2026 SEFERİ KEÇİ - Dum Dum Ali ya da mahallede geçmişe kısa bir yolculuk

”Denizbostanlısı Köprü durağında inecek var”. Tek tük dolmuşun geçtiği, arada bir Karşıyaka’dan kalkan faytonların müşterilerini bıraktığı son nokta. Köprü buluşmaların ve ayrılıkların durağı her yerde. Bizim mahallenin köprüsü ise sabahları okul otobüsünü bekleyen çocukların cıvıltısıyla dolar. Akşamları da aynı çocukların ve işten dönen büyüklerin paylaştığı bir geçiş alanına dönüşür.
Köprünün altından akan derenin suları sabahları gümüş rengindedir. Sabah ayazında okul otobüsünü beklerken öğrenciler köprünün demirlerinden aşağıya sarkma oyunu oynar nedense. Bir gün bile bir kişi dereye düşmedi. Kış yağmurlarla geldiğinde o demirlerde kimse olmaz. Okul otobüsü tıklım tıklım, buharlaşan camlara kalpler çizerek okula gidiyoruz. Bazıları sevdiği kızın veya oğlanın baş harflerini çiziyor kalbin içine. Kim olduklarını bilenler kıkırdıyor.
Köprünün üstünde durup derenin iki tarafına bakmayı seviyorum. Uzakta görünen dağdan geliyor diyorlar dere için. Bahar yağmurlarında suyu bulanıklaşıyor. İleride derenin denize kavuştuğu yerde uzun gölgeler görülüyor. Bellerine kadar muşambalar giyinmiş, ayaklarında koca yağmur çizmeleriyle suyun içinde duran adamlar var. Yaklaştıkça bazılarının arada bir suya eğilip kürekle bir şey çıkarttıklarını görüyorum. Midye topluyorlar. Sonra o midyelerin kentin pahalı lokantalarına satıldığını öğreneceğim. Ve o yarı beline kadar suya batmış olan adamların ülkenin en doğusundan kalkıp geldiklerini. Kentin hiç görmediğimiz yoksul mahallelerinde, bir dağın eteğinde geniş bir kabile kurduklarını.
Köprünün her daim üstünde duran bir adam var. Saçı başı dağınık. 45-50 yaşlarında iri cüsseli, vahşi bir hayvan gibi. Ayaklarına kadar inen kirli paltosu, yırtık çorapları ile orada durup kendi kendine konuşuyor. ”Sancı” diyor hep, ”Karnıma girdi bir sancı”. Hepimiz çok korkuyoruz ondan. Çocukları evine kapatıp sakladığını söylüyorlar. Adını kimse bilmiyor. Dum Dum Ali diye çağırıyor mahalleli. Apartmanların girişinde, kuytu köşelerinde yatıp kalkıyor.
Eskilerde bir nişanlısı varmış, terk etmiş Dum Dum Ali’yi, o yüzden böyle sıyırmış diyorlar. Yıllar sonra, insanların birbirlerini Facebook’tan bulduğu o heyecanlı günlerde ilkokul arkadaşlarımın grubuna katılıyorum. Neredesin ne yapıyorsun, off amma zaman olmuş. Yaa, sen evlendin mi? Çoluklu çocuklu insanlar olduk vay be !… nidaları arasında içimizden biri gruba başını uzatıp soruyor; ”Dum Dum Ali’yi hatırlayanınız var mı?”. Kısa bir sessizlik, sonra hepimiz teker teker ondan ne kadar korktuğumuzu itiraf ediyoruz. Meğer hepimizin rüyasına girmiş Dum Dum Ali. Kimimizi kaçırmış, kimimizi kıtır kıtır kesmiş. Nice kabusumuzun aynı kötü adamı olmuş.
”Çörçil’in orada ölüsü bulundu” diye yazıyor bir arkadaşımız. Çörçil diye bahsettiği balıkçı barınağından bozma salaş bir kahve. Akşamcıların uğrak yeri; sabah da gevreğini, poğaçasını kapanların kahvaltıya geldiği kıyı kahvesi. Nam-ı diğer Çörçil Ahmet’in yeri.Bu her daim pasaklı mekana Birleşik Krallık’ın meşhur Başbakanı’nın adının neden verildiği bir muamma. Belki de sarhoşların ayılmak için maden suyunu tuz ve limonla karıştırarak içtiği karışıma Çörçil dendiği için böyle anılıyordu mekan. Çörçil artık yok. Geniş bir araç yolu yapılmış iki taraflı. İleride ise bir karavan parkı var. İnsanların artık kahvaltıya veya günbatımına gelebilecekleri bir buluşma alanı kalmamış.
”Eskiden boylu poslu yakışıklıymış aslında Dum Dum” diye yazıyor gruptaki bir arkadaş. ”Hıdrellez’de mahallede çektirdiğimiz bir fotoğrafa girmiş, oradan hatırlıyorum”. Merak ediyorum nasıldı acaba o fotoğrafta. Benim hatırladığım adama benzemediği kesin. Çok sonraları bir Yunan adasında daracık sokaklarda yürüyen uzun boylu, dev cüsseli, koyu esmer teniyle dikkatimi çeken orta yaşlı bir papazla göz göze geliyoruz. Garip bir hisse kapılıyorum. Çocukken Dum Dum Ali’yi gördüğümde duyduğum korku bu.
Geçen yüzyılın başında Denizbostanlısında yaşayan Ortodoks papazların bir çeşit reenkarnasyonuna dönüşüyor zihnimde. Dum Dum Ali’nin bu imgesini alıyor, 1900’lerin başına götürüyorum. Bostanlı deresinin üstündeki demir köprü, kırık dökük bir tahta iskeleye dönüşüyor. Üzerinden süslü ‘karaço’lar geçiyor. Derenin iki yakasındaki apartmanlar birer birer kayboluyor. Bir bakıyoruz ki önümüz arkamız bataklık. Derenin arkasında bir açık hava sineması var. Hafif tepelik bir yerde ise Rumlardan kalan harabe bir kilise. Burası Papas Scala. Yani Papaz İskelesi. Dum Dum Ali belki de o kilisenin papazıydı geçmiş yaşantısında. Hani şu 1898 kışında eşini ve kızını Yamanlar dağından gelen sele kaptıran Rus asıllı Ortodoks papaz. Aklına yitirmesinin sebebi bu trajik kayıptı aslında. (*)
Çok yıllar sonra Dum Dum Ali’nin adına bambaşka bir yerde daha rastlayacağım; Pakistan doğumlu meşhur müzisyen Nusrat Fateh Ali Khan’ın aynı adlı şarkısında: Dum Dum Ali Ali… Dünya enteresan bir yere dönüşüyor. Bazı ruhlar akraba olabilir mi?
Bizim Dum Dum şimdi hayatta olsaydı karnına giren o sancıyı unutur, bu ritmik ezgilere kendini kaptırıp köprünün ortasında dans etmeye başlardı kesin. Bu hayal de çocukluk kabuslarımızın ”kötü” kahramanına gecikmiş bir hediye olsun…
(*) Heyamola Yayınları İzmirim Dizisi, Bostanlı kitabı, Sencer Maruflu, 2011

Yorumlar