İzleyiciler
1 Kasım 2014 Cumartesi
SANATATAK YAZILARI: KÜLTÜR SANATTA OLİGARŞİK TAHAKKÜMÜ REDDEDİYORUZ!
http://sanatatak.com/view/Kultur-Sanatta-Oligarsik-Tahakkumu-Reddediyoruz/1170
“ Biz, edebiyata, edebiyatın özündeki kalb ve vicdan yoluna ulaşmaya çalışan ve dilsel göreliliğe inanan madencileriz. Ülkemizdeki edebiyatın özgürlüğe ve tahayyül gücüne ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde, kültür-sanat alanında, özellikle de edebiyat eleştirisi alanında görülen oligarşik tahakkümü, bağlamsızlığı ve kötücül yönetimi, yani tüm statükocu mekanizmaları reddediyoruz”.
Türkiye’de, edebiyat alanına yansıyan ilk “bilişsel haritalama” çalışmasını gerçekleştiren Evvel.org ekibinden Zafer Yalçınpınar, Burgazadalı yazar Sait Faik üzerine hazırladıkları ilk ‘’Bilişsel Harita’’ üzerine sohbetimize yukarıdaki itirazla girizgâh yapıyor.
Edebi bir figür hakkında bilişsel harita yapmak, verili kalıpların ötesine geçmek, daha özgür bir imgelem dünyasının kapısını aralamak anlamına geliyor. Bu açıdan Sait Faik benzersiz bir seçim. Sait Faik’in bugüne dek bohem hayatı, aşkları, azınlıklarla ilişkisi üzerinden çizilen bir portreyle tanıtıldığına dikkat çeken Yalçınpınar, yazarın duygusal yaşantısını besleyen başka faktörlerin gölgede kaldığını söylüyor. Bilişsel haritalama yöntemi bu açıdan verili imgelere, edebiyattaki baskın söylemlere bir çeşit meydan okuma da diyebiliriz.
Sait Faik üzerine gerçekleştirilen Bilişsel Haritalar, “yeni” yöntemler ile çeşitli bakış açıları geliştirerek Sait Faik’in edebiyatına ve yaşamına değinen “yeni” bulgulara ulaşmak amacıyla tasarlandı. Bu haritalar, Burgaz Adası Sait Faik Müzesi kapsamında kurulan “Sait Faik Araştırma Atölyesi”nde yer alan bir dizi atölyeden çıkan ilk sonuçlar aynı zamanda …
Özgür Duygu Durgun: “Bilişsel haritalama” nedir bize anlatır mısınız? Web tabanlı bir proje mi, interaktif özelliği var mı? Kimler nasıl ve ne amaçla kullanabilir?
Zafer Yalçınpınar- “Bilişsel Haritalama” bir analitik serim süreci ve nitel araştırma yöntemidir. Yani, niceliği, sayısal ve çoklu doğrusal hiyerarşiyi, endüstrileşmiş istatistiksel analizi ön-planda tutmayan, araştırılan konunun niteliksel açıdan tüm hatlarını, tüm detaylarını, eğrisel varoluşunu, ihtiva ettiği nedensellikleri, kavramsal ve duygusal arka-planını ortaya çıkartmaya yarayan özel bir yöntem… 80’li yılların ortasından günümüze, dünyada, birçok disiplinde ve özellikle de sosyolojik araştırmalar alanında çokça kullanılıyor. Sosyoloji alanında web tabanlı uygulamaların çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Psikoloji alanında ise psikologların kişisel notlarında, bazı klinik çalışmalar ve klinik heyetler seviyesinde yaygındır. Biz, şimdilik, edebiyat alanında bu yöntemi bir “odaklanma” biçimi olarak kullandığımızdan ve 1000’lere yaklaşan örneklem hacmi ile çalışmadığımızdan, endüstrileşmeyerek, çok insani bir şekilde, yüz yüze görüşmelerle, odak grubu oturumlarıyla yürütüyoruz projeyi. Proje belli bir seviyeye geldiğinde, geniş kitlelerle ağ ve bilgisayar uygulamaları aracılığıyla buluşacağız. Bu merhaleye gelmemize 2-3 sene var en azından... Bilişsel haritalamanın bilinen tanımı şöyledir: Belli bir konuyu odak alan öznel algıların birleşimi ile kavramlar, olgular, unsurlar arasında kurulan nedensellik ilişkilerini, nedenselliğin derecesini ve etkileşim yönünü ortaya çıkarmaya yarayan bir grafik temsil-analiz yöntemi…
İlk defa Sait Faik ile edebiyat alanına yönelen bir bilişsel haritalama üzerine konuşuyoruz… Neden edebiyat ve neden Sait Faik?
Bilişsel haritalama deneyimleri, Burgaz Adası’nda, Sait Faik Müzesi kapsamında kurduğumuz Sait Faik Araştırma Atölyesi’nin bir alt-başlığıdır. 2014 yılının ilk günlerinde ben, Şükret Gökay, Canan Cürgen ve Tekin Deniz dördümüz birlikte çalışarak kurduk atölyeyi… Ülkemizdeki edebiyatın özgürlüğe ve tahayyül gücüne ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Biz, edebiyata, edebiyatın özündeki kalb ve vicdan yoluna ulaşmaya çalışan ve dilsel göreliliğe inanan madencileriz. Günümüzde, kültür-sanat alanında, özellikle de edebiyat eleştirisi alanında görülen oligarşik tahakkümü, bağlamsızlığı ve kötücül yönetimi, yani tüm statükocu mekanizmaları reddediyoruz. İmgelemin özgürleşmesi için düşünürüz, şiirler yazarız, okuruz ve özgürlük tahayyülüyle yaşarız. Bilişsel haritalama bu tahayyül için son derece doğru bir yöntemdir. Bu yöntem, analitik süreç üzerinde tahakküm kurmayan özgür, ayrıca da basit bir yöntem; insanı, soruların ve retoriğin tahakkümü altında ezmeyen, algı ve tahayyül seviyesinde tutarlı bulanık mantıkla çalışan imgesel bir yöntem… Atölye olarak maksadımızı şöyle tanımladık: Yeni yöntemler ile çeşitli bakış açıları geliştirerek Sait Faik’in edebiyatına ve yaşamına değinen “yeni” bulgulara ulaşmak… Sürekli gelişen ve kendini yenileyen projelerin icra edilmesi de uzgörümüzün en önemli bileşeni... Sait Faik ve edebiyatı bu özgür bileşeni, bu özgür yöntemi sonsuz derecede hak ediyor. Bu kapsamdaki her şeyi http://saitfaikmuzesi.org adresinden takip edebilirsiniz.
Sait Faik'in hikâyelerini merkez alarak bugüne dek toplam dört atölye çalışması gerçekleştirdiniz. Peki, bu atölyelerde ''yeni'' diyebileceğimiz neler keşfedildi Sait Faik'e dair, biraz bahseder misiniz?
“Analitik serim” sürecinden çıkarımlar elde etme sürecine geçişte, binlerce sayfa kaleme alınabilir, alınacak. 1-2 sene içerisinde bu merhaleye de geçeceğiz. Bir sonuç bildirisi, kitabı derleyeceğiz. Ama size birkaç misal vereyim… Günümüze kadar Sait Faik’in edebiyatındaki gerçeküstü öğeler ve bu öğeler arasındaki nedensellik ilişkileri imgesel düzlemde detaylı olarak incelenmemiştir. Bu alanda çeşitli kavramların kümelendiğini ve Sait Faik’in hayatında merkeziyet oluşturduğunu fark ettik. “Bohem Hayatı”, “Beyoğlu” ve “Flaneur” bu kavramlardan bazıları… Sonra, ada yaşamının belirleyicisi olan bir “Tecrit” faktörü vardır. Bu faktörün “yazmak” edimiyle ilişkisi son derece ilginç… “Tecrit” ve bu kavramın ilişkide olduğu dolaylı nedensellikler Sait Faik’in yaşamı ya da edebiyatı üzerinde çok büyük bir etkiye, merkeziyete sahip… Diğer kavramlardan açık bir şekilde daha baskın “ada” ve “tecrit” kavramı. Örneğin “aşk” ya da “azınlıklar” hiç de merkezi değil. “Aşk” ya da “sevgi” kavramı yıllardır bize sunulduğu gibi “çok önemli”, çok belirleyici çıkmadı, çıkmıyor araştırmalarımızda… Hatta duygusal açıdan bakıldığında “sosyal sürgün” kavramı Sait Faik’in edebiyatındaki diğer kavramlardan çok daha belirleyici görünüyor. Kümelenme açısından “doğa” ve diğer canlılar -örneğin, balık- “modern birey” dediğimiz şeyden çok daha belirleyici etkileşimlere yönelmiş… Bir örnek de şu: Mahalle ahlâkının, aile ya da hukuk aracılığıyla sunulan klasik etikten daha önemli ve Sait Faik’in edebiyatında daha belirleyici olduğunu görüyoruz. Buradan, Sait Faik’in doğada özgürlüğü arayan biri olduğu, klasik etiği önemsemediği, özüt bir ahlâk ve yeni bir “de jure” yarattığı düşünülebilir. Bu noktalarda bir tür “toplumsal içerme” veya “dışlanma” analizi gerekiyor. Bu çıkarımları elimizdeki bazı metinlerle ve efemeralarla ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Çelişkileri ve kesişimleri inceliyoruz. Çalışmalarımız ilerledikçe bazı değişimler de olabilir tabiî… Ama mesela, Sait Faik’in üzerinde edebiyat yayıncılığı veya dergiciliği cihetinden gelen çok büyük bir “editöryal tahakküm” olduğunu da sezinledik son incelemelerimizde… Yaşar Nabi’nin ve Varlık Dergisi çevresinin tahakkümüdür bu…
Atölyelere kimler katılıyor?
İnsanlar… Edebiyat öğrencileri, akademisyenler, Adalar ve İstanbul kültürü hakkında kitap yazan dostlar, şairler, müzeciler, sosyologlar, araştırmacılar… Sanıyorum, bu insanların en önemli ortak özelliği Sait Faik’i ve yaşamını içselleştirmiş olmaları, kendilerine Sait Faik’i yakın hissetmeleri, kendilerini Sait Faik’le özdeşleştirmeleri…
Sait Faik'in Lüzumsuz Adam hikâyesinden yola çıkarak oluşturulan bilişsel haritada dikkatimi çeken bir detay ''Tutku'', ''Sosyal Sürgün'' “Mahalle Ahlâkı'' gibi kavramlar ve bu kavramların yanı başındaki numaralar oldu? Bu projenin sistematiğinden biraz bahseder misiniz? Numaralar ve bu tanımlar arasında nasıl bir ilişki var? Tanımlar, kavramlar nasıl oluşuyor veya seçiliyor?
Odak grubu çalışmalarımızda aşamalı bir biçimde Sait Faik’in hikâyelerini okuyoruz ve ortak akıl yöntemiyle çeşitli kavramlar belirliyoruz. Sonra, katılımcılar belirlenen kavramlarla ya da karma olarak ya da isterlerse özgürce tamamen kendi kavramlarıyla haritalama yapıyorlar. Çizilen haritalar sayısal ve görsel olarak birleştiriliyor, üst üste konuluyor. Bilişsel haritalamanın temel notasyonu şöyle özetlenebilir: Bilişsel haritalarda kavramlar/unsurlar arasında görünen oklar “nedensellik ilişkisi”nin yönünü belirler. Örneğin bir ok, A unsurundan B unsuruna doğru çizilmişse, A unsuru B unsurunun nedeni/başlangıcı olarak, B unsuru da A unsurunun sonucu olarak kabul edilir. (Bununla birlikte, çift taraflı olarak, A ile B unsurunun karşılıklı biçimde etkileştiği nedensel ilişkiler de bilişsel haritalarda görülebilir.) Okların yanında yer alan sayılar ve pozitif veya negatif işaretler, nedenselliğin/ilişkinin gücünü, etki derecesini ve etki biçimini gösterir. A unsurundan B unsuruna çizilen bir okun "+" işaret taşıması A'nın B'yi "olumlu yönde etkilediğini" ya da "arttırdığını", çizilen bir okun "-" işaret taşıması ise A'nın B'yi "olumsuz yönde etkilediğini" ya da "azalttığını" ifade eder.
Projenin bundan sonraki süreçlerine dair neler söylemek istersiniz?
En önemli hedefimiz, Sait Faik ve edebiyatını incelemek üzere ön-plana çıkmış, akademik çalışmalar ve araştırmalar gerçekleştirmiş bazı yazarlarla, araştırmacılarla ve editörlerle görüşmek, çalışmak… Onlara haritalarımızı gösterip haritalarda onların dikkatini çeken unsurların, ilişkilerin neler olduğunu, haritalarda hangi teyitlerin veya çelişkilerin gerçekleştiğini araştıracağız. Yani bir “yeniden okuma” sürecinin, özeninin peşindeyiz. Ve tabiî onların zihnindeki Sait Faik haritasını da çizmeye çalışacağız. Ve son olarak; edebiyat ortalığında salınan okur ve yazarların, biraz “dilsel görelilik” konusu üzerine eğilmelerini ve biraz da felsefeyle ilgilenmelerini temenni ediyoruz. İnsanlığın gelişmesi ve imgelemin özgürleşmesi adınadır bu temenni…
28 Haziran 2014 Cumartesi
T24 ÖZEL HABER DOSYASI // SOMA'NIN EN SICAK YAZI/ OBJECTIVE ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK
http://platform24.org/objective/401/gidenlerin-ardindan-soma--bildiginiz-gibi-degil
Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı’nın desteğiyle yürüttüğümüz bu dosyada, Soma'da mağdur ailelerin hikâyelerini dinledik. t24.com.tr'de yayınlanan yazı dizisinin tümüne http://platform24.org/objective/401/gidenlerin-ardindan-soma--bildiginiz-gibi-degil adresinden ulaşmak mümkün
T24 26 Haziran 2014
Soma’nın bağrına 13 Mayıs 2014 günü düşen ateş, kor olup içten içe yanmaya devam ediyor. Resmî ağızların deyişiyle “en iyi denetlenen’’ madende önce “trafo patlaması’’ sonra da bazı ‘’sıkıntı’’lar yaşanmıştı. Olayın vahameti anlaşılınca bu kez 1862 İngiltere’sinden örnekler verilerek bu tür “kaza”ların madenciliğin fıtratında olduğu söylendi ülkenin Başbakan’ı tarafından.
Sözler bir kere ağızdan çıktı mı bırakacakları etkiyi düşünmek için çok ama çok geç olabiliyor. Soma için sarf edilen sözler de böyle oldu. O talihsiz açıklamalar, ocaklara düşen ateşi bir kez daha tutuşturdu.
Soma’da hayatın uzun soluklu takibi için Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı’nın desteğiyle yürüttüğümüz bu dosyada, resmî açıklamaya göre 301 madencinin hayatına mal olan facia sonrasında mağdur ailelerin kapısını çaldık ve hikâyelerini dinledik.
TV ekranında Soma ile ilgili bir haber sizi birkaç dakikalığına sarsıp az sonra etkisini kaybedebiliyor, ancak bizzat orada olup o gerçekliğe yakından baktığınızda çok daha derinden sarsılıyorsunuz…
Görünen o ki, ateş sadece Eynez’deki ocağa düşmekle kalmamış, Soma ve çevresindeki tüm ocaklarıda, yani tek tek evlerin her birini de tutuşturmuş. Dul kalan eşler, babasız çocuklar, ağabeysiz, kardeşsiz kalanlar... Buyur edildiğimiz her ocakta farklı bir hikâye, farklı bir sorun yaşanıyor.
Soma’da insanları dinlerken tutulan yasın aslında çok derin ve katmanlı olduğunu anlamaya başlıyoruz. Dinlediğimiz her hikâye farklı bir toplumsal soruna işaret ediyor. Ölen işçilerin hukuki hakları işin bir boyutu... Faciadan yaralı veya kıl payı kurtulan işçilerin bundan sonraki hayatlarına nasıl devam edecekleri hâlâ belirsizliğini koruyor. İşin çok daha ağır boyutunu ise dul kalan madenci eşleri oluşturuyor. Çoğu henüz çok genç, aralarında 18 yaşını doldurmamış olanlar var. Hatta daha vahim bir sosyal gerçeklik de çıkıyor burada karşımıza: İmam nikâhlı olup dul kalan eşler ve onların mağduriyetlerinin nasıl giderileceği sorunu.
Soma’da hayatın takibi tüm bu soruların, belirsizliklerin ve tabii resmî makamlar tarafından verilen sözlerin de takibi anlamına geliyor. Bu dosyada, kişisel tarihime “doğum yerim” olarak geçen ancak ilk defa bu acı vesile nedeniyle gidip görme fırsatı bulduğum, sokaklarında dolaştığım Soma’yı yaz boyunca mercek altına alarak buradaki hikâyelerin peşine düşecek; “kara elmas” diyarının bu en sıcak yazında Somalıları, matem tutan aileleri, onların dertlerini, beklentilerini dinleyecek ve aktaracağız.
Dizinin bu ayki bölümünde Soma İçin Adalet Komitesi’nde gönüllü çalışan avukatları, madende ölen Serkan’ın imam nikâhlı 16 yaşındaki eşini, ölen eşine mektuplar yazan Miyase’yi, ölen maden işçisi Hüseyin’in genç ve Alevi eşi Elif’i, Başbakan’la görüşen heyetteki 10 işçiden biri olan Arif’i ve Soma madeninde çalışan Zafer’in hikâyesini okuyacaksınız.
‘Sakın ola hayrımıza yardım getirmeyin’
21 Haziran. Soma en uzun gün ve en kısa geceyi yaşıyor. Ama Soma aynı zamanda facianın 40. gününü de yaşıyor. Soma’da madencilerin bir daha asla dönemeyecekleri evlerinde ve sokaklarda hayırlar veriliyor, lokmalar dağıtılıyor. Soma esnafı, dükkânların önüne astıkları pankartlarla tepkisini gösteriyor: “Yanan bizdik siz kömür sandınız”,“Alnımız pak yüzümüz kara, 301 can verdik kapanmaz yara”, “Maden de bizim madenci de”, “Kömür bitti”...
Türk bayraklarının asıldığı ‘şehit’ evlerini dolaşıyoruz. Evlerdeki sessizliği dışarıdan yardım amaçlı gelen misafirler bölüyor. Bursa’dan, İstanbul’dan, İzmir’den, Kanada’dan gelenler var. Yardım için Soma’ya gelenler çocuklara oyuncaklar getirmiş. Kimisi burs verecek öğrenci arıyor. Madencilerin dul eşlerine zarflar içinde para yardımı yapanlar da var. Genç bir madenci eşi, “Sakın ola ki hayrımıza yardım (para, oyuncak, giysi vs.) getirmeyin. Biz o gün sadece hayır yapmak istiyoruz, başka hiçbir şey istemiyoruz’’ diyor. Sanırız demek istediği şu: ‘’Bizim acımız kendimize. Yardım getireceğiz diye kendinizi boşuna yormayın çünkü biz o zarfların içinde olandan çok daha değerli bir şeyi, canlarımızı kaybettik.”
Haklı, çünkü bu evlerde kocalarını madene gönderdikleri o uğursuz günü an be an yaşayan, yası öfkeye dönüşmüş, çaresiz kadınlar var. Hepsi de o kadar genç ki. Kimi yeni doğum yapmış, kimi doğacak bebeğini bekliyor. Bu genç anneler teselliyi babalarını bir daha hiç göremeyeceklerinin farkında bile olmayan çocuklarına sarılarak buluyor. Kimisi başını iki elinin arasına almış, uzaklara dalıp gitmiş. Sessiz. Kimisi kaybettiği eşiyle mektuplarla konuşmaya çalışıyor. Sanki eşi uzak bir memlekete gitmiş de yaklaşan Ramazan Bayramı’nda gelecekmiş gibi…
Yardımları belgelemek için çekilen fotoğraflar
Yardım getiren vatandaşlar bu acıya ucundan kıyısından ortak olmaya çalışıyor ama herkes biliyor ki ateş düştüğü yeri yakıyor. Dışarıdan gelenler getirdikleri yardımı bizzat kendi elleriyle teslim ettiklerini belgelemek için fotoğraflar çekiyor madenci eşleri ve çocuklarıyla. Zira yardımların güvenli ve doğru şekilde gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması konusunda da sorunlar ve sorular bir hayli fazla.
Görüştüğümüz insanların çoğu fotoğraf vermek konusunda isteksiz. Medyada görünmek istemediğini söyleyip görüşme isteğimizi kabul etmeyenleri anlayabiliyoruz. Soma küçük yer. Burada insanlar çok daha kolay damgalanıp etiketlenebiliyor. Nitekim maden işçilerinin taleplerini anlatmak için BaşbakanTayyip Erdoğan ile görüşen ekipte yer alan bir maden işçisi sırf bu görüşmeyi yaptıkları için bile yakın çevrelerinden eleştiri aldıklarını anlatıyor. Bu nedenle bu dosyada görüştüğümüz kişileri ilk adlarıyla anmayı tercih edeceğiz.
Hareketlilikten sessizliğe
Soma’da hayat, facianın olduğu 13 Mayıs’tan beri, normal seyrinde devam etmiyor. Hayat her geçen gün daha da ağırlaşıyor sanki. Faciayı izleyen ilk üç hafta ilçenin müthiş bir hareketlilik yaşadığını ancak Haziran’ın bu son günlerinde eski sessizliğine büründüğünü söylüyor Soma İçin Adalet Komitesi’nde gönüllü çalışan avukatlar.
Soma İçin Adalet Komitesi, Çağdaş Hukukçular Derneği’nin desteğiyle mağdur işçi ve işçi yakınlarına gönüllü hizmet veriyor. En yetkili ağızlardan “metanetli olunması, kadere boyun eğilmesi, ölümün bu işin fıtratında olduğu’’nun söylenmesinin, yaşananların işveren ve devlet eliyle örtbas etme çabası olduğunu söyleyen gönüllü avukatlar, bu katliama yol açan tüm sorumluların ceza alması için mağdur ailelere yardım etmeye çalışıyor. Fakat dava açabilmek için birinci koşul ailelerden vekâlet almak.
16 yaşında, dul ve iki aylık hamile
Resmî rakamlara göre Soma faciasında yaşamını yitiren madencilerin 217’si babaymış. 432 çocuk babasız kalmış. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı evli olan madencilerin sayısını 255 olarak belirtiyor. Fakat kimse geride kalan dul eşlerden bahsetmiyor. Üstelik dul eşlerin durumu da hayli karışık. Örneğin Soma’da imam nikâhlı olup da resmî nikâhı olmadığı için devletin vermesi gereken tazminatlardan yararlanamayacak durumda olan pek çok kadın olduğunu söylüyor avukatlar.
Kısıtlı insan kaynağıyla çalışan komitenin ofisindeyiz. Bir telefon geliyor. Faciada hayatını kaybeden 22 yaşındaki maden işçisiSerkan’ın eşi, henüz 16 yaşında olduğu için, hukuki süreci başlatmak üzere kızın babasından vekâlet alınması gerektiği ortaya çıkıyor. Gençler imam nikâhı ile evlenmişler, resmî nikâhları yapılmamış. Durum böyle olunca genç kadının babasından vekâlet alınması elzem hale geliyor. Ancak baba yasal süreci başlatmak konusunda avukatları uğraştırıyor. Öncelikle babanın ikna edilmesi gerek. Serkan’ın eşinin ölüm aylığı ve alması gereken tazminatlara bir an önce kavuşması gerek. İki aylık hamile çünkü…
Soma için Adalet Komitesi’nin ofisinde tanık olduğumuz bu durum, Soma’da sorunların nasıl da katman katman derinleştiğini gösteren sarsıcı bir örnek. Serkan’ın eşi gibi, imam nikâhlı olup da eşini kaybeden başka örnekler de olduğunu söylüyor gönüllü avukatlar. İmam nikâhını belgeleme halinde ki düğün kaseti bile belge yerine geçebiliyor, bu genç kadınların hukuki hak talebinde bulunabileceklerini söylüyor avukatlar. Fakat imam nikâhlı olup dul kalmış olan eşler çoğunlukla sessiz kalmayı yeğliyor. Ancak kapılar çalınıp ziyaret edilirlerse gerçeğin bu yüzü meydana çıkıyor. Dolayısıyla şu anda Soma’da dul kalan kaç imam nikâhlı genç kadın olduğunu, kaçının çocuk sahibi olduğu ve mağduriyetlerinin nasıl giderileceği gibi konularda belirsizlik hakim. Soma İçin Adalet Komitesi gönüllü avukatları bu sosyal gerçeği gündemlerine aldıklarını ve takip edeceklerini belirtiyorlar. Önümüzdeki günlerde bu konunun bakanlık düzeyinde daha etraflıca ele alınıp bu insanlara ulaşılması, imam nikâhı gerçeğinin meşrulaştırılma yoluna gidilmeden bu kadınların mağduriyetlerinin giderilmesi şart.
Miyase’den ölen eşine mektuplar
Soma’da Türk bayrağı asılmış evlerden birinin kapısını çalıyoruz.Miyase’nin misafiriyiz. İki oğlan çocuğu var Miyase’nin. Gökdeniz Orta 1’e gidiyor, Anıl 4,5 yaşında. 36 yaşındaki eşi Ahmet’i yitiren Miyase isyanını bazen yüksek sesle, bazen gözyaşlarıyla anlatıyor. Acısını dindirmesine yardım etsin diye eşine hiç gönderemeyeceği mektuplar yazıyor.
“Devlet de yok, sendikalar da yok. Nerede Belediye Başkanı, nerede Tayyip Erdoğan? Ben hiç kimseyi görmedim bu zamana dek. Sadece Enerji Bakanı bir defa aradı, bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Hiçbir şeye ihtiyacımız yok diye cevap verdim. Sonra bir daha kimse aramadı. Enerji Bakanı da, Başbakan da, Sendika Başkanı da hepsi aynı. Hiç kimse sahip çıkmadı. Aslında biliyor musunuz o madende 301 kişi ölmedi. Orada 780 işçi kart basıp girmiş içeri. Peki, bu işçilerin aileleri nerede? Sus payı verilmiş diyorlar. İnsan nasıl susar, ben eşimi kaybetmişim. İnsanlar nasıl susuyor ben hayret ediyorum’’ diyor.
Soma’da daha sonra konuşacağımız pek çok kişiden aynı şeyi duyacağız. Kimse madende 301 işçinin öldüğüne inanmıyor. Sayı çok daha fazla ama halk galeyana gelmesin, diye böyle söylenmiş inancı hâkim.
‘Maden sıcak diye önce fareler kaçmış’
Miyase anlatıyor:
“Eşim biz nişanlıyken garsonluk yapıyordu. Dondurmacıda, çay bahçelerinde çalıştı. Daha sonra bir arkadaşıyla Soma’ya geldi, madende çalışmaya karar verdiler. İlk geldiğimizde 500 lira maaş alıyordu madenden. Bundan iki ay önce ‘yerim çok sıcak, yerimi değiştir’ demiş amirine. Amiri ile tartışmışlar. Ertesi gün baktı ki yine değiştirmemişler. Ona ‘hakkını ara, yerini değiştirsinler’ diye üsteledim. Benim eşim 11 yıldır aynı madende çalışıyor. Bugüne dek hiç kimseyle en ufak nedenle olsa da tartışmamıştır. Ama bu konu nedeniyle amiriyle bir gerginlik yaşadı. Eşim 5 gün işe gitmedi ama 5 gün işe gitmemek bizim için yevmiye kaybı demek. Ne yapacak? Kalkıp tekrar gitmesi gerekiyordu. Kazanın olduğu hafta, Pazar günü işe gitmedi. Pazartesi günü de ailecek pikniğe gittik. Salı günü, yani kazanın olduğu gün, yataktan çok zor kalktı. Bugün bile hâlâ inanamıyorum. Kendi ellerimle kaldırdım, onu işe gönderdim. Doğru düzgün yemek bile yememişti. Uykusu vardı hâlâ. Kendime hayret ediyorum onu nasıl zorlayarak gönderdim diye. Çocukları öptü sarıldı, bana merdivenin başında durup gülümsedi. Arkasından Ayet-el Kürsi okudum.”
‘’Ona yeraltında en ufak bir şey olsa ben evde hissediyordum. Çok sıcakta çalıştığını anlatıyordu. Sıcakta çalışmak kolay mı? Sekiz saat. Zaten önce fareler kaçmış oradan. Hiç fare kalmamış. Ben eşimin işi bırakması için dua ediyordum. Kıdem tazminatını alabilmek için yeraltında çalışmaya devam ediyordu.”
Miyase, eşi Ahmet’ten bahsederken sanki uzaklardaymış da çıkıp geliverecekmiş gibi anlatıyor. Ahmet’in özelliklerini, yapıp ettiklerini hep geniş zamanda anlatıyor. “Çok iyi kalplidir benim eşim. Başkalarını düşünür. İyilik yapmayı sever. Çocuklarına çok düşkündür, özellikle küçük oğlana.”
‘Ben seni o gün ölüme göndermişim’
Miyase şu anda İstanbul’dan 6 günlüğüne gelen bir psikolojik destek ekibinden yardım alıyor. Çocuklarını da terapiye götürüyor. Anıl’ın babasına çok düşkün olduğunu, babanın bir daha eve gelmeyeceğini henüz anlayamadığını ve sürekli ağladığını söylüyor. Büyük olan Gökdeniz ise tamamen içe kapanmış. Çok az konuşuyor. Annesi dili döndüğünce babalarını kaybettiklerini anlatmaya çalışıyor Gökdeniz’e… Miyase için günün en kederli saatleri akşam olunca başlıyor. O zaman alıyor kalemi eline başlıyor eşine yazmaya. “Önceki gece Ahmet’in annesi eşimi rüyasında görmüş. Annesine demiş ki ‘Anne ben oradan çıkmaya çok çalıştım, çok direndim ama dayanamadım.’ Benim eşim S panosunda çalışıyordu. Zaten S panosunda çalışan kimse çıkamadı oradan. Bile bile ölümü beklemişler orada. Kimse müdahale etmemiş.”
Artık tek çare rüyalara sığınmak Miyase için. Ahmet’e mektubunda şöyle sesleniyor:
“Allah’ım bu gece rüyamda görmeyi nasip et bana. Çok özledim. O günden beri gözyaşım durmadı. Hep bir özlem. Hep gelecek gibi. Ama gelmeyeceksin biliyorum. Hep gözümün önündesin. Meğer ben seni o gün ölüme göndermişim…”
'Sivas gibi bir katliam’
Yolumuz bu kez Kınık’a bağlı Elmadere köyüne düşüyor. Soma’ya gelen yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak isteyenler kendi aralarında teşkilatlanıp hemen her gün köyler de dâhil kapı kapı dolaşıyorlar. Bu gönüllü ekiplerden biri de Soma’daki cemevinde. Faciadan sonra babasız kalan iki çocuğun eğitim masraflarını karşılamak istiyor, Kanada’dan kalkıp gelmiş bir vatandaş. Özellikle de Alevi köyü olan Elmadere’deki çocuklardan birine burs vermek istiyor.
Köyde bir matem evindeyiz. Hayatını yitiren maden işçisiHüseyin’in ailesiyle konuşuyoruz. Burs alacak öğrenci bu evde. 11 cenazenin kaldırıldığı Elmadere köyündeki bu evden Hüseyin ile birlikte üç madenci cenazesi çıkmış. Biri Hüseyin’in kayınbiraderi, diğeri amca oğlu. Başka bir deyişle Hüseyin’in eşi Elif, hem kocasını, hem de erkek kardeşini kaybetmiş Eynez ocağındaki faciada.
Cemevinden gelen yetkililer 2 Temmuz’da Sivas Şehitleri’ni anmaya madencilerle birlikte gitmek istediklerini söylüyorlar. Hüseyin’in genç eşi Elif, başını iki elinin arasına alıyor ve uzun uzun iç çektikten sonra ‘’Sivas gibi bir katliam bu, Sivas’tan da büyük bir katliam’’ diyebiliyor.
Elif’in lisede okuyan kız kardeşine soruyoruz, ‘’Bugüne dek devlet kapınızı çaldı mı?” “Ne çalması” diyor Ebru, ‘’Biz devletin kapısını çaldık hep. Buranın muhtarı akrabamız olur. Ama ona oy vermedik diye o bile gelip de bir başsağlığı dilemedi.”
‘Şimdi tek başıma nasıl dışarı çıkarım çarşıya’
Elif’in iki kız, bir erkek üç çocuğu var. Üçünün de daha iyi bir hayatları olsun istiyor. Elif’i kahreden, eşini kaybetmek kadar kapalı köy ortamında onu eve mahpus edecek sosyal baskı da aynı zamanda… “Benim eşim şimdi sağ olsaydı” diyor, ‘’Beraber çarşıya, pazara gittiğimizde bana karışmazdı. ‘İstediğini alabilirsin’ derdi. Şimdi ben tek başıma nasıl dışarı çıkarım burada? Kendi derdimi avutmak için çocuklarıma sarılacağım. Yeter ki onlar okusun. Onlar böyle yaşamasın.”
‘Hayatımı yeni doğan kızım kurtardı’
Elmadere köyünü ziyaretimiz sırasında yanımızda faciadan sağ kurtulan bir madenci de var. Adı Zafer. Ziyaretimiz boyunca sessizce bir kenarda oturuyor. Acaba hayatta kaldığı için suçluluk mu duyuyor, onun için mi bu kadar suskun diye merak ediyor insan. Zafer kendi hikâyesini, daha sonra, bizi kendi köyü Bağalan’a götürürken yolda anlatıyor. “Eşim doğum yapacaktı, ben de üç günlük doğum iznine ayrılmıştım kaza olduğunda. Benim hayatımı yeni doğan kızım kurtardı.”
Zafer, beş yıldır Eynez Ocağı’nda çalışıyor. Yaşadığı köy olan Bağalan ilk kez 2003 yılında maden sektörüne işçi vermeye başlamış. Öncesinde ana geçim kaynağı tütüncülükmüş. Zafer’in aylık geliri bin, ev kirası 750 TL. Şimdi ikinci bebeğin gelmesi evdeki masrafların da artması anlamına geliyor. Zafer ve eşi Cemile kara kara ne yapacaklarını düşünüyorlar. Zafer’in bu faciadan kıl payı kurtulmasına doğru dürüst sevinememişler bile. Şu anda işe gitmiyor ama her an çağrılmak korkusunu da yaşıyor.
Cemile kocasını madene gönderirken hep tedirgin olduğunu, beş dakika gecikse hemen kapıya çıkıp servis aracının yolunu gözlediğini söylüyor. Zafer ise, iş değiştirmeye dünden razı. Ancak şu anda yaşadıkları en büyük sıkıntının hukuki süreçle ilgili belirsizlik olduğunu anlatıyor. “Avukatlara danışıyoruz. Bize tek söylenen beklememiz gerektiği. Biz de çaresiz bekliyoruz. Bana çıkışımı, tazminatımı verseler gider başka bir işte çalışırım. Ama hiçbir şey belli olmadığı için şu anda elimiz kolumuz bağlı.”
Zafer’in evinden ayrılıp Kınık’a ilerlerken yolda başka bir maden ocağına işçi götüren servis aracıyla karşılaşıyoruz. Aracın içi insan dolu. Yerin yedi kat dibine çalışmaya gidiyorlar. Zafer’e sorarsan, çaresizlikten.
‘Madende ustabaşı işçiyi döver, mühendisi bile döver’
Evet, Soma’da hayat bildiğimiz gibi değil. Dokuz yıllık madenciArif’in deyimiyle ‘’Soma’da acılı eşler, acılı anneler, acılı babalar, acılı kardeşler, acılı çocuklar, bir de merhametli insanlar kaldı sadece.” Hükümetin madencilere verdiği sözlerle ilgili Başbakan’la görüşen heyetteki 10 işçiden biri olan Arif, madencilerin bu facia öncesinde de çok sahipsiz olduğunu söylüyor.
Kınık’ta Atabacası Ocağı’nda çalışıyor Arif. Dört çocuğa bakıyor. Şimdilerde sağlık sorunları nedeniyle raporlu, işe gitmiyor. “Yerin altına inmeyen bizim halimizi anlamaz” diyor. “Ben madene tekrar gitmek istemiyorum, düşünmüyorum da. Bankalara borcum olmasa kesinlikle madene bir daha inmeyi istemem. Madencilik tehlikeli iştir. Ne kadar güvenlik içinde olursanız olun mutlaka tehlike vardır. Mesela ben madende ayağımı kırdım. Ustabaşıları ‘hadi hadi’ der, işçiyi döver, mühendisi bile döverler. Çalışma şartları insani değildir. Yine de yerüstüne çıkmaktansa yeraltında sigorta daha yüksek olur diye yeraltında çalışmayı tercih eder madenciler.”
Arif’i dinlerken anımsıyoruz. İlhan Berk’in ‘Kömür Kokan Şiir’inde söylediği gibi ‘’Vatan dışı, dünya dışı’’ olmaya zorlanan insanlar aslında madenciler.
Madencilere verilen sözler tutulacak mı?
Peki, Soma’da bundan sonra ne olacak?
“Söz artık burada devletin olmalı. Buradaki belirsizlik devletin hiçbir şey söylememesinden kaynaklanıyor. Devlet bu insanlara şunu demeli: Şu anda ocaklar denetimdedir. Hepinizin iş güvenliği bizim sorumluluğumuzdadır. Bu denetim yapılıp güvenli bir iş ortamı sağlandıktan sonra hiçbir sorun kalmayacaktır.”
“Bana işyerinden ‘işe gel’ çağrısı yapıldı. Ama ne yapacağımızı bilemiyoruz. Denetimler yapılana dek kimsenin yeraltına inmeye zorlanmaması, kimseye bu süre içinde çıkış verilmemesi, maaşların eksiksiz ödenmesi, 7,5 olan günlük çalışma saatinin 6’ya indirilmesi, emeklilik yaşının 55’ten 49’a düşürülmesi, taşeronluğun kaldırılması, mağduriyetlerin giderilmesi konusunda devletin madencilere verdiği sözler var. Daha bu sözler yerine getirilmedi. Bu konulardaki belirsizlik devam ettiği sürece biz de sabırla beklemeye devam edeceğiz. Çok şey istemiyoruz, tek istediğimiz insan sağlığına değer versinler. Para insan sağlığından daha değerli değildir. Ben insanca yaşamak istiyorum.”
Soma’ya Haziran ziyaretimizden geriye de bu söz kalıyor:
“İnsanca yaşamak istiyorum.”
26 Nisan 2014 Cumartesi
PLATFORM 24: Türkiye’de Sanat-İktidar İlişkisine Bakışlar
Niras ve BBC Media Action ortaklığında yürütülen Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında desteklenen ilk çalışmalardan biri olan ‘Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son On Yılda Kültür ve Sanat Politikası’ başlıklı araştırma T24’te yazı dizisi olarak yayınlandı.
Özgür Duygu Durgun imzalı bu çalışmanın sunuş yazısı ile on beş ayrı söyleşinin tam metnini burada okuyabilirsiniz.
http://www.platform24.org/objective/191/turkiye-de-sanat-iktidar-iliskisine-bakislar
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 12. iktidar yılında toplumsal ve kültürel ayrışmanın her zamankinden daha fazla hissedildiği bir dönem yaşanıyor. Bir Batılılaşma hareketi olan Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana toplumun muhafazakar ve modern kesimleri arasında kültürel değerler ve yaşam biçimi üzerinden cereyan eden kutuplaşma günümüz Türkiye’sinde sanat ve siyaset ilişkisini nasıl şekillendiriyor, nasıl bir ‘kültür iklimi’ oluşturuyor?
Toplumsal anlamda birbirinin meşruiyetini sorgulayan bu iki kesim kültürel değerler bağlamında da giderek bir ayrışma noktasına doğru mu ilerliyor? Toplumun bir kesimince ‘sembol’ olarak kabul edilen kültürel değerler, diğeri tarafından görmezden gelinip yok mu edilmek isteniyor?
Türkiye’de Niras /BBC Media Action ortaklığıyla başlayan Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında desteklenen ilk çalışmalardan biri olan ‘Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son On Yılda Kültür ve Sanat Politikası’ başlıklı araştırmada bu sorular çerçevesinde Türkiye’de sanat ve iktidar ilişkisini ve kültür politikaları üzerinden yaşanan çatışmayı kültür-sanat, akademi ve medya dünyasından isimlere sorduk. Ekim 2013- Ocak 2014 döneminde gerçekleştirdiğimiz araştırma kapsamında AK Parti iktidarının son on yılında uygulanagelen ve toplumun önemli bir kesiminde tepkiyle karşılanan kültür politikalarını Gezi olayları sonrasında yaşanan toplumsal kutuplaşmanın kültür-sanat hayatındaki etkileriyle birlikte ele almaya çalıştık.
10-24 Şubat 2014 tarihleri arasında bağımsız internet gazetesi T24.com.tr’de yazı dizisi olarak yayımlanan bu araştırmada (alfabetik sırayla), Beral Madra (sanat eleştirmeni), Prof. Besim Dellaloğlu (sosyolog), Cem Erciyes (gazeteci, Radikal Yan Yayınlar Yön.), Cem Mansur (Orkestra şefi), Cihan Aktaş (yazar), Ertuğrul Günay (Kültür ve Turizm eski Bakanı, bağımsız milletvekili), Prof. Hasan Bülent Kahraman (akademisyen, yazar), Hilmi Yavuz (şair, yazar), Prof. Mustafa İsen (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri), Prof. Murat Belge (akademisyen,yazar), Ömer Madra (Açık Radyo Yayın Yönetmeni), Özlem Ece (İKSV Kültür Politikaları Direktörü), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Blm Bşk.), Tanıl Bora (yazar, İletişim Yayınları ) ve Doç.Dr. Yüksel Taşkın (siyaset bilimci) ile yapılan söyleşiler yer aldı.
T24 ÖZEL HABER: 'LGBTİ bir belediye başkanı toplumsal normalleşme açısından önemli’
HDP Beyoğlu Eş Başkanı Pişkin: Saldırıya uğrayan Kürtler, ikna odalarında psikolojik işkence yapılan başörtülüler, ayrımcılığa maruz bırakılmış Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve Süryaniler, katledilen Aleviler ve öldürülen translar artık biraradalar...
T24
Özgür Duygu Durgun
SPoD (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) yaklaşan yerel seçimler öncesinde yerel yönetimlerin LGBTİ haklarının hayata geçirilmesindeki sorumluluklarını hatırlatmak üzere LGBTİ Dostu Belediyecilik Protokolü’nü Belediye Başkan adaylarının imzasına sundu.
Protokol metninde adaylardan LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, intertrans) bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve iyileştirilmesi için somut adımlar atmaları, LGBTİ’lerin yerelde kamu hizmetlerine erişebilmeleri, sağlık hakkı, barınma hakkı, çalışma hakkına erişimlerinin sağlanması, belediye çalışanlarına LGBTİ hakları ve ayrımcılık konusunda meslek içi eğitimler düzenlemek gibi konularda taahhütlerde bulunmaları isteniyor.
Halkların Demokratik Partisi (HDP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) belediye başkanı adayları, LGBTİ Dostu Belediyecilik Protokolü'nü imzalayanlar arasında yer alıyor. HDP Beyoğlu, Fatih, Şişli, Beşiktaş ve Ankara’dan belediye başkanları adaylarıyla LGBTİ Dostu Belediyecilik Protokolü'ne en fazla imza veren siyasi parti olarak dikkat çekiyor. HDP’nin kapısını çalarak LGBTİ siyaseti konusundaki yaklaşım ve çalışmalarını HDP Beyoğlu Eş Başkanı ve LGBTİ aktivisti Levent Pişkin’den dinledik.
- LGBTİ Dostu Belediyecilik Protokolü’ne imza veren adaylar arasında HDP başı çekiyor. HDP’nin konuya yaklaşımını sizden dinleyebilir miyiz?
Halkların Demokratik Partisi, etnik, dinsel ve cinsel azınlıkların bir arada özgürleşme mücadelesinin ürünü olan bir parti. Kongre sürecinde LGBTİ örgüt ve oluşumlarına çağrı yapılmış ve bu örgüt ve oluşumlar davete icabet edip kongre bileşeni olmuşlardı. Bunun yanısıra bağımsız LGBTİ aktivistlerini de içinde barındıran HDK/HDP’nin baştan beri çalışan bir LGBTİ Komisyonu mevcut.
Konuyla ilgili politikaların bizatihi özneler tarafından belirlendiği bir yapıdan söz ediyoruz aslında. Dolayısıyla protokolden evvel bu ilkeler ve bu siyaset içselleştirilmiş ve yerel seçim programında “LGBTİ Dostu Belediyecilik” şeklinde yer bulmuştu. Yukarıda bahsettiğimiz yerel yönetimler programında halihazırda bulunan LGBTİ hak ve talepleri seçim broşürlerine de yansıtıldı. Bunun yanı sıra, adaylara yönelik hazırlanan eğitim kitinde LGBTİ siyasi taleplerine yer verilerek adayların konuyla ilgili bilgilendirilmesi sağlandı. Aynı zamanda aday belirleme sürecinde geliştirilen kıstaslar arasında homofobik ve transfobik suç işlememiş olma şartı arandı.
Bizim için, HDK/HDP LGBTİ komisyonu açısından LGBTİ adayların çıkması önemliydi ve fakat bu aslına bakarsanız tali meseleydi. Aslolan tüm belediyeleri “LGBTİ Dostu” hâle getirmekti ve bunun için çalıştık. Ancak tabii ki aday olmak isteyen LGBTİ’lerin eşbaşkanlardan sonra meclis listesine girdiğini de belirtmekte fayda var. Zira adaylıklar ikincil olsa da görünürlük anlamında LGBTİ hareketine ciddi katkılar sunacağı malumun ilamı. Bahsi geçen görünürlülük "vitrin süsü" değil, doğrudan siyaset yapmaya muktedir özgür özneler olma hâlini ve bütün bileşenlerin birbiri ile etkileşime geçerek parti içerisinde birlikte dönüşmesini içeriyor. Bu da herhalde kimlik politikalarının sınırlarını ve kalıplarını aşmak adına varılabilecek en verimli dönemeçlerden biri olsa gerektir.
- 'LGBTi dostu belediyecilik' kavramını HDP nasıl yorumluyor?
Aslına bakarsanız burada öncelikle “belediyecilik” algısını tartışmak gerekir. HDP belediyeciliği bir mühendislik/mimarlık/şehir planlamacılığı olarak değil sosyolojik bir bakış açısıyla yorumluyor. Belediyecilik HDP için şehri yönetmek değil, şehirle ilgili belirlenen politikalarda herkesin söz hakkı sahibi olması demek. Yani doğrudan demokrasiyi ce mümkün olan en yüksek katılımcılığı hedefliyor. Dolayısıyla bu şu anlama gelmektedir: İhtiyaç haktır ve ihtiyaç sahibi kendi ihtiyacını kendisi belirleyecektir.
LGBTİ özelinde bu şunları kapsamaktadır: Belediye bütçesi planlanırken planlamaya katılma, trans danışma merkezleri oluşturulması, LGBTİ sığınma evleri kurulması, toplu ulaşımda LGBTİ’lerin uğradığı tacizlerin önlenmesi için belediye personeline özel eğitim verilmesi, istihdamda LGBTİ’lere öncelik verilmesi, yerelde nefret ve ayrımcılıkla mücadele edilmesi, kurtarılmış mahalleler değil kentin tamamında LGBTİ’lerin güvenli barınma hakkının sağlanması ve bütün bu politikalar belirlenirken LGBTİ örgüt ve oluşumlarıyla işbirliği yapılması.
- HDP’ye yönelik son dönemdeki saldırılar da göz önüne alındığında LGBTİ hareketi ve siyasete dâhil olma talebi açısından siyasi ve toplumsal iklimi nasıl görüyorsunuz, iyimser misiniz?
Kuşkusuz bu linç girişimleri karşısında iyimser olmak zor… Toplumsal şiddetin yükselmesi ve farklı olana yönelmesi tarih boyunca bu topraklarda tekerrür eden bir dinamik oldu. Bunda özellikle devletin ve iktidarların kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı dilinin etkisi çok büyük. Bununla beraber bu saldırı ve linç girişimlerine sessiz kalmak, Urla’da HDP’nin bürosunun olmasını “provokasyon” olarak addetmek bu saldırılardan çok daha tehlikeli. Öte yandan basının bu saldırı ve linç girişimlerini “normalleştirici” dili, “tehlikeli gerginlik, karşılıklı arbede, tatsız olaylar vs.” gibi nitelendirmelerinin de bu dümene su taşıdığı aşikâr.
Fakat şu anlamda iyimserim; bu sistematik saldırılar karşısında farklı olanlar artık yalnız değiller. Düzce’de saldırıya uğrayan Kürt esnaflar, 28 Şubat’ta ikna odalarında psikolojik işkenceye maruz bırakılan başörtülüler, Cumhuriyet tarihi boyunca ayrımcı devlet politikalarına maruz bırakılmış Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve Süryaniler, Madımak’ta katledilen Aleviler ve Ülker Sokak’ta sürülüp öldürülen translar artık bir aradalar. Ve bu dayanışma bizi eskiye nazaran daha güçlü kılıyor. HDP bu anlamda kültürlerin ve kimliklerin eşit, özgür ve dayanışma içinde bir arada yaşayabileceğiniz minör bir kanıtı.
- LGBTİ hareketinin büyük şehirlerde organize olması daha kolay. Peki, Anadolu’da yaşayan ve siyasete katılma noktasında istek duyan LGBTİ bireyler için neler yapılabilir? HDP, Anadolu’da yaşayan LGBTi bireylerin siyasete aktif katılımı konusunda ne gibi çalışmalar planlıyor?
Örgütlülüğün Anadolu’da giderek arttığını görüyoruz. Dersim, Antep, Adana, Mersin, Diyarbakır, Malatya, Edirne ve Trabzon gibi pek çok farklı ilde LGBTİ örgütlenmeleri filizlendi ve dahi yeşerdi. Dolayısıyla İstanbul dışında da pek çok farklı yerde bir LGBTİ hareketinin ve örgütlenmesinin olduğunu izliyor ve görüyoruz. HDP/HDK’nin bu konuyla ilgili ne yapmaya çalıştığını aslında ilk soruda anlatmaya çalıştık. Adaylıkların bu sebeple tali olduğunu aslolanın tüm belediyelerin LGBTİ dostu olması gerekliliği bundan kaynaklı bir durum Homofobi ve transfobiye karşı mücadele uzun erimli bir zihniyet mücadelesi, dolayısıyla seçim programı ve broşürlerine bu meselenin dahil olması gerekliydi ve bunu layıkıyla yerine getirdik. Bundan sonrasında her bir yerel LGBTİ örgütü bölgedeki HDP/HDK meclisleriyle bağlantıya geçerek kendi özel taleplerinin takipçisi olmalı ve bu başlangıcı dayanışmayla pekiştirmeli.
'İbne söyleminin dava konusu edilmesi trajik'
- Başbakan'ın “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben dört dörtlük bir Alevi’yim” açıklaması üzerine Twitter’dan yazdığınız cevap nedeniyle yargılanıyorsunuz. Dava süreci ile ilgili beklentiniz ne yönde?
Öncelikle tabii ki beraatimi talep ediyorum. Zira daha evvel defaatle vurguladığım üzere ibnelik bir hakaret değil bir cinsel yönelimin ifadesidir. Kaldı ki bu davanın açılması bile trajiktir. İbne söyleminin dava konusu edilmesi LGBTİ varoluşunun toplum ve devlet nezdindeki konumunu ve tutumunu bir kez daha açık etmiştir. Burada bir yanıyla da vurgulanması gereken başka bir husus şudur ki, Erdoğan’ın “iyi biliriz” siyaseti. Farklı kimliklere yönelik her şeyi “dört dörtlük” bildiğini iddia edip bu kimliklerin asimilasyonuna hizmet etmek ve dahi faili olmak gayet eleştirilesi bir durumdur. Bu durumu eleştirmek ve anayasa çalışmalarındaki LGBTİ yaklaşımlarını da eleştirmek üzere bu tweeti attım. Beraatim bu anlamda bana dair değil, LGBTİ varoluşu ve mücadelesine dairdir. 25 Mart’ta gerçekleşecek ikinci duruşmada beraati bekliyorum.
- Medyanın bu davaya ilişkin kullandığı dili nasıl değerlendiriyorsunuz? Başlıklarda ‘İbne davası’, ‘İbne davasına buyrun’ gibi ifadelerin kullanılması örneğin?
Ben birkaç hükümet gazetesi dışında olumsuz bir kullanım hatırlamıyorum. Bu tweetin ve benim suç duyurusunda bulunmamın amacı da tam olarak ibneliğin homofobiden kurtarılmasına işaret ediyordu. Davayla beraber medyanın en azından “i..e”den kurtulduğunu ve bir varoluş olarak tanındığını daha doğrusu varoluşun iadesini imlediğini belirtebiliriz. Bununla beraber yine “ibne davası” söyleminin davanın şahsi olmaktan çıkmasına ve mesele ettiği siyaseti vurgulamasına katkısı olduğunu düşünüyorum.
'LGBTİ Belediye Başkanı neden olmasın?'
- Melih Gökçek'in "İnşallah eşcinsel belediye başkanımız olmaz" sözlerine karşı, "İnşallah LGBTİ başkanımız olacak" demiştiniz... Kısa-orta vadede bunun bir temenni olmanın ötesine geçme şansı var mı? Bunu sadece Melih Gökçek değil, sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir partinin genel başkanı da çok yakın bir zamanda dillendirdi. Siyasetçilerin görevi toplumun neye hazır olup olmadığının tespitini yapmak değil, özgürleşme imkânlarını gözetmek olmalıdır. Ve bu imkânlar da toptan bir özgürleşme mücadelesine dair olmalıdır. Şöyle ki milliyetçiliği savunup homofobi ve transfobiye karşı mücadele etmek imkân dâhilinde değildir. LGBTİ hareket yirmi küsur senedir örgütlü bir biçimde mücadele ediyor. Ve bu mücadele en temel insan haklarından başlayıp toplumsal özgürleşmeyi göbeğine yerleştiren bir mücadeledir. LGBTİ belediye başkanının olması kuşkusuz görünürlük ve toplumsal alanda bir “normalleşme” sağlaması açısından önemlidir. Ancak bir başına her şey demek değil, bilakis yer yer “tek başına” LGBTİ belediye başkanımız olsun demek homonasyonal söylemi de destekleyebilir ki bizim açımızdan bu kabul edilemez. Yani neoliberal muhafazakâr milliyetçi kent politikaları izleyen bir LGBTİ belediye başkanı olmasa da olur, onlardan yeterince var ve sadece LGBTİ olması ona bir alternatiflik kazandırmaz. Zira LGBTİ hareketin geliştirdiği bir takım ilkeler var ve bu ilkeler sadece LGBTİ’leri değil, toplumun tamamının özgürlüğünü hedeflemektedir. Bu şartlarda tabii ki ibne bir belediye başkanı olacak ve devletin başına umarım dönme gelecek!
3 Mart 2014 Pazartesi
P24 :Türkiye’de Sanat-İktidar İlişkisine Bakışlar
“Objective” destekli bu çalışmada Ö. Duygu Durgun’un imzası var: “Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son On Yılda Kültür Sanat Politikası”
P24
03.03.2014
Niras ve BBC Media Action ortaklığında yürütülen Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında desteklenen ilk çalışmalardan biri olan ‘Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son On Yılda Kültür ve Sanat Politikası’ başlıklı araştırma T24’te yazı dizisi olarak yayınlandı.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 12. iktidar yılında toplumsal ve kültürel ayrışmanın her zamankinden daha fazla hissedildiği bir dönem yaşanıyor. Bir Batılılaşma hareketi olan Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana toplumun muhafazakar ve modern kesimleri arasında kültürel değerler ve yaşam biçimi üzerinden cereyan eden kutuplaşma günümüz Türkiye’sinde sanat ve siyaset ilişkisini nasıl şekillendiriyor, nasıl bir ‘kültür iklimi’ oluşturuyor?
Toplumsal anlamda birbirinin meşruiyetini sorgulayan bu iki kesim kültürel değerler bağlamında da giderek bir ayrışma noktasına doğru mu ilerliyor? Toplumun bir kesimince ‘sembol’ olarak kabul edilen kültürel değerler, diğeri tarafından görmezden gelinip yok mu edilmek isteniyor?
Türkiye’de Niras /BBC Media Action ortaklığıyla başlayan Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında desteklenen ilk çalışmalardan biri olan ‘Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son On Yılda Kültür ve Sanat Politikası’ başlıklı araştırmada bu sorular çerçevesinde Türkiye’de sanat ve iktidar ilişkisini ve kültür politikaları üzerinden yaşanan çatışmayı kültür-sanat, akademi ve medya dünyasından isimlere sorduk. Ekim 2013- Ocak 2014 döneminde gerçekleştirdiğimiz araştırma kapsamında AK Parti iktidarının son on yılında uygulanagelen ve toplumun önemli bir kesiminde tepkiyle karşılanan kültür politikalarını Gezi olayları sonrasında yaşanan toplumsal kutuplaşmanın kültür-sanat hayatındaki etkileriyle birlikte ele almaya çalıştık.
10-24 Şubat 2014 tarihleri arasında bağımsız internet gazetesi T24.com.tr’de yazı dizisi olarak yayımlanan bu araştırmada (alfabetik sırayla), Beral Madra (sanat eleştirmeni), Prof. Besim Dellaloğlu (sosyolog), Cem Erciyes (gazeteci, Radikal Yan Yayınlar Yön.), Cem Mansur (Orkestra şefi), Cihan Aktaş (yazar), Ertuğrul Günay (Kültür ve Turizm eski Bakanı, bağımsız milletvekili), Prof. Hasan Bülent Kahraman (akademisyen, yazar), Hilmi Yavuz (şair, yazar), Prof. Mustafa İsen (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri), Prof. Murat Belge (akademisyen,yazar), Ömer Madra (Açık Radyo Yayın Yönetmeni), Özlem Ece (İKSV Kültür Politikaları Direktörü), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Blm Bşk.), Tanıl Bora (yazar, İletişim Yayınları ) ve Doç.Dr. Yüksel Taşkın (siyaset bilimci) ile yapılan söyleşiler yer aldı.
13 Şubat 2014 Perşembe
T24 ÖZEL DOSYA: ’Türkiye’de Kültür Çatışması ve Kültür Politikalarının Son 10 Yılı’- CEM MANSUR İLE SÖYLEŞİMİZ
http://t24.com.tr/haber/cem-mansur-sanat-otekilestirme-araci-olarak-kullaniliyor/250615
Türkiye 2014 yılına sert bir siyasi iklimde girdi. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 12. iktidar yılında toplumsal ayrışmanın her zamankinden daha fazla hissedildiği zamanlardan geçiyoruz. Muhafazakarlar ve modernler arasında Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana kültürel değerler ve yaşam biçimi üzerinden cereyan eden bir gerilim hep vardı.
Bulunduğumuz şu dönemde yaşanan Cemaat-Hükümet çatışması muhafazakar kesimde bir ihtilaf yaratmış gibi görünüyor. Bu ihtilafın kalıcı olup olmadığını; uzun vadede bu kesimi kendi içinde ayrıştırıp ayrıştırmayacağını söylemek için henüz çok erken. Öte yandan böyle bir ihtilaf varmış gibi görünse de toplumu ayrıştıran çok daha derin bir fay hattı olduğunu görmezden gelmek imkansızlaşıyor. Bu hat toplumun muhafazakar ve modern kesimleri arasında çok daha derin bir kültürel çatışmaya işaret ediyor.
Hatırlanacak olursa bu çatışmanın en sert dönemeçlerinden biri 2012 yılında Şehir Tiyatroları yönetmelik değişikliği sırasında yaşanmıştı. Tiyatroların özelleştirilmesi hususunda sanatçılardan yükselen protestolar karşısında Başbakan Erdoğan, ‘aydın despotizmi’nden söz ederek Şehir Tiyatroları meselesinde bu ‘despot ve kibirli tavrın’’ tekrar kendini gösterdiğini söylemiş ve tiyatroculara sert bir çıkışla şöyle demişti: ‘’Soruyorum siz kimsiniz? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti aşağılama dönemi geride kaldı’’. Bu sözler, muhtemelen bugüne değin Başbakan’ın sanat camiasına yönelik sarf ettiği en sert sözler olarak tarihe geçti.
Türkiye’de Niras /BBC Media Action ortaklığıyla başlayan Objective araştırmacı gazetecilik programı kapsamında seçilen ve desteklenen bir çalışmada, yaşanan bu gerilimli atmosferi medya, akademi ve kültür-sanat dünyasından isimlerle konuşarak bu dönemin ‘kültür iklimini’ anlamaya, tarif etmeye gayret gösterdik.
Bu çatışma, söyleşi yaptığımız akademisyen, yazar Murat Belge’nin deyimiyle 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde “yanyana ama birbirine değmeden iki ayrı millet gibi yaşayan Türkiye toplumunu topyekün ayrıştıran nitelikte bir çatışma’’ mı yoksa geçici bir kriz mi? Ya da Açık Radyo’nun kurucusu Ömer Madra’nın tarif ettiği biçimiyle bir aslında bir “demokrasi kavgası” mı?
Bu dosya kapsamında görüştüğümüz sosyolog Besim Dellaloğlu, kısa bir süre önce T24’te yayınlanan '’Erdoğan başörtülü öğrencilerin değil, bu kuşağın anne-babalarının Başbakanı’ başlıklı söyleşimizde Türkiye toplumunda yaşanan ‘meşruiyet’ sorununa dikkat çekmişti. Dolayısıyla biz de demokratik zihniyetin yerleşmesi açısından ciddi bir engel oluşturan ve ‘tarafların birbirinin varlığını meşru görmemesi’yle katmerlenen bu gerilim ve çatışma ortamına dair tespitleri olan gerek muhafazakar gerekse liberal-modern çevreden görüşlere kulak vermeye özen gösterdik.
Bu dosyada hükümetin özellikle 12 Eylül referandumu sonrası izlediği kültür politikalarını ele almaya çalışırken; Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen’in bir konuşmasında telaffuz ettiği; daha sonra yazar İskender Pala tarafından bir ‘manifesto’su da oluşturulan ‘muhafazakar sanat’ konusuna değinmeden geçemezdik. Ayrıca devlete bağlı opera, bale, korolar gibi sanat kurumlarında dönüşüm ya da bir görüşe göre ‘lağvedilme’ önerisi olan TÜSAK tasarısı yine bu dosyada ele alınan konulardan biri oldu. 2014 başlarken sanat gündeminde tartışma konularının başında gelen muhalif tiyatrolara devlet desteği verilmemesi ve sinema ve sahne sanatlarına getirilen ‘ahlaka uygunluk’kriteri gibi konuları da kapsamaya çalıştık.
’Türkiye’de Kültür Çatışması ve Kültür Politikalarının Son 10 Yılı’ başlıklı dosya Ekim 2013- Ocak 2014 döneminde hazırlandı. Bu çalışmada (alfabetik sırayla), Beral Madra (sanat eleştirmeni), Cem Erciyes (gazeteci, Radikal Yan Yayınlar Yön.), Cem Mansur (Orkestra şefi), Cihan Aktaş (yazar), Ertuğrul Günay (Kültür ve Turizm eski Bakanı, bağımsız milletvekili), Prof. Hasan Bülent Kahraman (akademisyen, yazar), Hilmi Yavuz (şair, yazar, felsefeci), Lale Mansur (oyuncu), Prof. Mustafa İsen (Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri), Prof. Murat Belge (akademisyen,yazar), Ömer Madra (Açık Radyo Yayın Yönetmeni), Özlem Ece (İKSV), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Blm Bşk.), Tanıl Bora (yazar, İletişim Yayınları ) ve Yüksel Taşkın (siyaset bilimci, yazar, Marmara Üniversitesi) ile yaptığımız söyleşiler yer alıyor.
****************************************************************
Orkestra şefi Cem Mansur‘
Sanat ötekileştirme aracı olarak kullanılıyor’Cem Mansur, devlete bağlı sanat kurumlarında yapılmak istenen revizyonun bu kurumları toptan kaldırmakla değil; bir kalite kontrol sistemi getirmek ve bu kurumları partizanlıktan uzaklaştırmakla olabileceği görüşünde. Öte yandan Mansur, tasarıya ‘Cumhuriyet’in sanat kurumları kaldırılıyor’ şeklindeki tepki göstermenin sistemdeki mevcut zaaflar ve hatalar üzerine örtü çekmekten farksız olduğunu söylüyor.
Modern, seküler kesimle, bu kesimi gelenekle bağını keskin biçimde koparttığını savunan muhafazakârlar arasında ciddi bir kutuplaşma söz konusu. Türkiye bir kültürel çatışma mı yaşıyor, yaşananı nasıl tarif etmek lazım?Çatışma var tabi ama çatışmayı sonunda birinin galip geleceği bir kavga, bir savaş olarak düşünüyoruz. Burada herkesin kazanacağı bir çözüm olabilecekken herkesin kaybettiği bir çözüme doğru gidiyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca her zaman böyle gittik. Çünkü Batılı anlamda modern dediğimiz kültür sanat kurumlarının kuruluşu zaten başta yukardan gelen, empoze edilen bir şey. Bunun yukarıdan empoze edilmesi kötü bir şey miydi? Hayır, öyle olmasa hiç olmayacaklardı. Böyle bir gerçek var. Zaten Cumhuriyet’in kültür ve kimlik politikaları ile ilgili büyük paradoksu bu. Bizim dünya dilinden konuşabileceğimizi göstermeye fırsat tanıyan bu kurumlar var. İstanbul’da 19. yüzyıl boyunca birçok sesli müzik ve opera hayatımız olmuş ama taşıma suyuyla olmuş. Yabancılar ve azınlıkların yer aldığı, belli bir zümrenin takip ettiği bir özellik taşımış ki bugün de bunun çok değiştiğini sanmıyorum. Cumhuriyetten önce bu kurumlar vardı ama kendi kendini çeviren, konservatuarlar kurulup kurumların sanatçılara istihdam sağlandığı sistem aslında Cumhuriyet ile birlikte var oldu. İyi ki de var oldu diyorum. Bu yapılmasaydı Türkiye’nin uygar bir sesi olmasının şansı olmayacaktı . Ahlaka uygunluk da bir çeşit Kemalizm <blockquote> Ancak bugün sanatta ‘ahlak kriterleri’ gibi bir meseleden konuşmaya başladık. Bu tür bir politika bir anlamda kutuplaşmayı körüklemiyor mu? Tehlikeli ve bulanık sulara gibi giriliyor. Benim yaşayışım senin gelenek ve ahlakına uymuyorsa benim bu ülkede yapabileceğim bütün pozitif şeyler yersiz mi olacak? Ahlaka uygunluk konusunu bir çeşit Kemalizm gibi görüyorum. Eğer toplum olarak yetişkin olacaksak birilerinin başka birilerini dövüyor olmasını artık değiştirmemiz lazım. Her dönemde başa gelen kendi değerlerini diğerlerine empoze etme hakkını görüyor. Bugün mesela birçok kişi beni Atatürk düşmanı olarak görüyor. Atatürk düşmanı olmak başka, bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında bir cevap bulmaya çalışmak başka bir şey. İnsan aklı diye bir şey var. Çok okumuş, yazmış Oxford’larda master yapmış insanların kimlik ve sanatsal tercihleri kendileri gibi olmayanların hakları konusunda bu kadar faşist olabileceklerini de benim aklım almıyor. Bu kadar eğitimin ve bu kadar faşizmin olabildiği bir ülke haline geldiysek bu büyük bir problem.
Meclis’te torba yasa adı altında gündeme gelen TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) yasa tasarısı ile devlet opera, bale, tiyatrosunun lağvedileceği gibi bir endişe var. Siz böyle bir endişe duyuyor musunuz?Evet, söz konusu kurumlar için bir reform gerekiyor şüphesiz ama bu kurumların olmaması noktasında tasarıda büyük bir sıkıntı var. Kurumların işleyişi ve vizyonu ile ilgili bence doğrudan fazla yanlış var şu anda. Aslında her zaman da öyleydi. Bu kurumların kapatılacağından söz ediliyor. Kurumlar kapatıldığı zaman o kurumların potansiyel olarak görebilecekleri işlev de bitmiş oluyor. Türkiye’de devlete bağlı sanat kurumlarındaki sorunların kaynağı AKP değil sadece. Öncelikle öteden beri ciddi bir istihdam sorunu var. Çünkü bu kurumlarda bir kalite kontrol yok. İnsanlar çalsın çalmasın devlet memuru statüsünde kalmaya devam ediyor. Bunu çeşitli vesilelerle anlatmaya çalıştım. Şu kabuğumuzdan çıkalım artık, yalnız bizim gibi giyinen, bizimle aynı yerde yemek yiyen, bizimle aynı okula giden insanların oluşturduğu kabuktan çıkalım. Birlikte yaşamayı, kimseyi ötekileştirmemeyi, uçlarda görülen şeylerin gerçekten birlikte var olabileceğini savunalım. Bütün bunları yapabilecek en büyük silah olan çoksesli müziğin tam tersi bir araç olarak kullanıldığını görmek acı verici.
Sanat dünyasında partizanlık olmamalıİşçi Partili arkadaşlar Türkiye’nin her yerinde Atatürk Senfoni Orkestraları ve koroları kuracağız diye tepki gösteriyorlar. Ya da birileri gidip Meclis’te Mozart çalıyor. Müziğin herkese ait olabileceği, birleştiriciliği olabileceği, müziğin öcü gibi baktığın başörtülünün hayatına da zenginlik katabileceğini kabul etmek yerine gidip Meclis’te bir parti ile basın toplantısı yapıp Mozart’ın Türk Marşı’nı çalıyorsunuz. Böyle bir ortamda müzik camiası olarak partizan olmak, saf olmak ve antipatik olmak gibi bir lüksümüz yok ancak bu günah sürekli işleniyor. Bunu yapmayın! Atatürk’ü kullanmadan, onun arkasına sığınmadan, kendi zihninizle ve Türkçenizle bir cümle oluşturun ve onu söyleyin! Şu anda yapılmaması gereken bir şey yapılıyor, ‘Siz bizim canımıza okumaya geldiniz, bak biz sizin canınıza nasıl okuruz!’ deniliyor buna tepki olarak. Türkiye’de siz inançlı insanların çoğunun cahil olduğunu, arabesk dinlediğini ve vatan haini olduğunu söylediğiniz zaman Kemalist kesim müthiş bir alkış tutuyor. Şimdi siz Almanya’da popüler müzik dinleyenlerin geri zekalı olduğunu söyleyemezsiniz. Ayıp diye bir şey var. Almanya’da bunu söylerseniz tek bir konser yapamazsınız. İnsanların tercihlerini aşağılamak bizde alkış sebebi oluyor. ‘’Bu kurumlar cumhuriyetindir nasıl yok edersiniz’’ yeterli bir argüman değil. İçi boş bir şey bu. Anlat bakalım neden vazgeçilmez bu kurumlar? Atatürk istediği için mi? Argüman bu mu ? Ötekileştirme Türkiye’de en büyük sorun. Müzik bize ötekileştirmemeyi öğretiyor. Dini, etnik, ekonomik, iş yapma şekli, araba kullanma şekli olmak üzere her konuda bir ötekileştirme durumu var. Ve müzik eğitimi bunun en maliyetsiz panzehiri iken biz onu da bir ötekileştirme aracı olarak kullanıyoruz. Bu yüzden bizim artık bu ideolojik bakış açısından çıkıp bu kurumlar neden vazgeçilir oldu konusunu tartışmamız lazım. ‘Aman bunlar bizi kesmeye geliyor’ demek çok kolay ve bu hiçbir şeye yaramaz.
Korku üretmek başlı başına siyasi bir yöntem halini mi alıyor bu durumda?Korkuyu duymak için neden yok da demiyorum ama o korkuyu bence bilgiyle ve elimizdeki barış gücüyle yenmek yerine, onunla mücadele etmek yerine daha çok kabuğuna çekilmek gibi bir durum var. Ben çok sesli hayatımızdaki reform gerekliliği üzerine 15-16 yıl önce bir rapor yazmaya başladığımda Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası mensubu arkadaşlarımız ‘’eyvah Cem bizi mahvetti’’ demeye başladılar.
Neydi bu tepkinin nedeni? Ben o raporda ‘Bu kurumlar nasıl işe yarayabilir, en lüzumlu işi mi yapıyoruz Türkiye’de, yoksa en çok tatili yapan kurumlar olarak ne gibi bir işe yarıyoruz. Artık bir karar verin’ diyordum. ‘’Aman şimdi bunlar bizi kesecek’ ten ötesini düşünmek gerektiğine inanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde ülkenin birinci sanat kurumu olduğunu söylediğimiz Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası 600 kişilik salonu haftada iki kere doldurabiliyor mu? Bir defa doldurduğu zaman niye bu kadar sevinç duyuluyor? Nerede o 70’li yıllarda kapıları kırarak içeri girmek isteyen seyirciler? Halının altına mı sakladılar? Sanki öyle kitle var ve bize ihanet ettiler, şimdi başkaları geliyor onlar da bizi kesecekler… Bir aynaya bakmak lazım diye düşünüyorum.
Sanat dünyasında bir vesayet yapısı mı kurgulanıyor çerçevesinde bir eleştiri de var TÜSAK konusunda... Bakanlar Kurulu ile atanacak 11 kişilik bir kurul oluşturulacağı, bu kurulun Kültür Bakanı’na bile değil, direkt Başbakan’a bağlı çalışacağı gibi bir yapıdan söz ediliyor. Burada bir sorun yok mu?11 kişilik bir kurumun bakana veya Başbakana bağlı çalışıyor olması çok önemli değil. Önemli olan bu sistemin siyasi otoriteden neyin desteklenip neyin desteklenmeyeceği yönünde karar ya da onay alacak olması. İngiltere veya Avustralya’daki Art Council (Sanat Konseyi) örnekleri alınacak deniliyor. Burada ciddi bir yanlış bilgilendirme var. Avustralya’da Art Council var diye Sidney Operası veya Melbourne Senfoni Orkestrası kapanmadı. Avrupa’da maaşlı devlet memuru olan orkestralar hala var. Dolayısıyla bu kurumların ne işe yarayabileceklerini gösteren örnekler mevcut dünyada da. Yukarıdan bakıp halkın değerleriyle kavga ederek, dışlayarak değil, bugün dünyanın pek çok ülkesinde gördüğümüz gibi yatırım olarak en ucuz, en kestirme, en güvenilir barış gücü olarak bu kurumların yaşatılması yoluna gitmek lazım. Yoksa her şeyi, tüm kurumları terk edelim, ortaya kocaman bir para koyalım. Bu paradan kimin ne alacağına karar verelim gibi bir duruma indirgenmemeli. Bir defa siyasi tercihler doğrultusunda birtakım şeylerin yaptırılması zaten tek başına sakıncalı. Öte taraftan senfonik müziği, opera ve baleyi düşündüğüm zaman bu saydığım kurumların olmaması halinde sistemin işlemeyeceğini düşünüyorum. TÜSAK’ta bahsedilen 11 kişinin kimlerden oluşacağını da şimdiden kestirmek mümkün. Türkiye’de kültür hayatımızda problem olmuş, kanserlerimiz olmuş kişilerin çözüm olarak yeniden önümüze getirilmesi için bir formül olduğunu düşünüyorum bu yapının. Yolsuzluklar yapmış, bugün büyük kurumların baş danışmanlıklarını yapan insanlar o kurullarda daha büyük bir bütçeyi daha niteliksiz işler için yontmaya devam ediyor olacaklar. Bu nedenle bu tasarıyı bugün Türkiye’de kültür hayatındaki problemleri çözecek bir yapı olarak göremiyorum. Kurumları yok ederek reforme etmek işin doğasına aykırı. Bugün Samsun’da bir devlet operasının, Maraş’ta bir devlet tiyatrosunun olması iyi bir şeydir. Şu anda çalışmak için en ufak arzu duymadığım devlet orkestralarının bile var olmaya devam etmeleri gerektiğini düşünüyorum.
TÜSAK tasarısının gündeme gelme şeklinde de sorunlar oldu. Bugüne dek şeffaf bir tartışma yaşanmadı, aksine dedikodu düzeyinde bilgilerle ne yapılmaya çalışıldığı konuşuldu. Siz örneğin bu sürece dâhil olup Bakanlıkla herhangi bir diyalog kurdunuz mu?Ben diyalog kurmaya çalışıyorum, anlatılması gerekenleri anlattığımı düşünüyorum. Umarım işe yarar ve umarım devlet içinden ve dışından kurumlarla geniş kapsamlı olarak tartışılır. Ocak ayında geniş katılımlı bir tartışma olacağı söyleniyor. Umuyorum ki klasik müzik cephesi de partizan, antipatik, dışlayıcı tavrını bir kenara koyar bu tartışmalar yapılırken.
3 Ocak 2014 Cuma
T24 ÖZEL DOSYA: ''Erdoğan, başörtülü öğrencilerin değil onların anne-babalarının başbakanı''
Sosyolog Prof. Besim Dellaoğlu: ‘Kızlı-erkekli’ söylemi biraz da muhafazakâr ailelerin çocuklarını nasıl denetleyeceğine dair bir sorun oluşturduğu için bugün gündeme geliyor
T24
http://t24.com.tr/haber/erdogan-basortulu-ogrencilerin-degil-bu-kusagin-anne-babalarinin-basbakani/247472
02.01.2014
Özgür Duygu DurgunTürkiye'de son on yıllık süreçteki kültürel kutuplaşmayı ve siyasal alanı domine eden AKP taraftarlığı-AKP karşıtlığı saflaşmasını yorumlayan sosyolog Prof. Besim Dellaloğlu, aslolanın siyaset değil sosyoloji olduğunu söylüyor ve ekliyor: "AKP, onu iktidara getiren sosyolojiyi sabit bir sosyoloji olarak kabul ediyor, oysa o sosyoloji de değişiyor." Muhafazakâr kesimin güncel sorunlar karşısında Kemalistlerle aynı hataya düştüğünü savunan Dellaloğlu, "Kemalizm geleneği reddetmişti, muhafazakârlar ise sadece gelenek diyorlar. Ancak gelenekle tek başına bir şey çözemezsiniz" diyor. Siyasal alandaki kutuplaşmayı kültürel alandaki mesafelerle açıklayan Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi, sosyolog Prof. Dr. Besim Dellaloğlu, Türkiye'de farklı kesimlerin okuduğu ortak beş kitap olmadığını ifade ediyor. Türkiye’de bugün yaşadığımız kutuplaşmanın Tanzimat’tan ve Cumhuriyet’ten daha önemli bir kriz olduğunu söylüyorsunuz çalışmalarınızda. Bu tespitinizi biraz açabilir miyiz? Ben Türkiye’de son dönemde yaşanan krizi modernleşmeden modernliğe geçiş krizi olarak düşünüyorum. Bu kriz, AKP ile sınırlı bir şey değil daha çok 12 Eylül 1980’den bu yana yaşanan bir kriz. Batı’da modernlik ulus devletleşme, sanayileşme, demokrasi, insan hakları gibi süreçlerden geçerek olgunlaştı ve bugünkü formunu buldu. Bir başka deyişle, modernlik Batı’da bir proje değil bir süreç olarak gelişti. Bunun arkasında sınıf savaşları, mezhep savaşları, çıkarlar gibi arka planlar yaşandı. Bizde ise modernlikle ilişki kurma ihtiyacı, ‘’Batı’nın eğitimini alalım, topunu tüfeğini alalım”dan başlayarak Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet gibi değişik dönemlerde Batı ile bir düzenli ilişki kurma biçimine dönüşmüştür. Batı’da modernleşme toplumsal bir süreç olarak yaşanırken bizde siyasal bir proje olmuştur. Şöyle de söyleyebiliriz: Değişim bizde devletin bir ihtiyacıdır aslında, Batı’da ise toplum gelir, devleti süpürür ve değişime zorlar. ‘Kendi şehrimizde turist gibi yaşamak’ Biz modernliği Batı’dan hazır bir kalıp olarak almışız, içeride zihnen üretmemişiz. Bu nedenle bu ülkenin modernleşmesi bir tür kendimiz olmaktan utanmanın hikayesidir aslında. Ahmet Hamdi Tanpınar, buna tam bu kelimelerle olmasa bile, “kendi şehrimizde turist gibi yaşamak‘’ diyor. Kendi evimizde, kendi şehrimizde ev sahibi gibi oturmuyoruz. Evde mesela çizgili pijama giymek istiyoruz ama kabul görmediği için onu giymiyoruz. Kentlerimiz de böyle giydirilmiş zihnimiz de. 1950’lerde ortalama bir Türk bürokratı işyerinde gayet medeni olabilirken, sekreterine “siz” diye hitap ederken akşam eve geldiğinde çizgili pijamasını giyip, kahveyi soğuk yaptı diye eşini azarlayabiliyor mesela. Gündüz yaşadığı hayatta kendisi olamıyor. Bu şizofrenik bir bilinç hali. Bu durum, bireysel zihinde de toplumsal düzlemde de şizofrenik bir durum yaratıyor. Bizde toplumsal arzular, ihtiyaçlar ve çıkarlarla siyasa arasında birtakım filtreler olmuştur. Buna güncel dilde vesayet deniliyor. Batı’da var bu belki ama arada bir geçişkenlik de var. Bu yüzden Batı’da toplumsal olan siyasal olana çok büyük oranda etki edebiliyor. Türkiye’de ise siyasi olanla toplumsal olan arasında güçlü bir filtre var. Yaşanan hayatla görünen hayat arasındaki mesafe de bundan kaynaklanıyor. 20 yıl önce İstanbul’a gelen bir Fransız dostum şaşkınlıkla bana şunu söylemişti; ‘’Televizyonda reklamların görsel dünyasında anlatılan Türkiye ile sokaktaki Türkiye birbirinden ne kadar farklı. Sokaklarınızda pek çok başı örtülü kadın var ama televizyonda hiç yok!’’. Bu tam da filtre dediğimiz şey. Türkiye’deki tüm araştırmalar gösteriyor ki Türkiye’deki kadınların üçte ikisi başını örtüyor, bu AKP’nin getirdiği bir özgürlük de değil, yıllardır var olan bir durum. Ama bu kadınların temsiliyeti anlamında büyük bir sorun var. Yaşadığımız bu çatışma ile paralel bir başka şey de şu; Türkiye kamusallaşıyor aslında. Bu bir açıdan iyi bir şey. Müslümanlık kamusallaşıyor, Kürtlük, Alevilik kamusallaşıyor, gay’lik kamusallaşıyor. Zaten kriz dediğimiz de böyle oluşuyor. Kamusallaşma bu filtreleri, ya da vesayet dediğimiz şeyi çatlatıyor.
Türkiye kamusallaşırken, başörtülüsünden gay’ine insanlar artık daha fazla görünürleşmişken iktidarın siyasi söylemi kamusal alanlara yansıyan bu çoğulculuktan neden nasibini alamıyor?Sivil alan, yani devletle birey arasındaki alanın arasındaki genişliği gerçekten bir agora alanı olması demek. Orası sadece bir çatışma alanı değil aslında. O alan bir meşruiyet alanına işaret ediyor. Bugün yaşadığımız şeye dönüp baktığımızda bunun bir meşruluk krizi olduğunu söyleyebiliriz çünkü biz baktığımızda aslında ulus-devlet olmuşuz; Cumhuriyet olmuşuz; ama cemaat hayatlarını da sürdürmüşüz. Kemalist de kendi dünyasında yaşamış, muhafazakârı da, Alevisi de. 80’lerden sonra bu kamusallaşma ortaya çıktıktan sonra bu zihni bagajların bir iki kuşak sonrasında temizlenmesi çok güç bir şey. Bu yüzden hiçbirimizin nezdinde diğerinin meşruiyeti olamıyor. Bu yüzden herkes vatan haini, ajan olarak yaftalanabiliyor. Ortalama bir Kemalist için Tayyip Erdoğan meşru değil, ortalama bir Müslüman için ise diğer taraf meşru değil. İnsan meşru görmediği her şeyi vebal görebilir. Dolayısıyla burada demokratik bir zihniyet oluşamıyor. Şu anda yaşadığımız krizde de bunu görüyoruz. Milli gelirimiz artıyor, tüketim biçimlerimiz değişiyor ama cemaat halinde yaşama biçimimiz bugün de değişmiyor. Toplumdaki kültürel uçurumlar da bu söylediğimizin kanıtı. ‘Her kesimin okuduğu 5 ortak kitap yok’ Ahmet Hamdi Tanpınar ‘’Nesillerin üst üste okuduğu beş kitap yoktur Türkiye’de’’ diyor, bunu daha yatay söylersek değişik kesimlerin okuduğu ortak beş kitap yoktur bu toplumda. Ancak bunun olması halinde daha geniş bir meşruiyet alanı olabilir. Bu nedenledir ki, bu toplumda başka bir iktidar seçeneği ya da olasılığı ancak ve ancak ‘uluslararası müdahale’, ‘operasyon’ veya ‘ komplolar’ üzerinden mümkün olabilmektedir bugün bile. Oysa aynı şeyi on yıl önce Kemalistler ‘’Bu ülke bizim, komünizm gelecekse onu da biz getiririz bu ülkeye’’ diyerek ifade ediyorlardı. Türkiye’de siyasi kadrolar yeterince demokratik bir zihniyeti temsil edemediler. Şimdiye, bugüne baktığımızda otoriterliğin toplumsallaşması ve sosyolojik zeminde de karşılık bulması ihtimalini son derece endişe verici buluyorum. Özellikle, yaşadığımız şu süreçte yolsuzluk operasyonuyla birlikte AKP-Cemaat kavgasının giderek derinleştiği bu dönemde, ben şunu da merak ediyorum: AKP’nin arkasındaki yüzde 50 ne yapacak? Seçeneksizlikten bu kitlenin her türlü delirium’u (akut beyin fıtığı)desteklemesi gibi bir şey beklenebilir, ki bu Türkiye’yi çok tehlikeli bir yere götürebilir.
Bir yandan da sorulması gereken bir şey daha var; bu çatışma ortamını, kültürel kutuplaşma kavramını acaba bizler konuştukça daha fazla mı üretiyoruz ?Bu biraz şuna benziyor: Siz sadece patates yenilen bir cemaatten geliyorsunuz. Benim cemaatim ise sadece meyve yiyor. Biz bir sofraya oturduğumuzda tabağımızı paylaşamıyoruz. Kültürel kodlarımız bana biraz böyleymiş gibi geliyor. Birileri sadece Necip Fazıl okumuş, birileri de sadece Nazım Hikmet okumuş. Bunlar karşılıklı olarak birbirlerini şeytanlaştırmışlar. Türkiye’de 80’lere dek çok ciddi bir sol hegemonya vardı kültür dünyasında. Sol, politik olarak iktidarda değildi ama zihinsel anlamda egemendi. Bu kesim muhafazakâr kesimden entelektüel çıkabileceğini hayal edemiyordu. 90’lardan itibaren hegemonyada bir kayma olduğu için muhafazakar kesimde bu kompleks biraz da banal bir şekilde tezahür etmeye başladı. ‘
Muhafazakarlar, Kemalistler'le aynı hataya düştü’Solun kültür hayatındaki hegemonik görüntüsü yok olduğu gibi bugün muhafazakâr kesim iletişim araçlarına hiç olmadığı kadar sahip. Daha liberal bir yaşam tarzı sürüyor, zengin kesimleri sanatı satın alıyor ancak yine de muhafazakârların sanat ve kültür hayatına yönelik kalıcı kalitede içerik ürettiklerine çok fazla tanık olamıyoruz, neden sizce? Muhafazakârlar bugün, Kemalistlerin düştüğü hataya düştü. Kemalizm geleneği reddetmişti, muhafazakârlar ise sadece gelenek diyorlar. Ancak gelenekle tek başına bir şey çözemezsiniz. Ataşehir’e Mimar Sinan taklidi kubbeli bir cami yaparsınız o kadar. Öte yandan kubbe, aslında Bizans’tır. Osmanlı bunu Bizans’tan almıştır. 21. yüzyılda Türkiyeli bir Müslüman, Koca Sinan’dan farklı bir cami tasavvuruna sahip olabilecek mi? Bunu bırakın yapmayı, hayal bile edemeyen bir toplum dünyaya estetik açıdan nasıl katkıda bulunabilir? Biz kendimiz olmadıkça Koca Sinan da klasik olmayacak. Biz kendimize güvenmedikçe ürettiğimiz camiler yeni bile olmayacak. Bunu yapabilmek için hem Sinan’ı çok iyi bilmek hem de kendimizi ve yaşadığımız dünyayı fark etmemiz gerek. Tanpınar buna ‘’Değişirken devam etmek, devam ederken değişmek’’ diyor. Batı bunu yaptı. Bizim modernleşmecilerimiz geleneği, gelenekçilerimiz ise dünyayı pek bilmiyor.
Batı Rönesans gibi bir deneyimi yaşadı. Siz buna Batı’nın geçmişiyle ‘kültürel barışması’ diyorsunuz makalelerinizde. Bizde böyle bir kültürel barışma olmadığı için mi 90 yılın sonunda dönüp dolaşıp bu kutuplaşma noktasına geldik?Rönesans, batıda bin yıllık bir tek tanrılı ortodoksinin geçmiş pagan kültürü ile tekrar barışmasıdır aslında. Batı, bin yıllık bir hatadan geri dönerek Hristiyanlık öncesi pagan metinleri çevirdi ve zihni bir dönüşüm gerçekleşti. Modernlik bu ilişkiden çıkmıştır. Bunu küçümsememek lazım. Geçmişten süzülen, süzülse iyi olacak olan birtakım iyi etkiler bizde ne yazık ki süzgeçlerin çok katı olmasından ötürü bugüne gelemiyor. Türkiye’de yaşarken ya şöyle olacaksınızdır ya da böyle. Bu gündelik yaşam tarzında da böyledir. Türkiye’de bir insanın giydiklerinden, yaşadığı yerden, tüketim alışkanlıklarından hangi görüşe, hangi sınıfa ait olduğunu anlarsınız. Bu aynı zamanda insani derinliği görmeye engel teşkil eden bir yapıdır. Her şeyin semboller üzerinden yorumlandığı bir zihniyet dünyası söz konusudur.
Siyaset de bu sembollerle bu çatışmayı körüklüyor…En başta, siyasetin sosyolojik olanla çok ilişkisi yok derken kastım biraz oydu. Türkiye’de bir parti kurun Atatürk posteri dağıtın, yüzden 15 oy alırsınız. Aynı şekilde beş vakit namaz kılın, cemaate gözükün size otomatikman oy gelir. Kültürel kodlar üzerinden siyaset yapılageldiği için o semboller zaten birbirini çağırır. Bugün yaşanan yolsuzluk iddialarına karşı mesela bir kesim ‘Aman ne yapalım en azından Müslüman bir iktidar var başımızda’ diyebilirken, CHP benzer bir duruma düşerse “Aman iktidarın dincilere geçmesinden iyidir” denilme ihtimali çok yüksektir. Dolayısıyla bizde kararlar daha cemaatsel bir düzlemde alınır. ‘
Orta alan oluşamıyor’Türkiye’de bir orta sınıflaşma olmasına rağmen kültürel kodlar birbirine yanaşamaz. Dolayısıyla bir orta alan oluşamaz. Burada kültür çok birleştirici bir rol oynayabilir ama o da maalesef olamıyor. Hala bir kesimin farklı romanları var, diğer kesim ise başka romanlar okuyor. Böyle paralel dünyalar oluşunca ona ‘’vatan haini’’, buna ‘’Amerikan ajanı’’ demek normal kabul ediliyor. Bu ülkede yıllarca başörtülü kadınlar için ‘Başlarını örtüyor çünkü Suudi Arabistan’dan para alıyorlar’ bile denildi. Bir kadının sadece kişisel nedenlerle, bir tercih olarak başını örtebileceği kimsenin aklına gelmedi. Burada yine en başa yani modernler ile muhafazakârların çatışmasına dönüyoruz. Bugün itibariyle AKP’nin temsil ettiği sosyoloji bir alternatif bulabilse, CHP’den de örneğin ayrı bir kanat çıksa belki bir rahatlama sağlanabilir. Ancak bu gerilim devam ettikçe kutuplaşmanın çok kolay çözülebileceğini ummak pek mümkün görünmüyor. ‘Erdoğan, başörtülü öğrencinin Başbakanı değil’
Kutuplaşma en yüksek düzeyine Gezi süreciyle birlikte çıktı ancak aynı zamanda bu sürecin parçası olan 90 doğumlu gençler, Gezi’deki söylemleriyle farklı bir siyaset talebini toplumun gündemine sundular. Özgürlükler odaklı, yeşil odaklı, mahalle odaklı, gündelik hayat odaklı farklı bir siyasetin olabilirliği tartışmaya açılmış oldu. Bu deneyimden kutuplaşmayı kırıcı bir yol alternatifi çıkar mı?Siyasetin biraz daha mikrolaşması, yerelleşmesi, problem odaklı, yeşil odaklı hale gelebilmesi elbette iyi bir şey. Gezi bu açıdan önemli bir dönemeç oldu ama; bu ne kadar derin bir sosyolojidir bunu düşünmek lazım. Buradan baktığımızda şunu görmek mümkün; şu anda muhafazakâr iktidarın destekçisi orta yaş ve üzeri olan kuşağın çocuklarının hayatı kendilerinkinden çok daha farklı olacak. Her şeyden önce onlar sosyal medyanın olduğu kamusal bir hayata doğmuş durumdalar. Hepsi üniversiteye gidiyor. ‘Kızlı-erkekli’ söylemi biraz da muhafazakâr ailelerin çocuklarını nasıl denetleyeceğine dair bir sorun oluşturduğu için bugün gündeme geliyor. Çünkü bu çocukların anne ve babaları üniversiteye hiç gitmediler. Bugün Türkiye’de anne-babası üniversite mezunu olan insanlar toplumun yüzde 4'ünü oluşturuyor. Gezi’de bu oran yüzde 35. Yani, Gezi bir açıdan Türkiye’den yedi kat daha kültürlü. Öte yandan bugünün muhafazakâr ailelerinin çocukları ahlaki formları, tüketim kalıpları açısından kendi anne ve babaları gibi hayata bakmayacaklar. Bence AKP’nin en büyük hatası bu değişimi yakalayamıyor oluşunda. Başbakan Erdoğan bu kuşağın anne ve babalarının başbakanı aslında, benim karşımda oturan başörtülü öğrencilerin Başbakanı değil. Gezi’den hatta referandumdan bu yana işte bu değişimi yakalayamıyor AKP. Aslolanın sosyoloji, siyasetin ise onun tezahürü olduğunu hep unutuyoruz. AKP, onu iktidara getiren sosyolojiyi sabit bir sosyoloji olarak kabul ediyor, oysa o sosyoloji de değişiyor.
Son olarak gelecek açısından bu çatışmanın, kutuplaşmanın nereye evrilebileceğini düşünüyorsunuz? Makalelerinizde önerdiğiniz ‘kültürel ateşkes’in gerçekleşme olasılığı var mı?Kısa vadede biraz umutsuzum ama orta ve uzun vadede iyimser olmaya çalışıyorum. Kültürel ateşkesten kastım aynı toplumun içinde ama aslında tamamen farklı dünyalarda yaşayan kesimler arasında minimum da olsa ‘ortak bir dil’i mümkün kılacak bir zihniyet dönüşümünün temellerinin atılması. Kültürel ateşkes bizim geçmişle, dünyayla ve kendimizle barışmamızın yolunu açabilir belki. Sadece geçmişle barışmak yetmez. Her ikisi de lazım, hem de herkese. Ancak o zaman, tüm tercihlerimizle birlikte kendimiz olabiliriz. Ülkemizde ‘muhafazakâr’ olduğu için ‘komünist’ Nazım Hikmet’i hiç okumamış nesiller var. Ama yaklaşık 20 yıldır sınıfa girip çıktığım için gözlemlerimden biliyorum ki yeni kuşak bizim kadar sert ve köşeli değil. Bizim kuşağımızda Nazım Hikmet okuyanlar da Necip Fazıl okumazdı. Bugünkü genç kuşakta bu kadar kategorik bir sertlik yok. Onların bizim yaşımıza geldiği Türkiye’de öyle sanıyorum ki kültürel kutuplaşma da bu kadar sert yaşanmayacaktır. Hem kamusallaşmanın hem de internet ve sosyal medyanın etkisiyle bireysel özgürlükler daha fazla öne çıkacak, sosyalleşme biçimleri çeşitlendikçe bunun mutlaka hayırlı sonuçlar olacaktır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?
2024 GAZETE DUVAR: Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?
https://www.gazeteduvar.com.tr/halkci-belediyecilik-turkiye-icin-utopya-mi-haber-1665616 Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki ...


