra’nın yönettiği söyleşide biraz da bu sorunun yanıtı üzerine düşünmeye çağırdılar dinleyenleri.
Alıştığımız bu karabasan gibi dünya, atılacak bambaşka başlıklarla acaba başka bir yer olabilir miydi? Ve biz bunun böyle olmasını aslında ne kadar istiyoruz? Yaptıkları sahte New York Times gazetesiyle bir günlüğüne de olsa insanları pozitif haberlerin de olabileceğini gösteren The Yes Men’den Mike Bonanno, halkın isteklerini ve hayallerini gazeteye koyduklarını, haberlerde herhangi ütopik bir öğenin yer almadığını ve yazılan bazı durumların diğer ülkelerde yürürlükte olan şeyler olduğunu belirtti.
Mike, eylemlerindeki amaçlarını “İktidar ve otorite gibi alternatif duyurular yaparak hayal edilen bir dünyayı sunuyoruz.
Bahsettiğimiz şeylerin gerçek olması durumunda dünyada nelerin değişebileceğini insanlara gösteriyoruz. Onlardan aldığımız olumlu tepkiler ne kadar doğru bir iş yaptığımızı bize gösteriyor’’ diyerek anlattı.
İşte yaptıkları eylemlerle dünyayı sallayan The Yes Men’den Mike ile Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer söyleşisinden akılda kalanlar…
 
Mike Bonanno: "Biz Gülmeyi Seviyoruz"
• Yaptığımız işi ‘kimlik düzeltmesi’ olarak tanımlıyoruz. Politika yaparken eğleniyoruz çünkü bu ikisi birbirini kapsıyor. Yaptıklarımızı komik ve eğlenceli kılan politik içerikli olmaları…  Biz gülmeyi seviyoruz. Mizahın bulaşıcı olduğunu ve insanlara bir çeşit direnç virüsünü yaydığımızı düşünüyoruz .
• Bize açılan davalar uzun sürüyor. Bu sayede dikkat çekmek istediğimiz konuları pek çok kez gündeme taşıyabiliyoruz. Dünya Ticaret Örgütü bize açtığı davayı geri çekti. Çekmeseydi bu konuyu çok daha uzun süre tartışılmasını sağlayabilirdik.
• Dünyayı düzeltmek istiyoruz. Çeşitli kampanyalar yürüten örgütlerle bir arada çalışarak mevzuatta, devlet politikalarında yolunda gitmediğine inandığımız şeyleri değiştirmeye uğraşıyoruz. Dünya Ticaret Örgütü’nün iklim değişikliği politikası ile ilgili çalışmalarını etkiledik. Büyük şirketler bu örgütten ayrılmaya başladılar. Sonunda politikalarını değiştirmek zorunda kaldılar. Aktivist hareketlerin başarılı olana kadar çok uzun süre başarısız olma ihtimali var. Ama unutmayalım yıllar değişim yaratan hareketlere örnek olarak köleliğin kalkması ve kadınların seçme-seçilme hakkını kazanması gibi örnekler de var.
• Baskıcı dönemlerde insanlar arasında bir tür dayanışma gelişiyor. Bu tür dayanışmalar otoritenin baskısıyla yeraltına itilen fikirlerin sonucu olarak doğuyor. Örneğin, Polonya’da ve Rusya’da direniş döneminde böyle bir dayanışmanın ortaya çıkışını görüyoruz. Diğer sesler bastırıldığında ortaya çıkan ortak ses, kimsenin yüksek sesle dile getiremediği şeyleri mizah yoluyla söylenebilir hale getiriyor. Baskı ne kadar güçlüyse hiciv de o kadar güçlü oluyor.
 
  Zaytung’dan Hakan Bilginer: "Kuşkuya düşüyorsunuz"
• İnsanların Zaytung’da neyi komik bulduklarına dair kesin bir şey söylemem mümkün değil. Birçok okurdan aldığımız geribildirimler, insanların yaptığımız haberlerle rahatladığı ve olan bitenin absürtlüğü karşısında sessiz bir dayanışmanın parçası haline geldiklerini gösteriyor. Bir bakıma ‘Bunu saçma bulan bir tek ben değilmişim, bu ülkede bir şeylerin yanlış gittiğini düşünen başka insanlar da varmış’ diyor ve yalnız olmadıklarını hissetmekten hoşlanıyorlar.
• Gündeme yansıyan haberlerin absürtlüğü yaratıcılığı artırıyor. Biz kendimizi gazetelerle rekabet içinde görüyoruz. 90’larda da siyaset ve siyasi liderler vardı. Onlar da zaman zaman saçmalardı. O zaman da ülkede kötü bir şeyler olurdu ama işler biraz daha önemli ve ciddi havada yürürdü. Bütün o saçmalıklar o devlet ciddiyetinin çizgileri içinde kalırdı. Fikren en karşısında olduğunuz siyasetçiye bile karşısına geçip fikrinizi söyleme cesareti bulamazdınız. Bilgisiyle, eğitimiyle, vereceği bir yanıtla haklı bile olsanız sizi bastıracağını düşünürdünüz. Şimdi ise ‘bu insanlar söylediklerinde, yaptıklarında gerçekten ciddi mi diye kuşkuya düşüyorsunuz.

SANAT ATAK: HANDE ORTAÇ / Uc-Iki-Bir-KAYIT

Hande Ortaç’tan unutmamak için …‘’Üç İki Bir KAYIT’’
Bir rehabilitasyon merkezindeyiz. Konuklarını ‘’bir aile gibi sıcacık kucaklayan’’ bir klinik burası. En azından iddiası öyle. Kliniğin yeni misafiri genç kadın başlangıçta burada bir aile sıcaklığı bulduğuna inansa da çok geçmeden başına gelecek kötülükleri sezip kendini oradan kurtarmaya çalışıyor.
Hande Ortaç’ın yeni kitabı ‘’Üç İki Bir Kayıt’’ın kanımca en çarpıcı hikayesi olan ‘’Kayıt,’’ rehabilite olmayı reddeden genç bir kadını anlatıyor. Rekabetin, hırsın, birbirinin ayağına basarak yükselmenin ayakta kalma stratejisi olarak benimsendiği iş ortamlarında bir tuzaktan diğerine savruluyor; genel geçer toplumsal kurallara nanik çekmek isterken o kurallar tarafından kıskıvrak yakalanıyor ve çareyi rehabilitasyon merkezine gönüllü olarak başvurmakta buluyor kahramanımız. Fakat heyhat! Kırılmış kanatlarını burada tamir edebileceğini umarken; tüm hoyratlığıyla üzerine çullanan ‘’rehabilitasyon’’ sürecinde çareyi yine kendisinde arıyor; gizli gizli kasetlere kayıt yapıp içini dökmeye başlıyor.
‘’Kayıt’’, yazarın tiyatro geçmişinin de katkısıyla kurguladığını sandığımız bir ‘’sahneleme’’ gibi okunabiliyor. Kayıt altına alınan her gün, her yeni tarih, birer perdelik performanslar şeklinde kurgulanmış.  Perdenin her açılışında ‘’tımarhane’’nin derinliklerine dalıyoruz yazarla beraber.
Aslında hepimiz bu ‘’tımarhane’’yi bir yerlerden tanıyoruz. TV ekranlarındaki ‘’Biri Bizi Gözetliyor’’ veya ‘’Yemekteyiz’’ benzeri; izleyicinin aklını iğdiş etmeye programlanmış berbatlıklardan tutun da değerleri altüst olan bir toplumda sınırları kısmen belirsiz ve çoğu kez bizim de gönüllü olarak içinde yer almayı kabul ettiğimiz türden bir tımarhane. Ve içimizden birileri bunun daha fazla farkında olduğunda bedelini ödemek zorunda kalıyor.
İşte bu bedeli göze alanlar için bunun nasıl ağır bir yük olduğunu bu hikayede son derece çarpıcı bir kurguyla örüyor yazar. Zaten pek de kadın dostu olmayan şu toplumda, kimi kez kadının en büyük düşmanının yine kadın olabileceğini gösterirken; gerçek hayatta da yaşanma ihtimali çok yüksek onlarca hikayeden birini anlatmış Ortaç.  Unutmamak için…

Hande Ortaç’ın Ayizi Kitap’tan çıkan yeni kitabı ‘’Kadın’’, ‘’Şehir’’, ‘’Savaş’’ gibi bölümlerle örülmüş hikayelerden oluşuyor. Dünyalı hikayeler. Çoğu buralı, bu coğrafyaya ve insanlarına ait. Belki daha çok da kadınlar için… Unutmamak için…

19 Şubat 2015 Perşembe

T24 : Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf

Yıl 1989. Tekstil üretiminin merkezi sayılan İtalya’nın 180 bin nüfuslu Prato şehrine 38 kişilik Çinli bir işçi grubu gelir. Arka arkaya, mülkiyeti Çinli göçmenlere ve onlarla bağlantılı birkaç İtalyan’a ait olan konfeksiyon üretim merkezi kurulur şehirde. Ardından çalışma izni olmayan binlerce Çinli işçi getirilir. İlk yıllarda Çinlilere “müsamaha’’ gösterilir zira ucuz işçi gücü ekonomiye can suyu olmuştur.
2008 yılında şehirde kayıtlı Çinli firma sayısı 4.200, işçiler ise 45 bini bulmuştur. Günde bir milyon kıyafet üreten bu işçilerle Prato’da dünyayı 20 yıl boyunca giydirmeye yetecek kıyafet üretilmektedir.  Derken küresel finansal kriz kapıyı çalar. İflaslar artar, işsizlik tırmanır. Berlusconi hükümeti Çinlilerin çalıştığı atölyelere gece baskınlar yapmaya başlar. Aynı tarihlerde bölgede üreyen Çin mafyası ise İtalyanlarla birlikte olup İtalya’nın altyapı yatırımlarında söz sahibi olmaya başlar. Çin elçisi yaşananların Nazi dönemini anımsattığını söyleyerek ülkeden ayrılır. Fakat Çin hükümeti göçmenlerin iadesi konusunda parmağını bile oynatmaz.  Prato, küreselleşmenin çelişkilerinin sembolü halini alır. Çinlilerin çalıştığı atölyeler pıtrak gibi büyümeye devam ederken İtalyanlar güvencesiz işlerde çalışmaya başlar. Bölgede mafya ilişkileri bir örümcek ağı gibi yavaş yavaş örülür. Sonrası malûmunuz. Herkes mağdurdur ve dünyayı giydiren Prato kenti “prekarya’’nın doğum yeridir artık…
Guy  Standing’e göre artık tehlikeli bir sınıf  bu, çünkü prekarya içindeki kişiler birtakım kirli odakların sesini dinlemeye, oylarını ve paralarını giderek nüfuzu artan siyasi bir platforma vermeye meyilli. 
İngiliz iktisatçı, akademisyen Guy Standing’in kısa bir süre önce İletişim Yayınları’nca basılan Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf adlı kitabının en çarpıcı bölümlerinden birini yukarıda kısaca özetlemeye çalıştım. Peki, neyin nesi bu prekarya?  Nasıl büyüyor? Kimler bu “küreselleşmenin çocuğu’’ denilen yeni sınıfın mensupları?
Emek piyasası esnekleştikçe, herhangi bir iş güvencesi ve dolayısıyla istikrarı olmayan, tüm dünyaya yayılmış milyonlarca insan, işçi ve onların ailelerinin oluşturduğu devasa bir yeni sınıfta söz ediyoruz.  Guy  Standing’e göre artık tehlikeli bir sınıf  bu, çünkü prekarya içindeki kişiler birtakım kirli odakların sesini dinlemeye, oylarını ve paralarını giderek nüfuzu artan siyasi bir platforma vermeye meyilli. Bu sınıfın oluşmasında bizatihi neoliberal politikalar baş tetikçiliği üstleniyor.
“Berlusconi, Sarah Palin gibi neofaşist politikacılar tehlikeli bir sınıf olan prekaryayı kendilerine çekiyorlar’’ diyor yazar ve rahatlıkla mevcut Türkiye siyasetine de uyarlanabilecek şu tespiti yapıyor: “Merkez sağ partiler seçmenlerin kaybetmemek için giderek sağa kayarken, merkez sol kan kaybettiği gibi bir nesile dönük inandırıcılığını yitirmek üzere…”

Düzenli olarak düzensiz işlerde çalışan yeni bir sınıf

Küresel dönüşüm, 2008 krizi, emek esnekliğini yaratan şartlar, göçmenler ve istihdam politikaları gibi başlıklar çerçevesinde Avrupa merkezli olmak üzere prekaryayı bir olgu olarak ele alan Guy Standing’e göre bugün yeni sınıflardan oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Tepede az sayıda ancak inanılmaz zengin küresel vatandaşların meydana getirdiği, Forbes listesinden inmeyen bir “elit’’ sınıf var ve evrene hükmediyor. Elitlerin altında ücretli izinlerin ve şirketlerin verdiği sosyal hakların keyfini çıkaran “maaşlılar’’ var. Bunlar büyük şirketlerde, devlet ve kamu kuruluşlarında istihdam ediliyor. Maaşlıların yanında “profisyenler’’ (profesyonel+teknisyen) var. Bunlar danışman veya kendileri için çalışan küçük bir azınlık. Profisyenlerin altında el emeğiyle çalışan ve giderek daralan işçiler yer alıyor. Bu dört grubun da altında bir tarafta işsizler ordusu bir tarafta da “prekarya” adı verilen ve giderek büyümekte olan bir sınıf yer alıyor. İlk defa 1980’lerde Fransız sosyologlar tarafından “geçici ve mevsimlik işçi’’leri tanımlamakta kullanılan prekarya bugün, insanların geçici işlerde çalışmasından çok güvencesiz varoluş anlamına geliyor. Düzenli olarak düzensiz işlerde çalışan bir sınıf diyebiliriz buna.
Memlekette Özal ile başlayan liberal açılımın mirasçısı olan zihniyet bugün duble yollarla, köprü ve kavşaklarla,  tarım arazileri üzerine kondurulan HES’ler ve maden ocaklarıyla ekonomik kalkınmadan bahsederken, toplumun önemli bir bölümü de giderek prekarya’ya dönüşüyor.

Prekarya olgusu Türkiye’ye hiç yabancı değil

Standing’in kitabı zihin açıcı olduğu kadar, böyle bir somut bağlamı olmasa da, Türkiye’deki istihdam politikalarına dair çok sınırlı platformlarda tartışılan meselelere dair soruları tetikliyor. Memlekette Özal ile başlayan liberal açılımın mirasçısı olan zihniyet bugün duble yollarla, köprü ve kavşaklarla, tarım arazileri üzerine kondurulan HES’ler ve maden ocaklarıyla ekonomik kalkınmadan bahsederken, toplumun önemli bir bölümü de giderek prekarya’ya dönüşüyor. Buyurun size en yakın tarihten bir örnek: Soma. 301 maden işçisinin hayatına mâl olan facianın ardından kaçımız geride kalan madencilerin ve ailelerinin yaşamaya nasıl devam ettiğini umursuyor? Emeklilik vaat ettiği için sözüm ona güvenceli işin diyetinin madende ölüm olduğu bir sektörde, işçilerin sistematik olarak geçici işlere, hatta daha kötüsü işsizliğe mahkûm edilmesini toplumca dert edinebiliyor muyuz ?
Prekarya olgusu,  aslında sadece toplumun en dibinde yaşayanların değil, giderek çoğalan orta sınıf şehirli kesimin de yakın gelecekteki en önemli derdi olacak gibi görünüyor. Her an işten atılırım korkusu yaşayan beyaz yakalılar, plazalarda gün ışığı görmeden çalışmaktansa gönüllü olarak sistem dışı olmayı seçenler, çocuklarının okul taksitleri için emeklilik yaşı geçse de düşük ücretlerle çalışmaya talim edenler… Galiba prekarya gerçekliğiyle er ya da geç tanışma ihtimalimizin hiç de az olmadığını fark etmenin zamanı geldi de geçiyor.  
DUYGU DURGUN 

Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

2024 GAZETE DUVAR: Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

  https://www.gazeteduvar.com.tr/halkci-belediyecilik-turkiye-icin-utopya-mi-haber-1665616 Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki ...